ANNEMİN DOĞUM GÜNÜ

Annemin yaş günü sebebiyle Korona Günleri Günlüklerine bir ara verelim. Soluk alalım. Aşağıdaki yazı İnsanlık Hali adlı kitabımda çıktmıştı. Benim için pek mühim ve kıymetli bu günün onuruna buradan da sizinle paylaşıyorum.

Screenshot 2020-05-01 at 4.12.41 PM
Foto: Adnan Onart (https://www.instagram.com/eskilerden1970/)

Bugün annemin yaş günü.

1 Mayıs.

Bu ikisi çocuk kafama beraber işlemiştir. 1 Mayıs “İşçi ve Emekçinin Bayramı” ile annemin yaş günü. Şairin dediği gibi çocukluk gökyüzü gibi bir şey olduğundan ve hiçbir yere gitmediğinden, ben çocukken kafamda birbirine bağlanmış hatlar, devreler, birbirinden alakasız da olsa bugünkü iç dünyamı belirleyen unsurlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Annem 1 Mayıs’ta doğduğu için daima gurur duymuştur. Onu hiçbir bayramda 1 Mayıs’taki kadar heyecanlı gördüğümü hatırlamıyorum. 1 Mayıs bebeği olarak nerede kalabalık bir grubu adalet, eşitlik ya da başka erdemler için yürürken görse yerinde duramaz, çocuk gibi heyecanlanır ve sonunda kendini kalabalığın içine atar. Annem kalabalıkları sever. Çok sever. Kapalıçarşı’nın kalabalığını da sever, Nişantaşı’nın da. Film Festivali zamanı İstiklal’e doyamaz. Sokakları eve tercih eder, insanları tek başınalığa. İnandığı davaları gider Adalet Sarayı’nda izler. Haksızlık karşısında eli kolu bağlı durulmayacağına inanır.

1977 yılındaki kanlı 1 Mayıs’ta da Taksim Meydanı’ndadır. Ben üç yaşında. Evde. Bana bakan büyük halam ve nenemin dehşetini kemiklerimde duyarım ama nedenini bilmem. Annemle ilgili çok çok çok korkunç bir şey olduğunu sezerim sadece. Soramam. Alacağım cevaptan korkarak. Sonra kapı çalar, annem gelir. Yanakları al al, teni serin, bahar kokulu ve korku dolu. Büyükler onu azarlarken ben kucağına tırmanırım.

“Senin artık bir çocuğun var, senin artık sorumlulukların var.”

Büyükler gider. Biz 1 Mayıs marşları dinleriz evde. Beraber söyleriz. “1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı!” Ben el çırparım. Bir de annemin bayramı! Kırmızı bir teybim var. Karşıki apartmanda oturan babaanneme giderken teybimi sapından sallaya sallaya yürürüm. Teypten yükselen marş babaannemin yüreğini ağzına getirir. Üç sene geçmiştir aradan. Marşlar sokaklarda çalınmaz. Evlerde bile çalınmaz ama biz annemle çalarız. Ruhi Su’dan Aldırma Gönül’ü, İşçi Marşı’nı.

Defne Anne
Foto: Adnan Onart, 1975

Annem sonraki senelerde 1 Mayıs kutlamalarına ne zaman izin verildiyse meydanlara koştu. Ne 77’de ölümden kıl payı kurtuluşu, ne de büyüklerin azarları onu durdurabildi. Haksızlıklara karşı omuz omuza yürümek onun için en güzel doğum günü kutlamasıydı. Bilirdim.

Annem cesurdur. İnatçıdır. Aklına koyduğu bir şeyin ucunu bırakmaz. Tutkuludur. Çalışkandır. Sevecendir. Tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Geçenlerde, Mavi Orman’ın yeni baskısını kutlarken, “Sen bana Mavi Orman’da haksızlık ettin,” dedi. “Çeşme Altınyunus’taki tatili anlattığın bir bölümde annem gece beni babama bırakıp diskoya gitmişti, yazmışsın. Ben aşağıda, Şeyda ve Cem’le oturuyordum oysaki!”

Bunu duyunca güldüm. Aslında anneme sarılmam lazımdı. O kadar saf, o kadar tatlı bir itirazdı ki bu! Ben çocuk aklımla onun diskoya gittiğine emindim. Disko (herhâlde Türk filmlerinin etkisinden olacak) benim dört yaşındaki aklımın içinde bir annenin çocuğunu bırakıp gidebileceği en berbat yerdi. Onu Ahu Tuğba gibi, ışıklı dev bir disko topunun altında dans ederken hayal ediyordum. Sonra da kriz geçirerek ağlıyordum. Babam ne yapacağını şaşırmıştı.

Annem diskoda değilmiş o gece. Odanın hemen aşağısında, belki havuz kenarında arkadaşlarıyla oturuyormuş. Önce kamuoyu önünde bu yanlışımı düzelteyim. Kayda geçsin. Mavi Orman’ın o bölümünü okuyanlar, bir de bu gözle yeniden okusunlar.

Ama annem haklıydı. Mavi Orman’da ben ona haksızlık etmiştim. Disko meselesinden dolayı değil. Beni ben yapan her şeyi ondan aldığımı söylemediğim için. Üzerimdeki emeğini yeterince, belki de hiç vurgulamadığım için. Oysa ben tutkuyu, cesareti, çalışkanlığı, inadı, insanlık sevgisini hep ondan öğrendim. Onu seyrederek, ona hayranlık duyarak.

Annem bana çok iyi analık etti. Hiç abartmıyorum. Beni Basri sandviçleriyle besledi, lise son sınıfa kadar her sabah çantama soyulmuş, doğranmış üç elma koydu. Üç tane ki arkadaşlarımla paylaşayım. Cumartesileri AKM’de çocuk tiyatrolarına, Sander Kitabevi’ne götürdü, Yıldız Parkı’nda gezdirdi, Büyükada’nın arka tarafındaki tepelerdeki çalıların arasında kocayemiş toplamayı öğretti, benimle bisiklete bindi, benimle yüzdü, sıcak yaz öğleden sonraları yanıma uzanıp benimle beraber kitap okudu.

Bunları yaparken asla kendini sadece bir anneye indirgemedi. Bana daima bir kadın olarak, bağımsız bir hayatı olduğunu ve o hayatta mutluluk bulduğunu hissettirdi. Ve bunu öyle doğal, öyle ustaca yaptı ki ben kıskançlık ya da eksiklik duyacağıma o bağımsız kadına hayran oldum ve bir gün onun gibi özgür ve mutlu bir kadın olma hayalleriyle büyüdüm. Bu, annemim bana verdiği en kıymetli hediyedir.

Mavi Orman ve diğer yazılar yazıldıysa, siz okura ulaştıysa, bu satırlar yüreklerde yankı buluyorsa bilin ki bu annem sayesindedir.

Umarım geç kalmış teşekkürümü buradan kabul edersin anne.

İyi ki doğdun!

KAPAK
bu kitabı nasıl alayım?

Korona Günlerinde Aile Mezarı

IMG_3441
Foto: Fatma Şafak Pınarbaşı

Sevgili Okurlar,

Biz iyiyiz. E-posta ve mesajlarınız için çok teşekkür ederim. Sesim kesildiği için meraklandınız. Beni pek duygulandırdınız. Sağ olun. İyi ki varsınız.

Evet, iyiyiz. Bey de iyi. Kayınvalide ve kediler de. Evdeki günlerimizin düzeni oturdu. Haftada bir ya da iki defa alışverişe gidiyorum. Onun dışında hiç çıkmıyorum. Alışveriş de eziyet. Süpermarketlerden içeri insanları tek tek aldıkları için kapıda uzun kuyruklarda bekliyoruz. Birbimizin arası iki metre, yerde artık çizgiler var, onlara göre ayakta dikiliyoruz. Süpermarket içinde herkes çok hızlı hareket etmeye çalışıyor ama öyle dalgınız ki unların durduğu rafta maya bulmak için on dakika geçirebiliyoruz. Sonra eve gelince bitmeyen dezenfekte… Kıyafetler yıkanıyor, saçlar yıkanıyor, naylon torbadaki ürünler günlerce balkonda bekliyor. Biliyorsunuz işte… Artık hepimizin rutini olan şeyler.

Size neden yazamadım? İyice içime kapandım. Balkona bile çıkmak gelmiyor içimden. Kitap okuyorum. Günlüğümü yazıyorum. İstanbul’da uzaktan kumanda ile halletmem gereken dünya kadar iş var, onlarla uğraşıyorum. Para işleri, iade işleri, gitmeyen swiftler, kredi kartına eksik yatan iadeler, hala kurdan çalıp küçük kârlar peşinde koşan dev bankalarla süren kıyasıya mücadele… Bu gibi işlerin vaktimi fazla almasına izin vermiyorum. Belki günde bir saat. Sonra o kapıyı kapatıyorum. En azından akşama kadar. Einstein şöyle demiş: Bir meseleyi yaratan zihniyet ile o meseleyi çözemezsiniz.

Zihniyet değiştirmek bence eylemle oluyor. Bir eylemden diğerine geçmek gerekiyor. Rusya’ya gönderdiğimiz bir iade hesaba geçmemiş, karışık bir swift hikayesi. Çözmek için bankayı aramam şart. Bunalıyorum. Bunaldığım zaman, bunalmama rağmen bankayı aramıyorum, eskiden arardım. Olsun bitsin, der elektriği yüklerdim sisteme. Sigorta atsın diye bir cins sabotaj belki. Artık öyle değil. O odanın elektriğini kapatıyorum. Başka odaya geçiyorum. Kitabımı okuyorum. Veya günlük yazıyorum. Mutfağa giriyorum. Yemeği hazırlıyorum. Kedileri tarıyorum. Başka bir kafaya geçtiğim başka bir saat ve hatta başka bir gün ve kim bilir önümüz hafta sonu belki de iki gün sonra bu konuyla ilgilenirim diyorum. Ne demiş Scarlett O’Hara: Tomorrow is another day.

Balık burcuyum. Yükselenim yengeç. Yengeç burçları evlerine bağlıdır. Balık tarafım uçsuz bucaksız okyanuslarda yüzmek, gitmek, gitmek ister. Yengeç hep bir yuva hasreti içindedir. Evlerim onun sayesinde hep çok güzeldir. Bir giren çıkmaz istemez. İşte bu korona günlerinde yengeç idareyi eline aldı. Balığı da ehlileştirdi. Haydi, canım, iyiyiz işte. Masayı duvardan sunağa çevirelim, yüce güçler ve mumun alevi bize eşlik etsin. İşe yaradı. Masayı sunağa çevirdiğim gün bir öykü yazdım. İki gün sonra bir tane daha. Şaşırdım kaldım. Size yazmıştım, ayda bir öyküye niyet etmiştim. Eylül Konukları öyküsü Şubat ve Mart aylarına yayılmıştı. 40 günde ancak bitirdim. Sonra bu iki fırlama (Otostopçu ve Soy Adı) çıkıverdi. Kolayca, zevkle. Tüm yazı enerjimi onlara saklamıştım. Bloğu ihmal etmemenin sebebi işte buydu.

