Kırılgan Hanım ve Gerçeğin Formülü

Kuraldışı Dergi‘deki Mayıs 2014 Yazım

Bu sabahki dersime yeni bir öğrenci geldi.

Ben yaşlarda bir kadın. Arkalarda bir yere geçti. Dikkatli bir insan belli ki. Derste yoga matı kullanılmadığını anlamış, diğer öğrenciler gibi battaniye çekti altına oturdu. Bu ders Cumartesi günleri saat 11’de. Saatinden midir gününden midir nedir genelde pek neşeli ve şen oluyorum bu ders sırasında. İstanbul’daki öğrencilerle telefonumdan hoş beş ettikten sonra elimde Shadow Yoga kitabı ile Portland’lı öğrencilerin karşısına geçtim, battaniyemin üzerine kuruldum. Kalabalık bir sınıf ama yeni kadın dışındaki bütün öğrencileri ismen ve cismen tanıyorum. Eskiden böyle damlama usulüyle (İngilizcede drop-in diye tabir edilen) girilen derslerden ödüm kopardı. Tanıdığım öğrencilerle tanımadıklarım karışıyor, serileri bilen bilmeyen hep bir arada… Hoca acısından çok zor bir durum. Müfredatı yeni başlayanlara göre mi ayarlayacaksın, emektar tecrübeli öğrencilere göre mi? Programda dersin seviyesini orta-ileri diye belirttik ama bir tip öğrenci var, seviyeye aldırmadan saati ya da günü uyuyor ve hatta sırf hocayı seviyor diye kendine fayda yerine zarar getirecek derse damlıyor. Bu tip durumları en aza indirgemek ve kendi hocalarımın da tavsiyesini yerine getirmek maksadıyla ben damlama usulü ders vermeyi tercih etmiyorum. Genelde dört haftalık kurslar vasıtası ile öğrencilere Shadow Yogaöğretiyorum.

Bu Cumartesi günleri olan damlama usulü verdiğim tek ders. Bu derse gelirken daima şen şakrak bir havada olmam da sorgulanabilir bir durum. Nasıl olsa ciddi değil, havai öğrenci gelecek diye ben de mi gevşiyorum, gevşedikçe neşeleniyorum? Bilmiyorum. Zaten bu derse gelen de artık düzenli bir grup oluştu. Kurstan farkı kalmadı. Yeniler de kalabalığa ayak uyduruyorlar ya da bir daha gelmiyorlar.

Velhasıl bugün gelen hanım işte 10 kişinin arasındaki tek yeni öğrenci. Diğerlerine değil bir tek ona ismini ve muhtelif incinmelerini sormamdan anladı sınıftaki yegane acemi olduğunu. Elinde bir adet su matarası. (Ding ding ding! Şimdi benim öğrenciler hemen anlıyorlar hikayenin nereye varacağını!) Hem baş öğretmenim, hem de yerel öğretmenlerim sınıflarına su şişesi sokulmaması konusunda çok titizdirler. Ben de “ciddi” derslerimde bu konuda öğrencileri uyarmaktan çekinmiyorum ama damlama dersi diye aldırmadım.

Derse hep Shadow Yoga kitabından bir parça okuyup tartışarak başlıyoruz. Ben ilk sayfayı açarken yeni hanım da matarasına davrandı. Mataranın duvar dibindeki varlığına aldırmıyorum, tamam, ama yogaya dair doğruları da es geçiyor değilim. “Lütfen su içmeyin,” dedim tatlı olduğunu düşündüğüm bir ifade ile. “Matarızın kapağını kapatın ve ders bittikten sonra yarım saat de açmayın mümkünse.” Sonra sadece ona değil, sınıftaki her öğrencinin yüzüne bakarak yoga dersinden yarım saat önce sıvı, iki saat önce de katı gıda alımını durdurmamız gerektiğini, Hatha Yoga metinlerine referanslar vererek anlattım. Su ya da yemek dolu iç organlarla yoga yaptığımızda midemizin bulandığını, diyaframa kramp girdiğini, nefesin kısaldığını, açıkladım.

