Bir Hayran Mektubunun Ardından

YazarkenBu sabah e-posta kutuma  “Bir Hayran Mektubu” düştü. Tırnak içinde çünkü e-postanın başlığı (konusu) bu. Çok güzel kaleme alınmış, samimi, sıcak sözlerle dolu bir mektup. Yazılarımı okuyan, satır aralarında kendini bulan, okudukça kaleme sarılan genç bir kadından gelmiş.

Pazartesi sabah dersimden hemen sonra posta kutumda bulduğum bu sıcacık mektubu ayak üstü okuyamayacağımı anlayınca stüdyonun koltuklarından birine oturdum, sindire sindire baştan sonra okudum. Sonra bir daha. Gözlerim yaşlarla, karnımın aşağısında bir bölge de tatmin ile doldu. Geçen yaz geçirdiğim başarısız hamilelik tecrübesinden sonra bugün ilk defa o mektubu okurken hayatta en az annelik kadar beni doyuracak bir (değil iki) meşgalem olduğunu hatırladım. Keşfetmek ve yazmak. Yazmak ve keşfetmek…

Bu yazıyı Bir Hayran Mektubu’nun yazarına adamak isterim.

2007 yazında sanki aramakla bulunurmuş gibi yoga hocamı “aramaya” çıktığım bir seyahat öncesinde sevgili dostum ve o zamanki işverenim David Cornwell benden katıldığım yoga kurslarına dair  Cihangir Yoga’nın bloğuna bir şeyler yazmamı rica etmişti. Annemin bana ilk günlüğümü hediye ettiği 1981 yılından o güne kadar düzenli olarak yazmış olsam da yazılarımı insanlarla paylaşmam kurşun kalemle yazılmış defter sayfalarını üç beş arkadaşın eline tutuşturmaktan ibaretti. David’in teklifini kabul ettim çünkü bana düşünmeden “evet” deme pratiğini o öğretmişti. Bu pratik şöyle bir şey:  Birisi size bir şey soruyor. Siz hiç düşünmeden önce evet diyorsunuz. David’in bana verdiği örneği ben de size vereyim: Ben mesela “David sabah derslerini ben verebilir miyim?” diye soruyorum. O da diyor ki “Evet tabii ama sabah dersimiz yok.” Böylece soru o dakikada gerçekleşmesi imkansız bir şeye dair bile olsa, bir gün o şeyin ihtimal dahiline alınabileceğini belirtmiş oluyorsunuz. Kapıyı hayır diye çat diye kapatmak yerine, olasılıklara karşı aralık bırakıyorsunuz yani.

Ben de işte bu sebeple David’e “evet” dedim. “Evet tabii yazabilirsem yazarım”. İlk durak Zürih. Sonra Londra. Sonra Simi adası. Öyle dolaşacağım, hocaların peşinde. Zürih’teki pansiyonda kuş yuvası bir çatı katı odasında kalıyordum. Eğimli çatının altında, serçelerin dallarına yuva yaptığı koca bir çınara bakan pencerenin önünde bir yazı masası duruyor. Yanımda bilgisayar var ama o zaman daha pansiyonlarda kablosuz internet yok. Bilgisayara yazıp internet kafede kopi-peyst zamanları. Velhasıl masa öyle çekici ki eline kalem almamış adamı bile baştan çıkarır, hiç bir şey değilse bir kartpostal yazdırır. Sabah akşam yoga dersine girdiğim o günlerde öğlenden sonraları kuş yuvama çekilip David’e postalamak üzere başladım “blog” denen şeyi yazmaya.

Dün bizim Bey bana bir yutüb videosu seyrettirdi. Yakışıklı bir genç ekranın tam ortasında durmuş diyor ki “Facebook’ta 412 (sayıyı tam hatırlamıyorum ama o civar) arkadaşım var ama kendimi yalnız hissediyorum.” Sonra da dünyadan kopuk insanların çarpıcı görüntüleri eşliğinde içli bir metin okuyor bize. Sosyal medyada kaybolup da gerçek ilişki kurmayı unuttuğumuz, siber alemlerde takılmaktan güneşi, ayı, yıldızları görmez olduğumuz yaşamlarımızı anlatıyor. Bey çok etkilenmiş, klip bitene kadar tek kelime etmeme izin vermiyor. Klip elbette “telefonu elinden bırak, ekranı kapat, etrafa göz at, yaşamaya bak” nameleri ile sona ererken ben makineli tüfek gibi karşı tezimi savunmaya geçiyorum.