Geçen hafta okuduğum bir kitap, Herkül Millas’ın Aile Mezarı bu öykülerin (özellikle Soy Adı’nın) yazılmasına esin kaynağı oldu. 1964’de İstanbul’dan sürülen Rumların hikayesi. Kalabalık bir ailede geçiyor. Benim romanlardan da bilirsiniz ya, kalabalık aile kitaplarına bayılırım. Yüzyıllık Yalnızlık, Geceyarısı Çocukları, Cevdet Bey ve Oğulları, Budenbrook Ailesi, Ruhlar Evi… Bana bu kitaplarla geliniz. Girişlerinde aile ağacı olsun ama dönüp bakmayayım. Kendim çözeyim, kim kimin nesi olur. Herkül Millas’ın Aile Mezarı da işte bu tarz bir roman. Hem hüzünlü, hem komik, herkesin ailesinde bulunan tanıdık gerilimler ile sadece İstanbullu Rumların yaşamak zorunda kaldığı acılar, dışlanmışlıklar, hasretlerin buluştuğu, bir çırpıda okunan ve insanın dudağında bir tebessüm ile yüreğinde ince bir sızı bırakan bir romandı.

Aile Mezarı’nı okuduğum günlerin birinde Meral Halama telefon ettim. Benim üç halam var. En büyükleri Zuhal Halam, ben çocukken rahim ağzı kanserinden (pisipisine) öldü. Resim öğretmeniydi. Diğer iki halam, Meral ile Aysel hayattalar çok şükür, Allah uzun ömürler versin. Babam en küçük halamdan on iki sene sonra doğmuş. Üç kız kardeş babama bebekleri gibi bakmışlar ve onunla bebekleri gibi oynamışlar. (Kızlar babamın kulaklarını bile delmişler, ip geçirmek için.) Halalarım alem kadınlardır. Komiklerdir ve çok zeki. Geleneksel hiçbir kalıba uymazlar. İsyankâr, duygusal ve çok güzeldirler.

Meral Halamı FaceTime’dan görüntülü aradım. “Ne yapıyorsun?” “Ne yapayım, You Tube’dan dünyanın manyetik alanına dair bir belgesel izliyorum. Ondan önce de Normandiya Çıkartması hakkında bir tane izledim ama bu manteyik alan daha ilginç.”

Meral Halamın yaşını size söylemeyeceğim. Soyadı yasasının çıktığı yıllarda artık çocukluktan genç kızlığa geçtğini ve babasının Suman soyadını aldığı zamanı gayet iyi hatırladığını yazayım sadece. Siz hesap edin. Benim Soy Adı öyküsü de halamla ettiğimiz sohbetten doğdu. Ona aile büyüklerinin hikayelerini anlattırdım. Bunu sık sık yaparız. Emanet Zaman’ın Filibeli Sümbül’ü de yine Meral halamla yaptığımız bir mülakat sonrasında kâğıda akmıştı. Sümbül’den de bir bütün Emanet Zaman doğdu.

img_1682
Meral hala evleniyor.

Halamla bir saat konuştuk. Çocukluk öykülerini, kuzenlerin isimlerini, şimdi kimin nerede ne yaptığını sordum. Kuzenleriminden bazılarını Facebook’dan buldum. Hayretle gördüm ki hiç tanımadığım ikinci göbek kuzenlerim var. Onları aile ağacımıza yerleştirdim. Ailenin erkeklerinde tekrarlanan kimi tuhaflıklar da kâğıt üzerinde iyice belirdi. (Intiharlar, eve kendini kapamalar, saçı, sakalı salıvermeler, bitmek tükenmek bilmeyen asosyallikler, boşanmalar, boşanmalar, boşanmalar…)  Bir saat kadar konuştuk. Ben kapattığımda bitkin ama mutluydum. İnsanın toprağına bağı, aile denen ağacın kökleri vasıtasıyla oluyor. Millas’ın kitabında da bu kökler, aile, toprak temaları tekrar tekrar karşıma çıkıyordu, Soy Adı öyküsünün öyle kolayca ortada çıkmasına şaşmamalı!

Bu ara, ailenin büyüklerini arayın. Anlatsınlar. Not alın. Annelerini, babalarını, daha iyisi dedelerini, nenelerini. Çünkü onlar göçtükten sonra bu bilgilere ulaşmak imkânsız olacak. Hiç kimsenin öyküsü dedesinin ninesininkinden bağımsız değildir. Yukarıda adı geçen romanların hepsi bize bunu hatırlatır. Seni sen yapan atalarındır. Toprak ataları birbirine bağladığı için önemlidir. Amerika’nın yerlileri bunu bildikleri için topraklarına totem dikerler. Totemde soyun erkekleri dizilidir. Toprağa yakın olan şimdi yaşayan baba ve göklere yakın olanı da kabilenin yaratıcısı ulu güç. Bu konuya değinen çok çarpıcı bir roman da Erlend Loe’nin Doppler adlı kitabıdır. Orada da baba, oğulu ile birlikte bir totem dikmeye çalışır. Şehir hayatından elini eteğini çeken bir modern isyankâr babanın hayatının amacı bu totemi dikmektir ve ne kadar anlamlıdır!

Biz kadınların totemi topraktan semaya uzanan dikey bir totem değildir. Bizimki hikayelerden örülen bir ağdır. Eril enerji düz ve dikey çizgide yükselir, dişiler yayılır, yayılırken ağını örer, ilmek ilmek aile fertlerini birbirine ve toprağa ve göksel olana bağlar. O yüzden halalarım benim için çok kıymetlidir. Ailemin toteminin ilmeklerini onlar atarlar. Ağın başlarındaki ilmekleri atan elleri, Sümbülleri, Refiaları, Sıtkiyeleri bir tek onlar bilirler. O yüzden onlar benim kıymetlimdirler. Yüzlerine karşı hiç dile getirdim mi bilmem, buradan okurlar nasıl olsa…

Son bir anı: Bundan 5-6 sene önce Aysel Halamı koluma taktım, Üsküdar Nüfus Müdürlüğüne gittik. Henüz şecerelerimiz açığa çıkmamıştı. Halamın vukuatlı nüfus sureti sayesinde ben büyük dedelerime dair bir şeyler öğrenirim diye umuyordum. Vukuatlıyı da ancak Aysel hala çıkarabilirdi. Girdik, müracaat ettik ve birden etrafımızı gencecik memurlar sardı. Bazısı Aysel halamın ellerini tuttu, bazısı ünlü birisiyle karşılaşmış gibi yakınlaşmaya çekindi, uzaktan hayranlıkla izledi. Ne oluyor yahu, dedik. Ben değil, o dedi. Ne oluyor yahu? Nihayet elini tutan kızlardan biri dedi ki biz hep sizin gibi insanların isimlerini kayıtlara, kütüklere, defterlere geçiriyoruz ama sizin yıllarınızda (1920’ler olduğunu anlamışsınızdır) doğmuş kimseyi daha önce görmemiştik.

Güldük. Çıktık. Elimizde vukuatlı. Bilmediğimiz bir şey söylediği yok. Nasıl olsun ki? Arşivci bir millet değiliz. Herkes 1 Temmıuzda doğmuş. 1934’de evlenmiş. Olacak iş mi? Hayır, kayıtları o zaman girmiş memurlar. Neyse, isim, cisim öğrendik. Kol kola yürüdük, Karacaahmet’e. Aysel hala babaannesinin mezarını bulacak. Mermeri henüz yapılmamış, onu yaptıracağız! Aysel halanın babaannesi Sıtkiye/Sıdıka Hanım (kimi memurlar da ismi Sıdıka diye duymuş olmalı ki bazı yerde Sıtkiye bazısında Sıdıka diye geçiyor) 1870 yılında doğmuş (vukuatlı öyle diyor), 1935 yılında ölmüş! Mezarını bul bulabilirsen. Aysel halam önde, çekirge gibi, ben arkasında, elimizde mezarlığın kim bilir kim tarafından çizilmiş bir krokisi, komşu mezarların isimleri, ara babam ara… Bulamadık. Ben çok yoruldum. Aysel hala bir de şuraya bakalım, bir de buraya diyor. İkna ettim. Gel dönelim. Karacaahmet derya, Sıtkiye/Sıdıka’nın mezarı iğne başı. O sırada aklıma gelmedi, sormadım, neden sadece babaannenin mezarını arıyoruz. Bu kadının kocası, büyük dedem Arapgirli Mehmet’in mezarından neden bahsetmiyoruz? (Vukuatlıya bakarsan, büyük dede Mehmet’in doğumu 1847 ve hâlâ sağ, öldüğünü kimse kayıtlara geçirmemiş!)

Bir daha İstanbul’a gittiğimde halacığımı koluma takıp o aile mezarını bulmayan ne olsun!

Yogadan bilirim, hareket durulup da insan sabit oturuşa geçince, hep bildiği ama unuttuğu meseleleri, benliğin esası diyebileceğim parçaları, dalgası dinmiş bir gölün dibindeki taşlar gibi belirir. Evde oturduğumuz günler için ben de bunu düşünüyorum. Sabit bir noktada durdukça ben de benliğimin esasınına kavuşuyorum. Hikayeleri ile ailemin kadınları. Beraber ördüğümüz totem ağımızı beni dünyaya ve ilahi olana bağlıyor.

Ay, yazmayı ne özlemişim!

En kısa zamanda görüşmek üzere….

Defne.

Not: Bu mektubuma bir iki tane hala fotoğrafı eklemesem olmaz galiba. Siz de merak etmişsinizdir.

IMG_0359
En sevdiğim aile fotoğraflarından biri babaannem Güzide, Zuhal Hala ve Aysel Hala. Sene 1928

 

 

Yazarken ben şunu dinliyordum. (benim için çok anlamlı bir parçadır, birden fazla sebepten)

 

 

 

 

 

 

Korona Günlerinde Yemek

(Yazarken şunu dinliyordum. Ayrıca “Athens Diaries” playliste de yeni parçalar ekledim.)

Herkese merhaba,

Akşamın 8’i oldu ve ben ancak şimdi bloğumun başına oturdum. Üstelik sabahtan beri çalışıyorum. Günü yine ghatikalara böldüm. (Ghatika: Yogada 24 dakikalık zaman dilimleri) Blog için ayırdığım iki ghatikalık süreye bir türlü sıra gelmedi. Üç kitap birden okuyorum. (Öykü, roman ve araştırma) . Yunanca dersim vardı, Skype’da. Günlük yazdım iki ghatika. Yoga yaptım 3 ghatika. Kahvaltı ettim. Öğlen/akşam yemeğimi yedim. Kedileri balkonda taradım. Bilmiyorum, gün geçiverdi. Bir ghatika mesajlarıma, emaillerime yanıt yazmak için internete girdim ama orada çok durmadım. Birden akşam oldu. Bu yaz saati uygulamasını hiç sevmiyorum.

