Kendinizi Tanıtır mısınız?

Sevgili Okuyucu,

Geçenlerde yazmıştım. Yine yazayım. Ben bir yoga hocasıyım. Yılımın yarısını Portland diye bir şehirde geçiriyorum. ABD’nin Kuzey Batısında, yağmurlu, bol ağaçlı bir memleket. Şimdi olduğu gibi mevsim dönerken renkler öyle bir çıldırıyor ki sağıma soluma bakınırken ağzım açık kalıyor. Dünya bu kadar mı güzel olabilir?

Foto: Ayşe Kaya

İsmim Defne. Annemle babam uluslararası bir isim olsun demişler. İçinde Türkçe karakterler bulunmasın. Kızımız seyahat ederken zorlanmasın. Gel de takdir etme şimdi bu ileri görüşlü kadın ve erkeği. Kocamın dilinde ismin Dafni diye telaffuz ediliyor. Portland’da Daphne oluyorum. Israil’de Dafna olacakmışım ama gitmedim, duymadım.

Yoga hocası olmazdan önce bir sosyolog idim. Daha doğrusu sosyolog olmaya hazırlanıyordum. Doktora yapmadan sosyolog olunmuyor diye biliyordum. Yine de pasaportumun meslek hanesine sosyolog yazdırdım. Memur beyi sinirlendirmek pahasına. ”Ne okudun yani?” diye sordu sabırsızca. Sosyoloji dedim. Başını iki yana salladı. Ben bu hareketi tam olarak neye yoracağımı bilemedim.

Annem de sosyoloji okumamı istememişti. En başta yani. Şimdi geri dönsem koca bir koçu kurban edip Yeşil apartman ahalisine dağıtır. Öyle ister yani yeniden sosyolog olmamı. Pasaportumdaki meslek hanesini onu kesmiyor. Ama işte en başta, 1991 yazında, üniversite sınavı sonuçları açıklanıp da benim Boğaziçi Üniversitesi Sosyolji bölümünü kazandığım ortaya çıkınca annemin Yasemin’e şöyle dediğini duymuştum (benden gizli) : Yaseminciğim sen ikna et de psikolojiye geçsin. Ne yapacak sosyolojiyi bitirdikten sonra?

Yoga hocası olacakmış. Annemin gözünde bu meslek beden eğitimi öğretmenliği gibi bir şey sanırım. Ya da ne başta öyleydi. Şimdi, sekiz yıl sonra ufku genişledi. Ailede bir insanın yogaya başlaması her ferdi etkilermiş. Beden eğitimi öğretmeninden bir kademe daha kaliteli bir iş yaptığımı düşünüyor zannedersem. Ama bir sosyoloğun yükselebileceği kalitenin yakınından geçmiyorum. Tuhaftır çünkü en başta sosyolojinin beni bir yere götürmeyeceğinden emin olan yine kendisi idi. (bkz: yukarı paragrafta Yasemin’e söyledikleri)

Neyse, annem hakkında yazmak istemiyorum. Yoga hakkında da yazmak istemiyorum. Her iki konuda da ağzımı sıkı tutma kararı aldım. Annem hakkında konuşmama kararım ilişkimiz hakkında durmadan fikir üretmeye meyil eden zihnimi terbiye etmek için. Annemi benden bağımız bir insan, bir kadın olarak görme projesinin parçası. Yoga hakkında konuşmama kararım ise çok yeni. Sanki yoga söz ile ifade edilebilir, kitaptan okunabilir bir şeymiş gibi düşünülüyor ya, ben de bu düşünceye katkıda bulunmayayım dedim. Artık ortalık yerde yogadan bahsetmeyeceğim. Hem bana esrarlı bir hava katıyor.

Yogadan konuşmayan bir yoga hocasıyım.