Karşı tezim aşağı yukarı şöyle bir şey:

Zürih’teki kuş yuvası odanın masasında yazmaya başladığım o gün benim hayatım daha öncesinde eşini benzerini bilmediği bir zenginliğe kapılarını açıyormuş. O zaman bilmiyordum. Son yedi yılda internet ve sosyal medya sayesinde satırlarımı, iç dünyamı binlerce insanla paylaşma şansı buldum. Yüzlerce öğrencim oldu. Hemen hepsi beni yazılarımdan bildikleri için dersime gelen. O yüzlerce öğrenciden bir kısmı ile son derece samimi, kaliteli dostluklar kurdum.. Eskiden olsa “bunca yıldan sonra ne konuşacağız, şimdi rahatsız sessizliklerle dolu bir hoşbeşe hiç girmeyeyim” diye düşünerek uzaktan gördüğümde yolumu değiştirdiğim eski dostlara kolayca sarılır oldum. Ne de olsa Facebook’daki fotoğrafları, sözleri sayesinde onları yıllar önce değil, daha o sabah görmüş gibi hissediyordum. Son yedi yılda benimkine benzer ilgi alanlarına sahip onlarca insanla yazıştım, onlardan destek aldım ve bir çoğu ile yüz yüze tanıştım.

Ne güneşi, ne ayı, ne de yıldızları unuttum. Yalnız kalmak istediğimde ekranı kapatıp sokağa çıktım. Arkadaşlarımla buluştuğumda telefonu çantamdan çıkarmak aklıma bile gelmedi.

Makine tüfek gibi bunları bizim Bey’e sayınca o önce sustu, sonra dedi ki,

“Galiba hayatta neye meyil ediyorsak elimizdeki araçları da o yönde kullanıyoruz. Kendinden, doğadan, insanlardan kopacağın varsa internetle de internetsiz de kopuyorsun. Tüketeceğin varsa ha sokakta, ha ebay’de fark etmiyor. Hayata ilham ve samimi ilişkiler bulma niyeti ile dalıyorsan elindeki aracı yine o yönde kullanıyorsun…”

Doğru söze ne denir? Bütün dostluk ve bağlılık görüntülerini içeren bir video yapıp, biz de yutüb’e koymaya karar verdik.

Ben beni sizinle buluşturduğu için internete minnet duyanlardanım.

Sağlıcakla kalın!

Defne

 

Bu yazı Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Hayran Mektubunun Ardından için 9 cevap

  1. melda keser dedi ki:

    ben de teşekkür ediyorum,sosyal medyaya, internet ağlarına ve yazılarına yine yeniden 🙂 FB üzerinden bir mesaj göndermiş, bir dilekte bulunmuştum. eline geçti mi acaba… sevgiler 🙂

  2. juniperist dedi ki:

    Aaaaahh ne güzel söylemiş Bey yahu!
    Ben sana katılıyorum, internetti sosyal medyaydı benim hayatımda hep uzaklarda olan sevdiğim insanlarla bir bağ oldu yeni insanlarla tanışma aracı olmasa bile, bir de bir dolu bir dolu şey okumama öğrenmeme merak etmeme vesile… Senin yazıların gibi yazılar hayatıma çok şey kattı, katmaya devam ediyor. Sağolasın!

  3. juniperist dedi ki:

    ahahah, yukarıdaki yorumu yazdım sonra düşündüm de benim de oldu sosyal medya sayesinde tanışıp da sonra arkadaşım olmuş olan insanlar. Öyle de iyi oldularki…

  4. ozgurzeytin dedi ki:

    Ben de sana teşekkür ediyorum bıkmadan usanmadan yazdığın için. Sevgiler.

    • kalemtıraş dedi ki:

      Özgür Zeytin,
      Gönül ister ki daha sık yazayım buraya ama kelimelerin çoğu yeni romana akıyor şimdilik… Yeni bebek o olduğu için enerjimin çoğunu alıyor. Sabahları romandan kendimi alabilirsem durmadan üç sayfa yazıyorum defterime. Blog yazıları da genelde üç sayfadan çıkıyor…
      Sevgiler,
      Defne

  5. ozgurzeytin dedi ki:

    Olsun, roman da olur (çok da güzel olur)

  6. udbita dedi ki:

    bu yazı beni de motive etti. ne güzel aynı hisleri bilenlere ulaşmak değil mi?

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s