Kokia’nın ateşi bugün normal seyrine döndü. Bir kez daha hepinize dularınız, şifa ve iyilik dilekleriniz için teşekkür ediyoruz.

Bir okurum karantina günlerinde yemek ile ilgili bir önerim olabilir mi diye sormuş. Bu yemek konusu dipsiz konu, ben de otorite olduğumu iddia edemem. Beni zehirlemediğini bildiğim ve tadını sevdiğim tüm besinleri iştahla yerim. Ama madem okurum karantina günlerine dair sormuş, şu aralar dikkat ettiğim bir iki şeyi sizinle paylaşayım:

İnsanın tüm zamanı evde geçice canı sıkılıyor. Zihinler yüksek tempoyla, hareketli yaşama alışık. Özellikle istanbul’da yaşayanlar için eve kapanmanın iyice travmatik olduğunu tahmin ediyorum. (Aklıma bir anım geldi. Doktora için ABD’ye başvuru yaptığım yıldı. İki senedir New York’ta yaşayan bir arkadaşım bana şöyle demişti, İstanbul’dan sonra seni NewYork’tan başka bir yer kesmez. Haydi canım Berkeley? Nope. Los Angeles? Yok. İstanbul’da alıştığın yüksek tempoyu sadece New York’ta bulabilirsin. Haklıydı. Sonraki yıllarda doktora için değilse bile başka sebeplerle yaşadığım ABD’nin nadide kentlerinin hiç birinde Manhattan’daki gibi huzur bulmadım, bir tek New York sokaklarında kendimi evde hissettim.) Yüksek tempodan ev inzivasına geçiş can sıkıntısını beraberinde getirir. Can sıkıntıyla baş etmenin nice yolu vardır. Bir tanesi de durmadan yemek yapıp, yemek yemektir. Bu durumda kendinize şunu sorunuz: Vücudumu mu besliyorum, ruhumu mu? Yemek ruhu beslemez. (Bu konu tartışılır tabii. Bizim Bey’e ve Yunan halkına soracak olursak yemek pişirmek, onu sunmak ve yemek bir sanattır ve kesinlikle ruhu besler). Şimdi biz tartışmamız dallanıp budaklanması diye yemek, yemek içindir argümanına sadık kalalım ve karnımızı doyumak için yediğimiz basit besinlerden bahsedelim. Pilav, köfte, mercimek, nohut, salata, kabak, havuç, patates filan öyle şeyler.

Can sıkıntısını geçirmenin en kolay yolu haz peşine düşmektir. Bize çabucak haz veren şeyler: Yemek ve cinsellik. Bol bol yemek yiyip sevişiyorsanız belki de canınız sıkılıyordur! Can sıkıntısına daha köklü bir çözüm ruhu doyurmaktan geçer. Sizi mutlu ve tatmin eden işleri günün merkezine koyun ve sağdan soldan gelen tüm rüzgara karşı o merkeze sadakatinizi korumaya çalışın. İnsanın ruhu doyduğu zaman, karnı kolay kolay acıkmaz. Bunu yaratıcı bir faaliyete daldığımız anlardan hatırlarsınız. Bazılarımız yaratıcı bir faaliyete en son çocukluğumuzda ya da lise yıllarımızda dalmış olabiliriz, öyle ise o zamanları anımsayın. Saatler geçer ve açlığımızı duymazdık.

Ruhu doyuran işlerle meşgul olmak karnımızı boş tutmayı gerektirmiyor. Ama pek hareket etmediğimiz için fazla da bir şeyler yemeğe ihtiyacımız yok. Sabah az bir şey ve öğlen 11:00  ila 15:00 arasındaki zaman diliminde sıkı bir öğle yemeği, akşama bir çorba belki. Aralarda birer meyve. Vücut gibi zihin de rutin sever. Can sıkıntısına karşı mücadelede rutin iyi bir silahtır. İnsanın canı rutinsizlikten sıkılır aslında. Yaratıcı bir rutin vücudu da, ruhu da besler. Her gün aynı saatte olmasa bile aynı saat aralığında (6 ila 8 arası) uyanın, yemeklerinizi  her gün aşağı yukarı aynı saatlerde yeyin, yatağa aynı saate girin. En geç 11de uyumuş olmaya çalışın. 11 ila 3 arasındaki uyku altın gibi kıymetlidir. Hormonlar, organlar o arada yenilenir.

Dr. Svoboda şöyle bir bulgudan söz etti: Akşam 18:00’den sonra yenen ağır akşam yemekleri özellikle kadınlarda kalp hastalıkları riskini arttıyormuş. 18:00den sonra bacaklar gündüzki kadar çok hareket etmedikleri için, kalp yemeğin sindirimi sırasında daha fazla yoruluyormuş. Bu da aklınızda olsun. Akşam yemeğini hafif tutun. Çorba dediysem yarım somun ekmeği içine doğramayın! Aslında akşam yemeği işi akşam 18:00lere kalmasa en iyisi. Biz 15:00 gibi günün yemeğini yiyoruz, sonra çay içiyoruz. Dikkat kesilirseniz fark edeceksiniz ki şu aralar vücudun fazlaca yakıta ihtiyacı yok. Yemek diye tutturan canın sıkılan zihin. Onu yaratıcı etkinliklerle oyalarsanız açlığı unutur.

Şu da var: Stres altındayken insanın kendini yaratıcı etkinliklerle oyalaması çok zor. Kaygılı, stresli günlerden geçiyoruz. Dışarıda ölüm çok kollu bir canavar gibi geziniyor, dokunduğu kapı kollarından, asansör düğmelerinden, plastik poşetlerden evimize girmeye çalışıyor. Bu zaten başlı başına korkutucu bir durum. Bunun üzerine devletlerin salgını önlemek için aldığı, almadığı, alamadığı tedbirleri ve muktedire mahsus gündemleri var. Ben derim ki stresinizi arttırmayın. İnsanlar ölüyor. Sapır sapır. Kimin öldüğünü bilmiyoruz. Nereye, nasıl gömülüyorlar, meçhul. Ölenlerin isimleri? Koronadan mı ölmüş? Aradığınız sayfaya ulaşılamıyor. Tüm bu ahval ve şerait içinde kim oyalanır yaratıcı etkinliklerle?

Oyalanmak değildir bu. Üzerinize düşeni yapmaktır. Benim bu bloğu yazmam gibi. Ufukta hayaleti beliren bir roman için araştırmaya başlamam gibi (evet, evet gerçekten!) bazılarımız evde oturup yaratmak, üretmek zorundayız. Bu hayatta bize biçilmiş rolleri yerine getirmek zorundayız. Yoksa mutsuz, yoksa hasta oluruz.

Bir öneri: En azından öğlene kadar sosyal medyayı, interneti açmayın. Bu çok zor ise sabah iki saat gündemden ayrı kalın. Hatha Yoga metinlerinde geçen niyamalardan birisi Mitahara’dır. Mitahara saf besinlerin idareli tüketimi anlamına gelir ve sadece mideye inen besinden değil, zihni besleyen bilgiden de dem vurulur. Akla giren bilgi de az, öz ve saf olmalıdır ki zehirlenmeyelim. Gündemden ayrı kaldığınız o iki saati sanki isteğinizle inzivaya çekilmişsiniz gibi o çok istediğiniz şeyi (yazmak? okumak? çocuğunuzla kesintisiz oynamak? müzik çalmak? Yoga? dans?)  yapın. Gündem pek değişmiyor, ben size baştan söyleyeyim. Gündem sadece bizden yaşama sevincini çalıyor. Yaşama sevincini kaptırmadan ne kadar çok saat geçirebilirsek o kadar iyileşiriz.

Birey ve toplum olarak.

Yemek hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar…

fullsizeoutput_833
Yemek, yemek için midir, sanat için midir? (Foto: Kokia Sparis)

Atina Günlükleri- Karantineda 22. gün

 

 

 

 

Korona Günlerinde Ölüm üzerine

fullsizeoutput_11f8
Foto: Kokia Sparis

Gökteki yıldızların durumu iyice mi vahimleşti nedir, bizim burada durumlar büsbütün karardı.

Bey hastalandı. İki akşam önce gece diş ağrısıyla başlayan bir ateş tüm vücudunu sardı. İki gecedir hiç uyumadık. Sabah zar zor kalktı ama başını bile dik tutamıyordu, tekrar yatırdık. MS hastası olduğu için bedeninin yüzde 95’ini zaten kullanamıyor. Ateşlenince bir de hepten kaskatı kesiliyor, dizi kilitleniyor, parmakları içine kıvrılıp pençe oluyor, yatsa sağdan sola dönemiyor, otursa gövdesini, başını taşıyamıyor, dengesini kaybedip tekerlekli sandalyenin üzerinde oturduğu yerden yana devriliyor. Tuvalet, su içirmek, ilaç yutturmak, yemek yedirmek meşakatli işlere dönüşüyor. İyi ki annesi de bizde kalıyor da, beraber bakıyoruz, bacakların bir ucundan ben, omuzlardan o tutuyor, kaldırıp oturtuyoruz, yatırıyoruz. Zor günler.

Dün sabah ateşli uyanınca sizin gibi biz de korona mı diye telaşa kapıldık. Ama düşmeyen ateş haricinde COVD19 semptomları göstermiyor. Boğazı ağrımıyor, nefes darlığı çekmiyor, burnu bile akmıyor. Biz de hastaneye koşmadık. Zaten koronanın ateş sınırı 38,2ymiş. Bu sabah uyandığımızda Kokia’nın ateşi 38,4’e fırlamıştı gerçi ama hemen sonra indi. Bizim ikimizin de sağlıklı günlerde ateşimiz 35,5 derece civarında seyrediyor. Ben de ateşim 37dereceye çıksa, yatak döşek olurum. Hiç ayakta geçiremem ateşli hastalıkları. Ama muhtemelen pek çoğunuz, normal ateşinizin 2-3 derece üstündeki ateşle faaliyet gösterebiliyorsunuzdur. Bir çok tanıdığım 38 ateşle sokağa çıkar, yürür, ders verir. Ben 38 ateşle sadece sanrılar görürüm. Kokia da o durumda şimdi. Yatırdık. Gözlerini yumdu, kalas gibi uzandığı yerde sızdı.

Lütfen dualarınızı üzerimizden eksik etmeyin.

Biraz önce Kokia’nın başında otururken Rober Koptaş’ın yazısını okudum. Facebook’ta da paylaştım, o zaman da söyledim: Ülkenin kederini, kaderini kayıplarını, ruhunu  sağlam ve çok dokunaklı bir biçimde gözler önüne seren bir yazı. Buraya bağlantısını koyuyorum. Lütfen okuyun, okutun.

Yıllardır, romanlarımda ve edebiyat dışı kitaplarımda, yazılarımda tutulmamış yasların, dökülmemiş yaşların sonraki kuşaklarda nasıl bir çaresizlik, kopukluk ve delilik olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Bu yazı da tam bu noktaya değiniyor.