Öğrenciler beni ilgiye dinliyorlar. Bu çoğunlukla biz hocaların atladığı, ya da “geçmişte bu konuda çok konuştum. Bir kez daha söyleyip de içlerini baymayalım” diye düşündükleri ama belki de her ders tekrarlanması gereken nadide bir bilgi. İlgi ve merakla ışıldayan yüzlere baktıkça bu gerçeği biraz daha iyi kavrıyor, nefes-diyafram-mide-bağırsak-sindirim ateşi (agni) hakkında konuşuyorum.

Konuşurken göz ucuyla yeni öğrenciye bakıyorum. Bana bakmayan tek çift göz onunki. Zaten ince olan dudaklarını iyice kısmış önüne bakıyor, arada sırada başını çevirip matarasının durduğu duvarı seyrediyor. Küstü mü ne? Hiç tanımıyorum ki… Eski bir öğrencim olsa, aramızda güven bağı kurulmuş olsa doğrudan sorabilirim ya da derim ki “Filancacığım, bunu senin için anlatıyorum, dinliyor musun?” Yeni bir öğrenci ile henüz bu bağ kurulmamış olmadığı için kadının iç dünyasında olup biteni bilemiyorum.

Ve o zaman ne yapıyorum?

Varsayımlara başlıyorum.

Biz yoga hocaları oturduğumuz mat/battaniye/halı üzerinde serinkanlı görünsek de herkes gibi içimizde kırılgan, yaralı bir parçacık taşırız. İyi ki de taşırız, yoksa öğrencimizin kırılganlığını nasıl tanıyacağız? İşimiz o yaralı, kırılgan parça üzerinden değil de daha sağlam bir özden yaşamayı öğretmektir. Bu sebeple de kendi kırılganlığımız sesini duyurmaya başladığında onu duymak ama onun egemenliğine girmemek önce kendi tecrübemiz daha sonra da öğretimiz olur. Benim Kırılgan Hanım da gitti, yerlerinden kıpırdamadan sözlerimi dikkat ve merakla dinleyen dokuz çift kulağı unuttu, benimle ilgilenmeyen tek kişiye odaklandı. Kendisi içimde mızmız bir çocuk. “Anne, baksana şu kadın bizi dinlemiyor, diye eteğimi çekiştiriyor. Bir yandan onu kolluyorum. Öte yandan konuşmamı sürdürüyorum. O mızmıza şimdi kulak veremem. O ise kırpık kırpık neşemden kemirmeye başlamış bile.

Neden? Beni dinlemeyen bir öğrenci o Kırılgan Hanım için ne anlama geliyor? İhtimal o ki yeni öğrenci ona ne yapması gerektiğini söyledim diye bana kızgın. Ne zaman nefes alıp ne zaman vereceklerini bile bir hocadan duymaya muhtaç kimi insanlar çünkü hoşlarına gitmeyen bir direktif duyduklarında kirpi kesilebiliyorlar.

Oysa bizim işimiz öğrenciyi el bebek gül bebek hoş tutmak değil, onu çok muhtemel huzursuz edecek bir gerçeği işaret etmek. O gerçeği görsün ki ondan özgürleşsin, daha mutlu, daha sevecen, daha duyarlı bir hayata doğru yelken açsın. Hal bu iken ilk tepki olarak öfke ile çok pek çok defalar karşılaşıyorum ben. Ve inanır mısınız, her seferinde içimdeki o Kırılgan Hanım yıkılıyor. O yıkılıyor çünkü istiyor ki herkes ama herkes bizi sevsin. Çok ama çok sevsin. Sevsin, beğensin, takdir etsin, onaylasın. Yeni öğrenci, eski öğretmen, dostlar, düşmanlar… Kırılgan Hanım tabiatı itibarı ile öyle bir çocuk. Ne yapayım? Öldür desen ölmüyor, sus desen susmuyor, reddetsen arka kapıdan hayatına gerisin geri giriyor. Eleştiri ya da düzeltme karşısında bile komalara giriyor, varlığı tehdit edilmiş gibi isteri krizlerine giriyor, daha neler neler…