Yakında İstanbul’a geliyorum. Çok yakında. Önümüzdeki hafta. Pılı pırtı toparlayıp, kapıyı bacayı kapama vakti. Geceleri biz yatınca bir hayvan dolaşıyor mutfağımızda. Kağıt-cam-plastik çöpümüze giriyor, eşeleniyor, bir alay kuru gürültü yapıyor. Ben kalkıp bakmaya korkuyorum. Nasıl bir hayvan ile karşılaşacağımı kestiremiyorum. Bey de yürüme özürlü, yataktan çıkıp tekerleklerine binmesi başlı başına bir proje. Bekliyor, dinliyoruz işte bu yüzden. Misafir tıkır tıkır işini bitirip geldiği gibi gidiyor. Sesler kesiliyor. Sabahın karanlığında ben uyanıp odadan çıktığımda, temkinli adımlarla mutfağa yürüyorum ama kendisine dair en ufak bir ize raslamıyorum. Çöpler dağılmamış, bok püsur pislik yok. Hiçbirşey kemirilmemiş. Yalnız dün boş bir tost ekmeği torbasının bulaşık makinesi ile duvar arasındaki 1 cm’lik açıklıktan içeri doğru çekilmiş olduğunu gördük. Açıklık öyle dar ki torba geçememiş, yarısı dışarıda kalmış. Misafir ise torbayı geçiremediği açıklıktan süzülmüş gitmiş.

Kapıyı, bacayı sıkı kapamalı, belki de sıvamalıyız. Döndüğümüzde misafiri ailesi ile kanepeye yerleşmiş görmek istemiyorsak. Bey başka çözümlerden de söz ediyor. Kapan kurmak filan gibi. Şimdilik kulak asmıyorum ama vakit daralıyor. İstanbul hızla yaklaşıyor.

İstanbul’da bütün bir yıl geçirmeyeli tam 10 yıl oldu. Bir ayağımı bir başka kıtaya attım. Ötekisi İstanbul’da kaldı. İlk ayağım adımını  Asya’dan Amerika’ya değiştirdiyse de İstanbul’a basan ikinci ayak olduğu yerde kaldı.

İstanbul’da taksi şoförleri hani sorarlar ya hep: Nerelisin abla? diye. Istanbul’lu diye gelince bir türlü ikna olmazlar. İlla ki babamın memleketini merak ederler. Ben de merak ederim babamın memleketini aslında. Öyle çok yer değiştirmiş ki ailesi babam büyürken bir memleket filan tesbit etmek mümkün değil. Bazen babamın ablası halalarıma sorarım biz nereden geldik diye. Bir başlarlar anlatmaya, soyumuz Bulgaristan’dan Kafkasya’ya uzanır, kafam karışır. Onlar da o dayının soyu, bu halanın  köyü hususunda anlaşamadıklarından konu kapanır. Ben dönüş yolunda taksiciye verecek bir cevap yine bulamam.

Taksiciler bir de mesleğimi sorarlar. Orada da biraz bocalarım. Pasaport memuruna mesleği: sosyolog derkenki  rahatlığımdan eser kalmaz. Yoga hocası dersem sanki taksi şoförüne bir bedenim olduğunu hatırlatır ve onu elem fikirlere sürüklermişim gibi gelir. İstanbul’da tanımadığım erkeklerden korkarım genelde ve onlara bir bedenim olduğunu hatırlatacak şeyler yapmamaya gayret ederim. Beden değilsem zihin olmalıyım diye düşünürüm mesela. Beden kadın, zihin erkektir. Bizim aile kadınları kendileri farkında olmasalar bile bu ayrımı durmadan yeniden üretir ve kadınları aşağılarlar. Bir bedenleri olduğunu hatırlamak onlara ayıp ve aşağı bir şeymiş gibi gelir. Sürekli zihinlerine odaklanıp kendilerini entellektüellik seviyeleri ile tanımlarlar. Bizim ailenin kadınları erkek olmayı özlerler farkında olmadan.

Ben de özlerim erkek olmayı. Erkeklerin hormon iniş çıkışlarından nisbeten arınmış halleri hoşuma gidiyor.  Bir falcı bir defasında sende feminen ve maskülen enerjiler dengede duruyor, senden  iyi hoca olur, ama ana olmaz demişti. Bozulmamıştım. Ama bence benden çok iyi baba olur. Erkek olsam, ay hali, yumurtlama hali demeden hergün yoga yapabilir, belki de hocamın göz bebeği olurdum. Erme niyeti ile dağlara çıkmak erkeğe yakışır sanki. Bir de güzel kadınlarla sevişmek isterdim. Erkek olarak.

Neyse bir sonraki hayata inşallah.