“Öteki türlüsü, kuşaklar boyunca bizi huzursuz edecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak, yarın bizi, öbür gün çocuklarımızı, daha öbür gün onların çocuklarını, onları çıldırtanın ne olduğunu bir türlü bilemedikleri çaresizliklere sürükleyecek bir delilik hali olacak.”

Bütün gün sayılar duyuyoruz. Türkiye’de kaç kişi ölmüş? Yunanistan’da? İtalya Çin’i geçmiş. ABD İtalya’yı da geçecekmiş. Her bir sayı bir can. (Çin büyükelçisinin konuşmasını çok şansa, İstanbul’da bindiğim bir  takside duymuştum. Onlar sayı değil can, demişti mükemmel Türkçesiyle) Her bir canın etrafına yayılmış, sevdikleri var. Aİlesi, dostları. Her birimiz bu evrende eşsiz ve çok kıymetli bir yer tutuyoruz. Birimiz kayıp gittiğinde onun yerinde doldurulamaz bir boşluk oluşuyor. Bir yakınını kaybetmiş herkes bu duyguyu bilir: Babamın ölerek hayatımda boşalltığı yeri kimse dolduramaz. Babam diye söylemiyorum. Büyük halam Saadet’in, nenemin, dedemin, kazalarda ölen Murat isimli iki arkadaşımın, intihar eden bir dostum ile bir eski sevgilimin yerini de başka dostlar, sevgililer, aşklar, akrabalar tutamaz. Herkes bu evrende biricik ve eşsiz bir yer işgal eder. O yeri terk-i diyar ettiğinde, o yer artık dolmaz. Boşluğa alışılır mutlaka. Çekilmiş bir dişin boşluğuna alışıldığı gibi, ama o yer dolmaz. Dolamaz. Çünkü o yer sadece bir kişiye aittir. (Bu yüzden derler ki bir kaç aylıkken ölen bebeklerin hemen sonrasında doğan ikinci bebekler kendi hayatlarını yaşıyor gibi hissedemezlermiş hiç. Yası tutulmamış bir kaybı yamamak için aileye gelmişiz hissinden kurtulamazlarmış.)

YAnımda kaskatı yatan eşime bakarken ya şimdi ölürse diye düşünüyorum. Bu düşünce bana yabancı değil. Hasta bir insanla beraber yaşadığınızda, ölüm sık sık mevzu bahis olur. Onu bakıcımızla bırakıp İstanbul’a derslerimi vermeye gittiğimde düşünmeden edemem: Ya bu kadın, banyoya sokarken bizim Bey’i düşürürse, başını çarparsa, ölürse? Ya bu kadar hareketsiz bir vücutta bu kalp artık dayanamayacağım der ve durursa? Ya bu, bir başkasına vız gelecek ateş iç organlarını harab eder bitirirse? Ölümü aramızda sık sık konuşuruz. Eşlerden birisi diğerinin ölümünü görecektir. Bunu kavramak çok zor da olsa, bu gerçektir. Kim kiminkini görecek acaba diye konuşuruz. Olasılık hesapları mantığımızın almadığı bir düzende  çalıştığına göre bu sorunun yanıtını asla bilemeyiz.

Ancak şunu biliyorum: İnsan yakınlarının ve kendinin ölümünü sık sık düşünmeli. Ölümsüz olduğumuza dair duyduğumuz tuhaf inanç, yanılsama, kibirli, kavgacı ve kıymet bilmez tarafımızı keskinleştiriyor. Kişisel, egosal sebeplerden, ben haklıydım, o haksızdı vs gibi petite kavgalardan arası açılan dostların, bir tanesinin ölüme yaklaşması anında nasıl da gerçeği kavradıklarını unutmayın. Gerçek sevgidir. Bunu, Atina Günlükleri’ne başladığımda yazmıştım. Yoganın bizim hoca tarafından verilen tanımında, yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayıklamaktır, denir. Hınçlar, kinler, gücenmeler, onlara tutunmazsanız gelir, giderler. Sevgi, ona tutunmazsanız bile kalır, onu fark edeceğiniz günü bekler.

Tüm kayıplarımın yasını doya doya çekmek isterim. İntihar eden eski sevgilimin cenazesine gitmedim diye bugün hâlâ dövünürüm. O yüzden midir nedir, bir türlü vedalaşamadım. Onunla ilgili bir şeyler yapmalı, belki bir öykü yazmalı, yazıya bir anıt dikmeliyim diye düşünür dururum. Oysa pek kimsenin bildiği bir sevgilim bile değilldi. Babamın cenazesine yetişmek benim için çok önemliydi. Tüm ritüelleri sonuna kadar yerine getirmek için takıntılı bir çaba sarfettiğimi biliyorum. Yine Rober Koptaş’ın yazısından bir alıntı yapacak olursam” “Buralarda da, başka yerlerde de, insan evladı ölümü en çok ritüellerle idrak eder. Bizimkiler kilisede kahve içip helva yer mesela. Sizler evlerde, sanki o an tek ihtiyaç yemekmiş gibi konu komşu, hısım akraba çorbaya kaşık sallarsınız. Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider.”

Bugün korona virüsünün aldığı canların arkasından cenaze töreni yapılmıyor ve yakınlarına yas tutma hakkı tanınmıyorsa, evet Saroyan’ın dediği gibi “Birileri yazmalı. hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.” Ben de bu minicik bloğumda yazarak ve birilerini belki de uyandırarak tarihten silinen, adları bilinmeden gömülen insanların hikayesinin, insanlığa geri kazandırılmasına katkıda bulunurum.

Bugünkü yazıyı yine Koptaş’la bitiriyorum:

“…neticede biz de insanlığın bir parçasıyız, benzer dertlere benzer dermanlar aramak muradındayız. Ölülerimizi gömmek, başlarında iki damla gözyaşı dökmek, onları hak ettikleri şekilde anmak da dermanın kendisi.”

Yarın yine yazarım….

Ben yazarken şunu dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 4

16 Mart 2020

Atina

IMG_1245Herkese merhaba!

Hafta sonunda bloğa ara verdim. Tüm yazı enerjimi geçen ay başladığım öyküye yoğunlaştırdım. Bugün öğleden sonrayı da Eylül Konukları ile geçireceğim. Mart sonuna bitimek istiyorum. Ayrıca iki yazı projesi daha var elimde. Bir tanesi çeviri ve diğeri de bir makale. Tüm bunlar sizi ihmal edeceğim anlamına gelmiyor. Ama şöyle bir şey oldu: İstanbul’daki 27 Mart-5 Nisan arasındaki derslerimi iptal ettim tahmin edersiniz ki. Bu dokuz günlük süre zarfında 34 saatlik dersim vardı, toplam 4 ayrı gruba dağılmış 120 adet öğrenci. Atina’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan Atina’ya uçuşlar henüz iptal edilmediyse de 120 kişilik bir sanganın (aynı hocanın -bilginin- etrafında maneviyata dair bilgi edinen insanlar grubuna yogada verilen isim) lideri olarak atmam gereken mutlak adım buydu. (Liderler konusuna yarın geleceğiz.) Hal böyle olunca, benim “normal” şartlar altında on yedi gün süren Atina günlüklerimin süresi bir bilinmeze doğru uzadı. Bir sonraki İstanbul seferi 20 Nisan’a ayarlı. Bu, gerçekleşecek mi bilmiyoruz. Şimdilik günlüklerimizin 20 Nisan’a kadar süreceğini varsayalım. Eh, bir hafta sonu arası vermek münasiptir o zaman. 20 Nisana kadar hafta içi her gün size yazmaya çalışacağım. Yorumlarınız için ayrıca teşekkür ederim. Beni yazmam konusunda cesaretlendiriyorsunuz ve esin veriyorsunuz.

(Buraya bir not düşeyim hızlıca: Bu blog yazılarını sosyal medyada paylaşıyoruz, evet ama ben sosyal medyaya bakmıyorum. Oraya bu yazıları asistanım Nazlı koyuyor. Eğer oradan bana mesaj yazarsanız, göremeyebilirim. Daima en sağlıklısı bana email yazmanız. (sumandefne@gmail.com)

Sizin olduğunuz yerde durumlar tam olarak nasıl bilmiyorum. Bizim Atinamızda, Cumartesi sabahı itibarı ile tüm cafeler, restoranlar kapandı. Cuma günü bu, hâlâ işletmenin seçimiydi, cumartesi sabahı yasal olarak yasak kondu. Eğer cafenizi açacak olursanız polis ceza kesiyor. Hatta hapse giriyorsunuz.  Dükkanlara da her 10 metrekareye bir kişi girecek şekilde izin var.Mesela bizim manav 10 metrekare bir yer, ben içerideysem diğer müşteriler dışarıda, sıra bekliyorlar. Ben çıkınca bir diğeri giriyor.

Benim gidecek kahvem kalmayınca Cumartesi ve Pazar sabahları yarım saat parka indim. Herkesler dışarı çıkmış koşuyor, köpek gezdiriyor, çocukların peşinden koşuyor. Aslında cümbür cemaat parklarda, bahçelerde, plajlarda gezmemiz de sakıncalı. İspanya’da parklar da kapanmış. Burada da çocuk bahçelerinin kapıları mühürlendi. Okullar iki haftadır kapalı. (Analar babalar çıldırma aşamasında, çocuklar duvarlara tırmanıyor.) Ben bisikletim ve defterimle inmiştim parka. Bir bankın kenarına ilişip (elimde eldiven) öyküm için notlar aldım.

İçinizdeki yazar ve yazar adaylarına, evde oturdukları süre boyunca akıllarındaki o öyküyü nihayet yazmaya niyet etmiş olanlarınıza buradan bir iki kelam edeyim müsadenizle. Güzide parkımız Pedion tou Areos’un dev selvileri altındaki bir bankta iki büklüm eğilmiş, kucağımdaki defterime öykümle ilgili notlar alırken şunu iyicene idrak ettim: Mürekkep kağıda geçmedikçe ilham gelmiyor. Ağaçları, çocukları, köpekleri seyredin, rüzgar yaprakların arasından hışırdayarak geçsin, dallarında turunçlar mis koksun, bir yerlerden kilise çanları ya da ezan sesi gelsin.. Bunların hepsini beş duyunuzla içinize çekin ama yazmaya başlayacağınız zaman elinize kalem alın. Oturduğunuz yerde ne yazacağınızı düşünmeyin yani. Kalemin kağıda dokunduğu anda oluşan bir simya var. O simyadan hiç bilmedik öyküler, fikirler, duygular doğuyor. Ancak mürekkep kağıda geçtiğinde insanın en derininde saklı, kendinin bile bilmediği inanışları, hisleri ve hatta anıları su yüzüne çıkıyor. Bu, nasıl oluyor bilmiyorum. Ama cumartesi sabahı hava kirliliği iyice azalmış şehrimizin en büyük parkında defterime yazarken bunu bizzat yaşadım.