Ben bu kırılgan parçamdan kurtulamayacağımı anladığımdan beri onu bağrıma bastım, şımartmadan verebildiğim kadar şefkat ve sevgi veriyorum ona. O hâlâ yeni bir öğrenci beni (bizi) sevmedi diye dertli. Ben onunla beraber yıkılmıyorum. Onun sözüne çok da inanmıyorum. Çocuk o. Kendi başına yıkılsın. Uygun zamanda ben onu kaldırırım yerden. Ona göre gerçek şöyle bir şey:

Yeni öğrenci küstü=yeni öğrenci beni sevmiyor=ben sevilmeye layık bir insan değilim=ben başarısız bir yoga öğretmeniyim=onun kalbini çalmalıyım=ancak o beni severse ben başarılı olduğuma inanacağım=herkes beni severse başarılı olabilirim.

Formül aşağı yukarı böyle bir şey. Üstelik sadece iş güç dünyasında değil beni sevmediğimden şüphe duyduğum çok kimse ile girdiğim ilişkide kendini yineleyen bir formül bu. Onaylanmaya olan ihtiyacımız hiç biter mi? Bir öğrencim bu soruyu sormuş. Bence Kırılgan Hanımların, Kırılgan Beylerinki hiç bitmez. Benim Kırılgan’ın mesela beğenilme ihtiyacı dipsiz kuyu mübarek. İp ile inmeye kalkışsan sonu yok, dibinde karanlıklardan karanlık beğen…

İnsanın onaylanma ihtiyacı hiç biter mi?

Bizim Kırılgan’ı ne kadar ciddiye aldığımız, onun gerçekle örtüşmeyen formüllerine ne kadar inanacağımız ile ömrümüzün ne kadarını Kırılgan’ın egemenliğinde yaşamaya niyetli olduğumuz ile ilgili bir soru bu. Kırılgan nihayetinde benim küçük, ufacık bir parçam. Ben onun annesiyim. Onun korkularla örülmüş dünyasından önüme sürdüğü formüllerin sağlamasını yapmak ve formülleri çürüğe çıkarmak benim işim. Sadece kendimi içimi rahatlatmak için değil, o küçüğü de iyileştirmek için hayatın idaresini ona bırakamam.

Yoga bana kendi öz sesim ile Kırılgan Hanım’ın sesini ayrıştırma konusunda çok yardımcı oluyor.

Velhasıl derse başladık. Kırılgan göz ucuyla yeni öğrenciye bakıyor. Hatta o galiba sadece o yeni öğrenciye bakıyor, ben bütün sınıfa. Sonra bir an geldi, gördüm kadın dikkatli ve beden farkındalığı da yüksek. Sol tarafta derin indiği bir çökmeyi sağ tarafta yüksekten geçmeye kalkıştı. Dedim ki, “sen daha aşağıya gidebilirsin, demin sağ tarafta gördüm ne kadar alçalabildiğini.” Kırılgan dehşet içinde. “Ne yaptın anacım, artık hiç şansımız yok, kesin nefret edecek bizden” diye ağlıyor. Ama yeni öğrenci ne yapıyor dersiniz? Bana gülümsüyor! Ya! Ve dahası ders bitiminde gelip ellerimi iki elinin arasına alıp teşekkür ediyor. Bugüne girdiği bütün yoga derslerinde farklı, çok farklı bir dersmiş bu.

Kırılgan şaşkın ama çooook mutlu. Uçuyor. Kadın bizi sevdi ya. Beraber stüdyodan çıkıyoruz, kahveye giriyoruz. Kahve sırf kokusu ile aklınızı başınızdan alabilir. Kurukahveci Mehmet Efendi dükkanının espresso versiyonu. Oturunca diyorum ki,

“Görüyorsun ya Kırılgan’ım dünya senin inandığın formüllere göre işlemiyor. Kadın meğer bizi sevmiş. Hiç aklına gelir miydi senin? Sen birisi seni sevmiyor diye takılınca onda sevilecek bir taraf da göremiyorsun üstelik. Bana kulak verirsen ben sana gerçeğin formülünü hep fısıldarım.”