Uzun lafın kısası taksici mesleğimi sorduğunda ben ”öğretmenim” demeyi seçerim. Bazen matematik, bazen felsefe öğretmeni olurum. Bir lisede, bazen üniversitede. Sabahın kör karanlığında beni Cihangir Yoga’ya bırakan bizim durak taksisinin ihtiyar şoförüne sabahın 6sından kimlerin felsefe öğrenmek için bir dershaneye geldiklerini açıklamam biraz zor oluyor yalnız. Neyse ki artık bir yayınlanmış bir kitabım var ve soranlara ”yazarım” deyiveriyorum. Taksi şoförü yazar kişiyi bedeni ile alakalandırmaz.

Zannedersem.

Sevgili okuyucu, sen beni tanıyorsan zaten, bana ne bunlardan diyebilirsin. Öyle dediysen zaten buraya kadar inmemiş, yukarıda bir yerlerde aramızdan ayrılmışsındır. Buraya kadar inmiş sadık okuyucu sana niye şimdi kendimi anlatıyorum? Ben de bilmiyorum. Açtım bilgisayarı, parmaklarımdan bu aktı.  Birilerine hayrı dokunsa gerek.

Her sabah kendi yogamı yapıp, derslerimi verdikten ve bir kafede biraz dinlendikten sonra saat 10’da eve dönüyorum. En geç 10 buçukta. Bey ile anlaşmamız böyle. O yüzden şimdi ayrılmam gerekiyor huzurlarından sevgili okuyucu.

Yakında görüşmek üzere!

Defne

Bu yazı Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Kendinizi Tanıtır mısınız? için 9 cevap

  1. Piraye K. dedi ki:

    🙂

  2. Anonim dedi ki:

    merhaba Defne,

    kitabını okuyorum, meslek hanenin öğretmen ve yazar olabileceği konusunda benimle hemfikir pek çok insan bulunuyordur eminim.
    Istanbul’da tanışmak ve hatta çalışmak ümidi ile.
    sevgiler,
    Fulya.

  3. platero dedi ki:

    bu konuyla ilgili benim de şöyle bi anım var: ben klasik gitaristim. mesleğim bu. on iki yaşımdan beri müzik eğitimi alıyorum, konservatuvara gittim, konserler verdim, başka da bi iş yapmadım hiç. tabii gitar dersleri vermek dışında. hala da öğreniyorum, italya’dayım şimdi ve yine okula gidiyorum, yaz okullarına gidiyorum vs. neyse bu kadar uğraşıp, çabaladıktan sonra mesleğimi soranlara klasik gitaristim demekte bir gariplik görmüyordum -ki insanlardan gelen; nasıl yani? şarkıcı mısın? hadi bize bi akdeniz akşamları çal! bizim komşunun oğlu var on yaşında, o da kursa gidiyo, o da gitarist! benim kocam da klasik gitarist, çok güzel yeni türkü çalar! gibi sonu gelmeyen zırvalamaların ardından mesleğimi değiştirerek söylemeye başladım ama çok uzaklara gidemedim yine, müzisyenim demeye başladım. ehliyetimi almak için gittiğim emniyetteki polis memuru, mesleğimi sorunca da, müzisyenim dedim. ne dese inanırsınız: ev hanımı yazıyorum o zaman !!! ben de afallamış bi şekilde hayır hayır ev hanımı yazmayın dedim, ev hanımlığıyla bi sorunum olduğundan değil, ev hanımı olmadığımdan. o da suratıma boş boş bakıp ne yazayım diye sordu, ben de öğretmen yazın deyiverdim! aslında bu yanlış bi tanım değil, çünkü öğretmenlik yapabiliyorum okullarda ama yine de hiç anlayamayacağım neden müzisyenliğin meslekten sayılmadığını… italya’da durumlar farklı, klasik gitaristim deyince, şu gitaristi tanıyor musun ya da şu eserleri çalıştın mı filan gibi sorular gelebiliyor. daha önce de bir sene colorado’da yaşamıştım, orada da beni gitarla gören otobüs şoförü, rodrigo çalıyor musun diye sormuştu!!

  4. bir şey tesir etmiş ordan yazmış hoca dedim ama ne ki diye merak da ettim. yaşasın 21 kasım.

  5. Anonim dedi ki:

    denediğin şeyi çok merak ettim şimdi! yoga hakkında konuşmamak zor olsa gerek!

  6. müge dedi ki:

    yazının erkek olma kısmını okuyunca içim cız etti! zira şu sıralar hergün ağlıyorum bunun için…cidden… bildiğin hüngür hüngür ağlıyorum

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s