Bilgisayar olmaz mı? Aynı simya bilgisayarda oluşmuyor. En azından benim için. En azından başta. Bu yüzden tüm romanlarımın başlarını ve kilit bölümlerin açılışlarınıdaima defterime yazarım. Boş bilgisayar ekranına bakacağınıza elinize kalemi, kağıdı alın ve yazmaya koyulun. Mükemmel bir şey yazmaya da çalışmayın. Toprağı kazıyorsunuz önce. Toprak altından çıkan parçayı mükemmelleştireceğiniz yer bilgisayar ekranı olacaktır.

Hazır evdeyken ne zamandır istediğim A’ya, B’ye, C’ye başlayayım diyenlerinize de bir kaç önerim var. Aslında önerim hepinize. Hafta içi gündüzleri çalışanların hayali vardır ya, şu işi bırakayım da zamanımın efendisi ben olayım, dersiniz hani… İşte o hayal ettiğiniz hayat bu. Ben bunu senelerdir yaşadığım için müsadenizle yaşantılarımdan yola çıkarak bir kaç öğüt vereyim.

Kendinizi istediğiniz gibi değerlendireceğiniz bomboş bir günde bulduysanız, size ilk öğüdüm derhal bir rutin yaratın. Rutin sadece yaratıcı faaliyet için değil, sağlımız ve yaşadığımız şu zamanlarda kuvvetine en çok muhtaç olduğumuz bağışıklık sistemimiz için de çok önemli. Korkunun karşısına rutini koyabilirsiniz. Yoga öğrencileri bilirler vritti (zihin gevezelikleri) karşısına apana’yı (aşağı akan ve boşaltımı düzenleyen enerji) koyarız. Apana ritmi düzenler ve ritim apanayı uyandırır, tıkandığı yerde harekete geçirir. Rutin ve korku arasında da benzer bir ilişki var ve hatta daha fazlası. Yoga ve Ayurveda’dan kavramlarla açıklamaya çalışayım. Korku, kaygı, endişe, panik gibi duygular vata bozukluğuna dair duygular. Vata hava fazlası demektir. Hava tabiatı itibari ile hafif, uçucu ve hareketlidir. Kurutur ve içine dolduğu maddeyi yükseltir. Olumsuz düşünceler ve duygular sistemi hızlandır, kaygı korkuyu, korku paniği besler, vata artar.  Nefes daralır, vücut hissedilmez olur, tüm enerji beyine ve zihnin kontrol takıntısına aktarılır. Zihin kontrol etmek ister. Belirsizlik karşısında kontrolü yitirdiğince kendini kaybedebilir. O yüzden panik anlarında zihne kontrol edebileceği bir şey sunmak gerekir. Mesela nefes. Nefesi kontrol edebiliriz. Yavaşlatabiliriz. Vücutta oluşan hislere dikkatimizi çevirebilirsek vata durulur, panik yatışır. Bu, duygulardan kaçmak anlamına gelmiyor. Aksine duygu hakkında düşünüp, ona devamlı çözüm aramaktansa vücudumda, karnımda, kalbimde, yere basan ayaklarımda oluşan hisleri hissettmek. Bu paniğimizi yatıştıracaktır.

Rutin konusuna gelecek olursak… Zamanın efendisi olmak, yine vata tabiatlı zihni dizginlemek anlamına geliyor. Üretken ve tatminkar bir gün geçirmek istiyorsanız zamanı küçük parçalara bölün. Ben minimum 24 dakikalık (yogada bir ghatika) konsantrasyon aralıklarıyla çalışırım. Mesela bu blog için notlarımı 24 dakika boyunca defterime aldım. Alarm çaldı. Kalktım, 5 dakika eşimin tuvaletten kalmasına yardımcı oldum ve tekrar odaya kapandım. Alarmı bir daha kurdum. İkinci yirmi dört dakika da bilgisayara yazıyorum. Bu ghatika bitince kahvaltı sofrasını ve mutfağı toplayacağım. Üretken aralıklara öncelik verin. Ev işleri üretken dilimlerden yemesin. Önce evi toplayayım, sonra rahat rahat masamın başına geçeyim demeyin. İnsan evi toplarken yoruluyor, zihinsel enerjisi kalmıyor. O yüzden önce yazın (ya da ne yapıyorsanız onu yapın) sonra evi toplayın. Bir öykünün ortasında ghati bittiyse, evi toplarken de zihin üretmeye devam eder. Önce üretin, sonra ev işlerine bakın. Tüm günü evde geçiren bir kadın için ev işi hiç bitmez. Ev sizden hep bir şeyler ister. Her istediğini tek seferde vermek zorunda değillsiniz. Benim önerim 116 dakika (5 dakikalık aralarla 4 ghatika) çalıştıktan sonra 116 dakika ara vermeniz. O arada da fiziksel işler, ev işleri yapın. Beyin dinlenirken de yaratmaya devam ediyor. 4 ghatika başta çok geliyorsa 2 ghatika ile başlayın veya bir ghatika ile. Önemli olan bu ghatika süresince elinizdeki iş dışında HİÇBİR ŞEY ile ilgilenmemeniz. Telefon kapansın. İnternet kapansın. (Müzik dinlemeyi seviyorsanız, müzik çalabilir.)  Kapılar kapansın. Bunca kapanmaya bir ghati’den uzun dayanamıyorsanız, en azından 24 dakika elinizdeki işe konsantre olmayı deneyin.

Korona günleride, evde oturuyorsanız (ki umarım oturuyorsunuz- virüsü yayılışını yavaşlatmak şu anda insanlığın en önemli görevi, lütfen siz de üzerinize düşeni yapın ve salgına katkıda bulunmayın) her gün aynı saatte uyanın, yoganızı, kahvaltınızı aynı saatte edin. Rutinler vatayı yatıştıracaktır. SOsyal medyada olur olmadık makaleleri okumak ise vatayı, kaygıyı, paniği arttıracaktır. Yaratıcı bir iş olsun elinizde. Merkezde o dursun. O iş şimdilik sizin hayat amacınız olsun. Enerjinizin büyük bir kısmını oraya aktarabilirseniz, evrenin iş birliği içinde size kaynak yarattığını göreceksiniz. Lütfen dağılmayın. Vata rüzgarının peşinde savrulmayın. Beraber kalın. Merkezde kalın. Nefes alın, nefes verin.

Yarın görüşmek üzere,

Defne. Gölge

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 3

fullsizeoutput_4538
Berberde hipsterlar ile

Herkese tünaydın, diyerek başlamıştım bugünkü yazıya ama bitirmem bu saati bulduğu için herkese iyi akşamlar olarak devam ediyorum.

Bugün size bizim Bey’in berber dükkanından yazıyorum. Yazıyorum, değil, yazıyordum. Çünkü artık evdeyim. Bey on dört gündür evde kapalıydı. Bugün bir saatliğine sokağa çıkıp saçlarını kestirdi. Sonra hemen eve döndük. Zaten Little Tree and Books’un da dahil olduğu bir grup (epey kalabalık bir grup) kafe, restoran, bar, taverna, uzeri muzeri kapandı. (Okullar epeydir kapalı.)

Bugün benim doğumgünüm.

Belki de doğumgünlerimin en tuhafı. Belki de en güzeli. Bilemiyorum. Akşam koltuğa oturup balkon penceresinden akşamın renklerinin vurduğu ağaçları seyrettim. Manos Hadjidakis’in Gioconda’s Smile (Jokond’un Tebessümü) albümü çalıyordu. (Becerebilirsem buraya eklerim.) Sabahın erken saatlerinden beri telefonuma, emailime, sosyal medya hesaplarıma gelen yaşgünü mesajlarını okudum, elimden geldiğince herkese yanıt verdim. (Bazı emaillere hala yanıt yazamadım. Yazacağım, gücenmeyin) Telefonda konuştum. Dr. Svoboda’nın “Rahu çağında Korona virüsü” konuşmasını dinledim. Dün gece ben uyurken Gerçeği Yaşamak: Kısıtlamalarınızı Yakıp Kül Etmek kursumuza yedi dakikalık bir seans konmuş, online sınıfımız toplanmış, hocamız sakin olmamız konusunda bizi bir kez daha uyarmış. (bu konuya da birazdan geleceğim)

Ağaçların sadece tepelerinde kızıllık kaldı, gerisi gölgeye girdi. Kilisenin çanları çaldı. Çok uzun, uzun, uzun çaldı. Sordum: Bey, Bey bu çanlar ne için çalıyor böyle deli deli? Senin için ayarladım, dedi. Sonra dua başladı. Bizim evin önünde büyük bir park var, İzmir Kültür Park’a benzeyen bir park. İçinde iki tane kilise bulunuyor. Bir tanesi bize yakın. Papaz efendinin duasını evin içinde duyuyoruz. Uzun uzun dua edildi. Başka ne edilir ki? Ben de sabah yogamın sonunda uzun uzun dua ettim. Her yaş günümde olduğu gibi bu sene de sahip olduğum nimetler için şükrettim.

Nimetleri düşünürken (temiz suya erişimim var, yemeğim, barınağım, nispeten güvenli bir toprak parçasında yaşıyorum, internetimiz çalışıyor ve beni siz dostlara bağlıyor) aklıma Jose Saramago’nun Körlük romanı geldi. Hikaye, bilinmeyen bir zaman ve yerde aniden başlayan ve hızla yayılan körlük salgınıyla açılıyor. Herkes (doktorun karısı hariç) kör oluyor. Başta alınan önlemler, karantina filan hiç işe yaramıyor ve sonunda tüm şehri (belki dünyayı) ele geçiriyor. İşte o zaman ne su, ne yemek, ne güvenlik ne de insanlar arasında iletişim imkanı kalıyor. Çok iyi yazılmış, son derece mümkün bir felaket senaryosu… Filmi de var. İnsanın insanlıktan çıkmasının ne kolay olduğunu ve elimizdeki nimetlerin kıymetini anlamanın iyi bir yolu bu kitap.

Bir de film tavsiyem olacak. Eve kapandıysanız.. Akranlarımın aklına zaten gelmiştir. Gençler belki duymamıştır. Gişe rekorları filan kırmamıştı ama esaslı filmdi. Beni pek etkilemişti en azından. 1995 yapımı Oniki Maymun! Hatırlayanlar hatırladı değil mi? Brad Pitt bir deliyi oynuyordu. (Ve nasıl iyi oynuyordu, tüm film boyunca gözleri şaşı bakmıştı!) Şaşı bakışlı deli Brad Pitt elinde bir çanta taşıyordu hatırlarsanız… Çantanın içindeyse… İçindekileri şimdilik bir yana bırakalım. Çantayı nerede taşıyordu, ona gelelim. Çantayı dünyanın en işlek havalimanlarından birinde taşıyordu. Bir ara kamera, uçuşları gösteren panoya dönüyor ve orada Brad’in elindeki çantanın gideceği büyük şehirler bir bir yanıp sönüyordu. Londra, Pekin, Paris, Tokyo, Sydney, Rio, Santiago, Los Angeles, Mexico City… Anladınız? Deli Brad çantasının içinde insanlığın yüzde 80ini yok edecek bir virüs taşıyor ve bunu havalimanlarından yayıyordu. Virüs o işlek havalimanından yola çıktıktan sonra dünyaya son sürat yayılıyor ve dünya hayvanlara kalıyordu tekrar. (Deli Brad’in amacı  tam da bu!)