Ohoo dinlemiyor ki beni. Birine gülümsemiş de o da karşılık vermemiş… Bozulmuş. Adı üstünde Kırılgan işte. Boş veriyorum. Gerçeğin formülünü onun bilmesi çok da önemli değil.

Ben nasıl olsa biliyorum.

 

 

Dev Levrekler de İncinir


Kayınpeder anlatıyor: Çocukluğunun yaz tatillerini geçirdiği küçük Ege kasabası Limni’de iskelenin altından dev levrekler geçermiş. O kadar büyükmüş ki bu levrekler ancak iskelenin demirlerine yuvalanmış sıçanlarla doyururlarmış karınlarını. Sıçan bulmak için gelirlermiş zaten kıyıya.

Tahta iskelenin kıyısından denize ayaklarını sallandırmış oturan çocuk Pavlos’u tasavvur ettim. Deniz masmavi ve dibi görünüyor. Dev levreklerden kaçan küçük balık sürülerinin telaşlı geçişi, güneşin sularda dans eden işveli ışığı, çamların denize düşen yeşili bir bir gözlerimin önünde canlandı. İçim cız etti. Ne kadar zaman oldu ben bir iskeleden ayaklarımı denize sarkıtmayalı?

Önce kedimiz balkondan düşerek öldü. Bir kaç aylık bir şeydi. Küçük, afacan, sevimli. Aynı çatı altında topu topu yirmi gün geçirmiş olmamıza rağmen candan bağlanmışız ona. Arkasından dedik ki, kediciğimizin bizi kapıda karşıladığı, perdelerle savaşıp güldürdüğü o yirmi gün ne kadar değerli imiş meğer. Bilemedik.
Ölüm hakkında pek bir şey bilmeyiz ya zaten. O yokmuş gibi yaşarız. Ve işte ölümün varlığını farkettiğimiz o kısacık anda hakikat gözlerimizin önünde yandı söndü:
Aldığımız her soluk bize verilmiş süre kredisinden çekilmekte. Her an, her soluk sonlu olduğu için değerli.
Bu gerçeği unutup, yine hayatın hay huyuna kaptırıyorduk ki kendimizi, bir dostumuzun ölüm haberi geldi uzak diyarlardan. Trafik kazası. “Tam da yepyeni bir hayata adım atacakken” dedik. “En beklenmedik zamanda. Hayat nasıl böyle acımasız olabilir?” diye ağladık. Cenazesinde konuşan imam hakikati hatırlattı usulca: zamansız ölüm yoktur, her kul yeryüzündeki vaktini, görevini tamamladığında aramızdan ayrılacaktır.
O konuşurken aklıma düşünceler üşüştü: Hakikat bu âlemden, günlük hayat kafalarımız ile anlayacağımız bir şey değil. Başka âlemlerden buraya bakınca, yaşadıklarımız belki de bir rüya kadar absürd ve gerçekdışı görünüyor. Rüyayı yaşarken nasıl gerçekmiş gibi hissediyoruz, uyanınca ciddiye bile almıyoruz.
Ne belli, belki hayat ve ölüm ilişkisi de rüya-uyanıklık ilişkisi gibi bir şeydir. Bu düşünceleri aklıma koyan sen misin merhum dostum? Biz seni öte âlemlere geçirirken sen bize hakikati mi anlatıyorsun? Bedeni toprağa indirilirken dudaklarımda minik bir tebessüm ile ona veda ettim.
Ölümsüz hayatın değeri var mı? Vaktimiz dolduğunda öleceğimizi aklımızdan çıkarıp yaşadığımız her an hayatın ne değerli bir şey olduğunu da unutuyoruz aslında.
İncinebilirlik (ing: vulnerability) üzerine bir konuşma dinledim geçen gün. Esas cesaretin incinebilirliğin kabulünde olduğunundan söz ediliyordu. İncinebiliriz, kırılabilir, yaralanabiliriz. İnsan tabiatında bunların hepsi var. Cesaret bu olasıklıkları bilerek, göze alarak harekete geçmek. Beni hiçbir şey incitemez, kıramaz, yaralayamaz diye düşünmek hem bir ilüzyon hem de insanı yeni tecrübelere karşı kısıtlayan bir şey aslında. Kırılganlık ölüm kadar insanın ve hayatın parçası.