Bu kadar mı olur diyeceksiniz… Üşenmeyin izleyin.

Dr Svoboda’nın dün geceki konuşmasına gelince… Şunu söyledi. Gidişat gösteriyor ki dünya nüfusunun en azından yüzde 60’ı novel corona virüsünü kapacak. Ancak bu insanların sadece yüzde 5’inin durumu hastanede müdahale gerektirecek derecede ciddileşecek. Geri kalan evlerinde ağır ya da orta derecede ağırlıkta bir griple mücadele edecek. (Şunu biliyor musunuz? İstanbul kedilerinin yüzde 80i Feline Corona virüsü ile yaşıyorlar. Ve yaşıyorlar. Yıllarca. Bağışıklık sistemlerini güçlü tuttuğunuz sürece sağlıklı kedi sayılıyorlar.) Bu kriz sırasında sağlımızı bozacak, bağışıklığımızı düşürecek şeylerden birisi strese girmek. Kaygıyı büyütmek. Stres sindirim sistemini kilitleyen bir unsur. Hayvani organizma, stresi hayati tehlike olarak algılıyor ve kaçma (flight) moduna geçiyor. Kaçma modunda sindirim donuyor. Bağışıklık sisteminin bağırsakta yer aldığını artık en muhafazakar hekim bile kabul etti. Sİndirim donuca, bağırsak da donuyor, bağışıklık sistemi çalışmayı kesiyor.

O halde neymiş? Bilinçli bir şekilde stresi azaltmamız, sakinleşmemiz lazım. Sağlığımız için bunu yapmalıyız. Bu, her şeyi boş verin, atlayın bir vapura gezin ve dostlarınızla uzun sofraların etrafında buluşun anlamına gelmiyor. Herkesin, her birimizin, salgının yayılmaması için üzerine düşen görevleri var. Bugün İtalya’da yaşayan üç arkadaşımla konuştum. (Bir tanesi Milano’da, bebeği bu krizin ortasına doğdu.) ÜÇü de aynı şeyi söylediler, sizin şimdi olduğunuz aşamadayken bize evde oturun, çıkmayın bir yere dediklerinde dinleseydik, bu iş buralara varmazdı. Bugün İtalya’da sokakları polis tutuyor ve bakkal veya eczane dışında bir yere gidenleri evlerine geri gönderiyor. Evinizde oturun yani. Gerekmedikçe sokaklarda dolanmayın. Ellerinizi yıkayın. Bir daha yıkayın. Ve sakin kalın. Nefes alın. Nefes verin. Yoga yapın. Ekranları kapatın. Kedilerinizle oynayın. Çocuklarınızla oynayın. Sakinleşin. Sağlığımız bizden bunu istiyor. Yukarıdan talimat ve düzenleme beklemeden herkesin bireysel adımlar atacağı, insanlık namına kendi hayatının sorumluluğunu üstlenceği bir zaman bu.

Bu akşam aranızdan ayrılırken iki adet fotoğraf ekliyorum. Birincisi bu mektubuma başladığım sırada bizim Bey’in berber dükkanında çekildi. Diğeri de bizim evin önündeki parkta. Arkamdaki graffitide “zamanın efsaneleri” yazıyor. Kavafis, Garcia Lorca ve Camarón yan yana çizilmişler… Şiir okumak için de iyi bir zaman. Ben de bugün bir öğrencimin bana gönderdiği ve benim de çok sevdiğim, hatta websiteme koyduğum bir Nazım Hikmet ile bitireyim.

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesala,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öylesine ki,
mesala, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesala, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.

NAZIM HİKMET

IMG_1593

https://music.youtube.com/watch?v=LNg5KKiI9HI&list=OLAK5uy_kthl_9jY-oy1wVB78riLLEjW69NSQ1yyE

 

 

 

 

Korona Günlerinde Aşk/ Atina Günlükleri 1/İkinci Tur

11 Mart 2020

Atina

Sevgili Okurlar,

Atina’ya, size ve günlüklere geri döndüm. Neredeyse iki haftadır yazmıyorum. Bu süre zarfında İstanbul’daydım. Biliyorsunuz. İstanbul’a her gidişimde yaptığım işlerin dışında bu sefer yeni bir kursa da başladım. Dr. Robert Svoboda’nın düzenlediği Gerçeğinizi Yaşamak ve Kısıtlamaları Yakıp Kül Etmek olarak tercüme edebileceğim, 5 haftalık bir online kurs. Dünyanın her yerinden kırk dört öğrencinin katıldığı bir sanga. (sanga: manevi  bilgi -ve onu aktaran bir hoca- etrafında buluşan cemaat) Dersler Cumartesi akşamları İstanbul saatiyle 23.30da başlıyor ve iki saat sürüyor. Ben yoga dersimden önce kendi yogamı da mutlaka yapmak istediğim için sabahları genelde 5 gibi uyanmak zorundayım. Uykumdan çalacağını bile bile ilk dersin sonuna kadar oturdum. Bilgi Dr. Svoboda’dan akıyor, akıyor, internetin nadilerinden (nadi: yogada kanal/nehir) bizlere varıyor, oradan yeni kollara ayrılıp yolunu yapıyordu. 3 saatlik uykumdan uyanıp da elli kişilik Temeller sınıfımın karşısına geçtiğimde tam böyle hissettim. Dersimi çalışmama, öğrencilerim için hazırlanmama gerek yoktu. Ben sadece kendi yogamı yapmalı, yüce güçlere önümdeki engelleri kaldırması ve ulu bilgiye vasıta olarak beni seçmesi için dua etmeliydim. Gerisi geliyordu. Geldi. Bilginin etrafında benim sangam birbirine kenetlendi.

Bu kurs beş hafta sürecek ve bu beş hafta boyunca sadece Dr. Svoboda’nın derslerini dinlemekle kalmıyoruz. Ödevlerimiz var. Bağımlısı olduğumuz (onun deyimiyle bizi ele geçiren) bir maddeden bir hafta uzak kalmak (simit? kahve? domates? hâlâ seçemediğim için bu ödevimi henüz yapamadım. :), hocanın sorularını yanıtlamak, günlük yazmak, saatte bir durup, her ne yapıyorsak ara verip soluk alıp vermek gibi…. Ayrıca bir tavsiye: Bu beş haftayı, nerede olursanız olun inziva gibi yaşayın. Sağlıklı beslenin, iyi uyuyun, yoganızı aksatmayın, sizi zehirleyen iç ve dış unsurlardan uzaklaşın, Netflix’i askıya alın ve sosyal medya hesaplarınızı beş haftalığına kapatın. Nasıl da muazzam bir zamanlama! Şimdi, bu dönemde sosyal medya kapatılır mı demeyin. Tam da şimdi kapatılır. Peki ama korona? Peki ama sınıra sıkışan mülteciler? Savaş? Ateşkes? Yas? Van’daki deprem? İnanın hepsinden haberiniz oluyor. Bir adım atacağınız varsa atıyorsunuz. Hem de daha sakin, daha merkezde bir  yerden atıyorsunuz o adımı. Sosyal medya çorbasına herkes her düşüncesini ve her duygusunu -çok afedersiniz- kusuyor. Kustukça da rahatlıyor ve bu rahatlamayı bir şey yapmış olmanın rahatlamasıyla karıştırıp günlük hayata devam ediyor. Sosyal medyaya post girmek, yorum yazmak, birilerini linç, diğerlerini yüzbin kere layk etmekle insan bir şey yapmış olmuyor. Aksine Kali Yuga’nın (yogada içinde bulunduğumuz kafa karışıklığı ve felaketler çağı) karmaşasına hizmet ediyor. Yalnızlığı da gidermiyor. Yüzlerce insan layk etse de ekranın diğer yanında tek başınayız. Bu gerçek değişmiyor.

Bizim hocamızın bir sözü vardır: Ne gerekiyorsa yapınız. Ne eksik, ne fazla. Tastamam gerektiği kadar.

Korona günlerinde bu söz sık sık aklıma geliyor. Saatlerce korona virüsü hakkında yazılanları okumak ve muhtelif spekülasyonu yaymak yapılması gereken şey değil. Yapılması gereken: sık sık elleri yıkamak, öpüşmemek, sarılmamak, asansör düğmelerine dokunmamak, yüzümüze, burnumuza, gözümüze (7+2 deliğimize) elimizi değdirmemek, yemeğimizi pişirmek, suyumuzu kaynatmak, hastalıktan şüphe ediyorsak evimizden çıkmamak. Ne eksik, ne fazla. Bunların dışındaki eylemlerimiz global bir pandemic olarak yayılan paniğe katkı sağlayacaktır.

Şunu unutmayın:

Dikkatinizi neye verirseniz o büyür, güçlenir. Dikkatinizi virüse değil, bağışıklık sisteminize verin. Prana (can) ve Manas (zihin) aynı nehirde yüzen iki balık gibidir. Biri nereye gidersen öteki de onu izler. Canınızı sağlığa yöneltin.

Yine bizim hocanın sözlerinden:

Yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayırmaktır.

Korona günleri bu ayrımı yapmayı kolaylaştırır. Ruh nedir? Sankya’da Puruşa. Kalıcı olan. Ölümsüz olan. Evrensel ilkeyi içinde barındıran. Şahitlik eden. Ruh olmayan nedir? Prakriti. Değişen, evrilen, doğan ve ölen. Nefes, vücut, dünya, güneş sistemi, samayolu, para, evler, arabalar, şan, şöhret, başarı, yenilgi, korku, kaygı, sevinç ve tüm duygular, düşünceler, parlak fikirler, not so parlak fikirler, tutku, arzu, haz… Ruhu ruhtan ayırmak, kalıcıyı geçiciden, sevgiyi kuşkudan, güveni kaygıdan ayırmak, ayıklamak demektir. Yogada bahsedilen hakikat budur. Dikkatiniz hangisini büyütüyor? Ruhu mu geçici olanı mı?

Ben elimdeki kalıcı olan şeylere bakmayı seçiyorum. Ruhun tekamülüne de inanıyorum. Bu hayat burada bitecekse bir yerde, bir zamanda bir yenisi başlayacaktır. Kalıcı olanla bir sonraki turda buluşuruz elbet.

tayland kasim 2005 007Benim hayatımda neredeyse kırk senedir değişmeyen, ruhumu her daim besleyen biri var. Bugün de onun doğumgünü. Ruh kardeşim, ikiz kardeşim, yeğenimin annesi, en yakın dostum Yasemin. Hayatımdaki her şey bitse de, gitse de, sahip olduklarımın tamamını ve hatta ortak anılarımızın barındığı hafızamı bile yitirsem yanımda duracağını bildiğim bir insan. Mühim olan dostluktur. Gün dostlukları ve iyiliği hatırlama günüdür. Dikkati iyiye yönelttiğimizde iyilik büyür. Kavga değil. Yasemin benim için iyiliktir. Beraber yaptığımız pek çok şeyden hayat için anlamlı parçalar doğmuştur. Tayland’daki evimi terk etme vakti geldiğinde Yasemin’i çağırmıştım. Tek başına altında kalkamayacağım yüktü. Beraber evi topladık, kutuladık, kapattık. Bir sonraki adımı atmam doğrusuydu ama korku, kuşku, ayıp olacak, kalpler kırılacak gibi kaygılardan tek başıma çıkamıyordum. Serinkanlı Yasemin elimden tuttu, Tayland’dan beraber çıktık. Bu fotoğraf da o zamanda çekilmiş. İkizimin doğumgününü kutlamak için buraya ekliyorum. İyi ki doğdun canım benim.

Son olarak: Atina günlüklerinin on yedincisinin altına bırakılmış bir okur yorumuna yanıt vermek isterim ki bu yorum epeydir aklımı yoruyordu. (Demek ki sahiden içimde bir yere dokunmuş.) Okurum beni sorumluluklarımdan kaçmakla ve günümü güzel geçirmekten başka bir düşünceyle iştigal etmemekle suçluyordu. Sorumluluklarımdan kaçtığımı neye dayanarak söylemiş olduğunu bilmiyorum. Burada her sabah yüzde 90 bedensel engelli bir kocanın günlük bakımı  için neler yaptığımı tek tek saymamayayım. Bilenler biliyor. Şuna takılıyorum. Bir erkek yazar, romanını, kitabını, öyküsünü, bloğunu yazmak için engelli karısını evde, yardımcıya bırakıp çıksa ve bir kafede yazılarını yazsa zannetmiyorum ki kimse onu sorumluluklarından kaçmakla suçlamaz. Hele ki o erkek yazar sabahtan öğlene kadar engelli eşini tuvalete taşısa, yıkasa, giydirse, kahvaltısını hazırlasa, akşam taksiye bindirip gezmeye götürse, gece kucaklayıp yatağa taşısa hiç kimse ona öğleden sonrasını yazarak geçiriyor ve bunu başarabilmek için de evet sırtına yüklenmesi muhtemel işleri geri çeviriyor ya da başkalarına dağıtıyor diye hiç ama hiç sorumluluklarından kaçıyor diye suçlamaz, aksine alkışlar. Sayın kadın okurum bu yorumu yazarken ayrımcılık yaptığının farkında değildir, muhakkak. Buradan hatırlatmak isterim.

Gününü güzel geçirmeye çalışma meselesine gelince… Hayat günlerden oluşur. Hayatı güzel geçirmeye çalışmak, sadece keyif peşinde koşmak değildir. Benim için hayatı güzelleştiren şey dostluk ve yoga kadar edebiyattır. Hayatımı bu güzelliklere yer açacak şekilde düzenlemek bence benim insanlığa borcumdur. Bu bakımdan evet, haklısınız, günümü güzel geçirmekten başka bir şey düşünmüyorum. Güzel bir gün anlamlı edimlerle dolu bir gündür. İnsanlığın ihtiyacı olan da anlamlı edimlerle işlenmiş zamandır.

Sonunda ise yazılarımda bıkkınlık sezdiğini eklemiş. Buna bir şey diyemeyeceğim. Bazen gerçekten bıkıyorum.

Sizden değil, kendimi anlatma çabasından.

Günlükler devam edecek. Hatta kalın. Bugünlük bu kadar.

Hava nefis ve sokaklar, metrolar bomboş. Prakriti tüm cazibesiyle dansını sürdürüyor, biz de ömrümüzü yettikçe ona eşlik edeceğiz. Daha ne edelim?

 

 

 

Atina Günlükleri 15

Bugün stres diz boyu. Günlerden Çarşamba. Cuma sabahı İstanbul’daki yoga derslerimi vermek ve kitap etkinliklerimi yürütmek için İstanbul’a geliyorum. Hasta bakıcımız Bey’i tekerlekli sandalyesiden (hâlâ) kaldıramıyor. Demin küçük tuvaleti için denedik. Bir değil, iki değil, üç defa denedik. I-ıh! Olmuyor. Belki yanında ikinci bir insan olursa başarır ama ikisini kendi başlarına evde bırakmama imkan yok. Bu cümleyi yazdım ve sonra sildim ve sonra tekrar yazdım çünkü cümleye bakar mısınız: Evde bırakmamama imkan yok. Gizli özne: Ben. Gizli nesne: onlar. Yüklem: bırakamamak. Bu yüklem benim sırtıma yüklediğim bir şey. İstanbul’a giderken onları bırakıyorum gibi hissediyorum. Yani Atina’da kalmak, Bey’i tuvalete transfer etmek benim görevim ve ben görevimi yerine getirmiyorum. Benim işlevlerimi yerine getirecek birini bulmadan ben o yeri boşaltamam. Kendimi klonlamam  gerek ki gidebileyim.

Oysa gittiğim yer – yoga hocalığımı ve yazarlığını icra ettiğim yer- esas görevim. Haydi, esas demeyelim. En önemli görevim. Yıllar önce Hindistan’da kaldığım aşramın yüz yaşındaki gurusu ve sonra da bizim hocamız Sundernath bana demişlerdi ki senin bu hayattaki işin ülkendeki insanlara yoga öğretmek. Bunu farklı zamanlarda söylemişlerdi ama her iki zamanda da benim Türkiye’ye dönmeye hiç niyetim yoktu. Hindistan’daki Guruji bu öğüdü kulağıma fısıldadığında Tayland’a döneceğimden emindim. Oradaki ilk hocalarım Panço ve Beatrix’in yanında yin yoga dersleri verecektim. Yoga Evi’ne ortak olacaktım. Muhtemelen geçen haftaki günlerin birinde bahsettiğim, Nong Khai’de yabancıların yaşadığı o sokağa bir gün ben de yerleşecektim ve hatta oradaki yabancılardan birisi ile evlenecektim. (damat adayını gözüme kestirmiştim bile ama o ümitsiz vaziyette bir Tai kadına aşıktı. ) İkinci defa bu öğüdü şimdiki hocam Sundernath’dan duyduğumda da Portland’a yerleşmiştim ve oradan ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Shadow Yoga hocası olarak Portland’da kök salacaktım. Yeni birini gözüme kestirmiş, ümitsiz ilişkisini bitirmesini bekliyordum. Türkiye bitti diyordum kendi kendime. Ben artık Portland’lıyım. Bisiklet, kahveler, hoş insanlar, organik yemekler, ormanlık alanlar ve masal gibi bir ev. İnsan daha ne ister?

(Aşk meraklıları için bir parantez: Nong Khai’den Portland’a gittiğimde, Tayland’daki geleceğim için gözüme kestirdiğim İngiliz damat adayının aklı başına geldi ve beni Portland’daki evimde ziyarete geldi. Yalanım yok, bu kişiyle Portland sokaklarıdan romantik iki hafta geçirdik ve hatta ben onunla Tayland’a dönüp o eski hayali yeniden ateşlemeyi bile düşündüm.  Ama sonra o tırstı. Bu kadar ciddi bir şeye başlamaya hazır değilmiş filan falan. Hayal hiç ateşlenemeden söndü ve ben Portland’da gözüme kestirdiğim damat adayının ümitsiz ilişkisini bekleme pozisyonuma geri döndüm. Tayland’a dönen İngiliz hâlâ oralarda dolanıyormuş duyduğum kadarıyla. Bana bir iki pişmanlık mektubu yazdıktan sonra sesi kesildi. )

Uzattım. (çünkü stres altındayım) Şunu diyorum: Bir değil iki Guru tarafından bana verilmiş bir mesaj mevcut: Ülkenin insanlarına yoga öğret. Ben de bunu Gurular söyledi diye yapmıyorum. Gerçekten de kendimi en mutlu, en yuvamda, en tatminkar hissettiğim zamanlar Türkçe ders verdiğim zamanlar. Guruların bana doğruyu söylediklerini biliyorum. O yüzden esas işlevim yoga hocalığı diyorum. Sırtıma yüklediğim bu yüklem: onları bırakamamak meselesinde yanılıyorum. Onları bırakabilirim. Ancak onları bırakırsam zaten onlar bensiz bir çözüm üretebilirler. Ben orada durduğum sürece tabi ki bana yaslanacak hayat. Demek ki cümlelerimin öznesini, nesnesini, yüklemini değiştirip yeniden kurmalıyım.

Siz strese girdiğinizde ne yaparsınız? Hamur işi mi yersiniz? Sigara mı yakarsınız? Bir drink mi alırsınız? YouTube’a, instagrama mı gider eliniz? Veya çıkıp hızlı hızlı yürür müsünüz? Belki yoga yaparsınız. Ben strese girdiğimde mutlaka yalnız kalmak isterim. Huysuzlandığımda odasına kapanan bir çocuktum. Odamda tek başına, kitaplarla kendimi sakinleştirirdim. Bu hâlâ böyle. Sabahki çiş hadisesinden sonra (bu arada evde ustalar, temizlik, hasta bakıcı, kayınvalide, görümce ve açık balkon kapılarından dışarı fırlayacaklar diye krizler geçirdiğim kediler de var) ben gözlerim dolu dolu, Salman Rushdie’nin Quichotte’sini kolumun altına kıstırdığım gibi evden fırladım. Little Tree’ye gidecek vaktim yok. Bizim evden taksiyle 20 dakika sürüyor. Zaten yürümek istiyorum. On dakika yokuş yukarı yürüyüşle Ipokratus (Hipokrat) caddesindeki Kaldi Kahveye geldim. Badem sütlü kakaomu bu seferlik orta şekerli sipariş ettim. Yan masada oturan adam sarkmak istedi (ya da sadece sohbet etmek- fark etmez- ikisi için de açık değiliz) kulaklıklarımı takıp yüzümü ekrana çevirdim. Size yazıyorum. Salman yanımda sabırla beni bekliyor. Eylül Konukları da öyle. Bugün önceliği siz aldınız. Öğleden sonra Yunanca dersim var. (Pınar soruyor: Ne zaman bitecek bu Yunanca dersleri?) O zamana kadar bu kahvenin bu köşesinde oturup yazsam dünya tekrar tahammül edilecek bir yere dönüşecek, biliyorum.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Bu yazıyı Nong Khai, Tayland günlerime itafen çok sevdiğim bir eski fotoğrafla noktalıyorum. Orada bıraktığım için aklımdan hiç çıkmayan bisikletim, selesinde sokakta gezen bir eskiciden aldığım kitaplık ve yukarıdaki yazıda hiç mi hiç bahsi geçmeyen İtalyan sevgilimle sokakta karşılaştığımız bir an. Kim, neden fotoğrafımızı çekmiş bilmiyorum. Akıllı telefon öncesi yıllar. Ekim 2003.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 13

Screenshot 2020-02-24 at 7.56.09 PM
Pazartesi Sendromu

Geldik mi 13. güne!