Aynı konuşmada kırılgan tabiatlarını kabul edemeyen insanların duygusal ve fiziksel olarak incindiklerinde hemen acıyı uyuşturma yoluna gittiklerinden de bahsediliyordu. Alkol, uyuşturucu, ağrı kesici, şeker ve antidepresanlar sadece rahatsızlığı uyuşturmakla kalmıyor, aynı zamanda her insanın incinebilir bir tabiatı olduğu gerçeğini de gölgeliyor.
Çok gençtik. Bir başka dostumuzu yine bir kazaya kurban vermiştik. Acıdan sesi boğazına takılmış sevgilisine eczaneden sakinleştirici alalım diye konuşuyorduk. Kabul etmemişti. Bütün gençliği ve acısına rağmen, kederi sonuna kadar yaşamak istediğini söylemişti bize.
Rahatsızlığımızı uyuşturduğumuz zaman bütün duyguları uyuştuyoruz aslında. Acı, keder ve hüzün ile beraber neşe, keyif, mutluluk ve sevgi de uyuşuyor. Uyuşturucu maddeler şunları uyuşturalım ama bunlara dokunmayalım mantığı ile işlemiyor.
Dolayısı ile incinebilir tabiatımızı görmemek için zihnimizi uyuşturunca, insan tabiatımızın tamamını iptal etmiş oluyoruz.
Ölüm, karanlık yüzü ile bize ışığın yönünü gösteriyor. Bütün canlılar hayatın sundukları karşısında kırılgan. Canımızı bedenimize bağlayan o pamuk ipliği, kaza, tabii felaket, hastalık veya aşırı kullanmadan dolayı günü geldiğinde kopacak. Bu gerçeği, incinebilir tabiatımızı unutmuş bir halde, hay huy içinde yaşamaya devam ederken ölüyoruz aslında.
Ölüm bilinci olmayan insanın hayata hakkını vererek yaşaması ne mümkün!
Ege’ye doğru yol almalı şimdi. Tahta bir iskeleden ayakları suya sarkıtmalı ve denizin dibine bakışlarla dalmalı. Kimbilir belki de geçiverir önden telaşlı bir balık sürüsü ve ardından da bir dev levrek.
Hayırlısı ne ise onu öyle kabul etmeli…
NOT:
Bu yazının ilk kopyasını okuyan Burcu, Ramesh Balsekar’ın yorumladığı ve kendisinin tercüme ettiği Bhagavad Gita’dan bir bölümünü bana gönderdi. Ölüm hakkındaki düşüncelerimle pek güzel örtüşen bu pasajı burada sizinle paylaşıyorum:
Bölüm II/ 28
Varlıklar, doğumlarından önce duyularla algılanamazlar. Doğum ile ölüm arasındaki süreçte duyularla algılanabilirler. Ölüm sonucunda yeniden algılanamaz hâle geçerler. Bu doğal süreç sırasında ızdırap çekmeye ne gerek vardır?
Rüyada görülen kişiler ve olaylar rüya başlamadan önce yoktular ve rüya bittiğinde de kaybolup gidecekler. Bu esnada hiç kimse ızdırap çekmiyor da neden adına yaşam denen, uyanıkken gördüğümüz bu rüyada benzer bir durum bize ızdırap veriyor? Bu bölümde anlatılmak istenen de bu gibi görünüyor.
Duyularla algılanamayanın durgun enerjisi, görünen evrene doğru harekete geçtiğinde görünür bir biçimde varlık bulur. Açığa çıkan enerji, milyarlarca yıl sonra kendini tükettiğinde – yeniden aktif olana kadar – duyularla algılanamayan durgun enerjiye indirgenir. Bu, muhakeme yeteneği olan bir kişinin alakadar olmaması gereken doğal bir süreçtir.
Kaynak: Bhagavad Gita,
Yorumlayan: Ramesh Balsekar
İngilizceden tercüme: Burcu Çelebi Öziş