Atina’da bu defa on yedi gün kalıyorum. Cuma günü İstanbul’a yolculuk. Dokuz günlük hummalı bir yoga dersleri, kitap etkinlikleri başlayacak. Bey Atina’daki evde kedilerle beni bekleyecek. Yeni hasta bakıcımız maalesef pek ümit vaadetmiyor. Bu kadar erken konuşmamak lazım ama Bey’in tekerlekli sandalyeden yatağa, tuvalete, arabaya geçirilmesi sadece güç değil, aynı zamanda vücut mekaniğini anlamayı da gerektiriyor. Bu hanım kızımızın kuvveti yerinde sayılır ama tekniği henüz kapamadı. Onları yalnız bırakamam. Kayınvalidem de bizde kalacak muhtemelen. Beraber biri bir ayağı çeker, diğeri ellerini yerleştirir, en azında düşüp de başını küvete çarpacak endişesi duymadan gidebilirim.

Erkeklerimizin sorumluluğu nasıl da biz kadınların sırtına biniyor. Bu, nasıl, ne zaman oluyor? Bizim Bey MS hastası diye özel bir durumumuz olduğunu düşünmüyorum. Roller değişmiş olsa, tekerlekleli sandalyedeki ben ve evin ekmek parasını kazanan o olsa ben emimin ki o benim şimdi hissettiğim sorumluluğu -haydi doğrusunu açıkça Türkçe, mertçe söyleyelim- suçluluğu duymayacak. Güvendiği kimselere beni teslim ettikten sonra yoluna gidecek. Ben de bunu yapıyorum ama içimdeki ataerkil sistem parmağını sallıyor. Bu suçluluğu hissedeceğine, onu da yanına al İstanbul’a götür diyor -ki bunu defalarca yaptık. Oysa biz bu düzene geçerken, yani benim 9 gün İstanbul’da, 20 gün Atina’da kalacağım  bir hayat programı yaparken, İstanbul’da kocasız geçireceğim  dokuz günün benim ruh sağlığım açısından önemini de konuşmuştuk. O zamanlar bir terapistimiz vardı. Evlilik terapisti. Sanırım biraz da onun sayesinde bu kararları verebilmiştik. Terapist özgürlüğümü ve huzurumu benden çalan sistemik utancı ortaya çıkartıp, kenara ayırmayı öğretmişti bana. Ancak hayallerini yaşayan bir kadın mutlu bir yuva kurabilirdi. Bunu da bizim Bey’e terapist anlattı. Erkeklerin modern dünyada, bağımsız kadınlar karşısındaki çaresizliklerini özetleyen “peki ya ben?” sendromunu da terapistimizden duyduk. Kadının muharebesi özgürlüğünü kısıtlayan utanç ve suçluluk duygusu ile olacaksa,  erkeğinki de yetersizlik kaygısıyla gelen ve yine kadının özgürlüğünü kısıtlayan “peki ya ben?” sendromuyla olacak.  Kadın erkeğin peki  ya ben sorusuna yanıt aramayacak. O iş erkeğin. Erkek de kadının suçluluk duygusunu gidermeye uğraşmayacak. O iş de kadında.

Bunlara ben postmodern feminist mücadeleler adını veriyorum. Erkeğin kadın üzerinde hiç fark etmeden, hiç bilmeden ve hiç mi hiç istemeden kurduğu baskılar bunlar. Kadın da aynı baskıyı kendi içinde kuruyor. Seni eğlendirmek, gönlünü hoş tutmak, yalnızlığını gidermek benim değil, senin işin diyemiyor. Diyemiyoruz. Bey’in İstanbul’a geldiği ilk yıllarda ona şehri beğendirmek, sevdirmek için nasıl didindiğimi hatırlıyorum. Ben çocukluğumdan beri candan bir bağla bağlı olduğum şehri görüyordum. Son on, yirmi, yirmi beş yılda şehrin geçirdiği değişimi hafızam filtreliyordu. Şehirlerimize bakarken oradaki mazimizi görürüz. Benim İstanbul’umu ancak benimle beraber Bebek’te, Hisarüstünde, Büyükada’da, Kadıköy vapurunda, İstiklal Caddesinde, Cihangir’de büyüyenler görecektir. Bunu çok geç anladım ve şehrimi beğenmiyor diye Bey’e gücendim.  Üstelik beğenmiyor değildi, benimki gibi duygusal bir bağ kuramıyordu sadece.

Nereden geldik buralara?

IMG_1502
Hafta sonu eğlenceleri. Atina sokaklarında Bey’i tek sıra, sağdan say.

Pazartesi sendromu yaşıyorum ben aslında. Hafta sonu o kadar eğlendik ki, kızlar sağolsun, o kadar gezdik, dans ettik, güldük, yedik içtik ki bugün tam bir akşamdan kalmalık halinde geçti. Sabah erkenden Gülçin’i metro istasyonuna bıraktım. O metroyla havalimanına gitti. Eve dönünde bir gati Salman Rushdie’nin Quixote’sini okudum. Niyetim on yedi günlük günlüklerim biterken kitabı ve başladığım öykü Eylül Konukları’nı bitirmekti. Ama galiba hem benim öykü, hem de Salma abinin Kişot’u İstanbul sonrasına kalıyor. Belki İstanbul günlükleri de yazarım. Ne dersiniz? Alıştık birbirimize.

24 dakikalık Kişot ghatisinden sonra yogamı yaptım. Biliyorsunuz cumartesiyi yeni ay sandım diye yoga kaldı, pazar ise sahiden yeni aymış. İki gün ayrı kalınca benim her yanım tutulmuş. Burnum da tıkalı. Üşüdük tabii sokaklarda günlerce. Burada hava çok soğuktu hafta sonu. Yoga çok güzeldi. Bitince hiç kalkasım yoktu ama kapı çaldı. Saat dokuz olmuş. Hasta bakıcımız ve Bey’i kaldırma vakti, kahvaltı ve öğrencilere yazılacak emailler, Cuma başlayacak derslerin kayıtları, derken bir kaç saat uçtu geçti. Yunanca dersi, erken akşam yemeği derken Pazartesi hayatımda bir kaç saat daha yuttu. Yemekten sonra bir ağırlık çöktü. Dün gece sadece beş saat uyumuştum. Havuç’un yanına iki dakika kıvrılayım dedim. Havuç içini geçire geçire uyuyordu. Ondan bana bulaştı herhalde. Çalışma odamın iki kişilik kanepesinde karanlık, derin bir uyku kuyusuna düştüm. Kim bilir ne zaman gözlerimi açtığımda nerede ve neden uyandığımı bilmiyordum. (İstanbul’da mıyım? Hangi sınıfın dersini vereceğim şimdi? diye düşündüm.) Bizim Bey de salonda benimkine benzer bir uyku komasına girmiş. Mili Gülçin’in yatağında, geri gelir diye bekliyor. Bir saat uyumuşuz.

Zar zor kalktım. Bir çıkmam gerek. Evde kalırsam bu blog çıkmaz. Öyküye hiç bakılmaz. Yürümeliyim. Temiz hava. Akşam vakti. Kaldi Kafe’ye geldim. Mahallede sayılır. Loş bir ortam. Kakao sipariş ettim. Hamur işlerine şöyle bir baktım ama dünkü kahvaltıdan sorna kırk günlük hamur işi arası veriyorum. Yoksa artık mayurasana’da filan kollarım vücudumun ağırlığını taşımayacak. 40 gün hamursuz.

Atina’ya akşam çöktü. Sizin orada gece olmuştur.

Huzurlarınızdan ayrılıyorum. Biraz da öyküme bakayım.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Mili Havuç Uyku
Uyku kuyusuna düşenler

 

 

 

 

Atina Günlükleri 12

Sevgili Günlük okurları,

Ayurveda doktoru Robert Svaboda’nın bir sözü vardır: Haftanın bir gününü ters rutine ayırınız. Her gün ne yapıyorsanız o gün aksini yapın. Her sabah yedide kalkıp yogaya duruyorsanız o gün saat ona kadar yatakta kalın. Kahve içiyorsanız yerine bitki çayı için gibi gibi. Ben rutinlerin insanı olarak bu anti rutin deneyine henüz girişemedim. Bir gün yogamı yapmamak bile moralimi bozarken, kahvesiz bir sabah nasıl olabilir… Ama ne demişler: Yeni bir şeyin doğması için eski bir şeyin ölmesi gerekir. Her ölüm beraberinde yas getirir. Hem yas tutmayayım, hem de hayatımda bir şeyler değişsin, dönüşsün, eskisinden daha mutlu, daha sağlıklı, huzurlu, tatminkar bir insan olayım olmuyor işte. Dönüşmekse arzumuz o zaman bir parçamızı öldürmemiz gerek. Ardından da yas tutulur. Yeni bir aşk bile eski düzenin ölümünü gerektirdiğinden hüzünlü bir tarafı vardır. Taze aşık neden bir türlü mutlu olamıyorum diye kendine eziyet etmemelidir.

Hayatta yeni ilişkilere yer açmak için bazen eskileri öldürmek gerekiyor. İşte bu bana çok zor geliyor. Eski dostlukların bazıları biz öldürmeden, zaten yaşları gereği ölüyorlar. Ben bunu bir türlü kabullenemiyorum. Artık çok seyrek görüştüğüm ama eskiden canım ciğerim olan bir dostla buluşmuşsam muhakkak o eski bağı yakalamak istiyorum. Yakalayamazsak -ki o bağ çoktan tarihe (toprağa) karışmış olduğu için yakalayamıyoruz- o eski dostun değiştiğine, bana soğuk davranadığına, veya muhtemelen bana bir sebepten kızgın olduğuna karar veriyorum. Bir türlü o eski bağın artık toprağa karıştığına, yeni bri şeylere başlayamayacaksak o dotlukla inat etmemek gerektiğine inanmıyorum. İlk gençliğimde de böyle muhafazakar bir tararfım vardı. Herks yeni bir şeye başlardı, ben o şeyin karşısında dururdum. Sonra bir başladım mı herkesten çok ben tutulurdum o yeni şeye.

Aynı insanla yeniden başlasak bile o eski bağı kuramayız. O öldü. Yenisini kurabiliriz. Bunu dostluklarda anlamak zor belki. Eski sevgililerle daha kolay. Diyelim ki yıllar önce beraberdiniz ve sonra ayrıldınız, araya evlilikler, çocuklar, yaşanmışlıklar, kayıplar girdi ve yıllar sonra yeniden karşılaştınız, aşk alevlendi. Yirmi sene önceki aşkı yeniden alevlemek yerine, yenisini yaşarsınız. Yeni kimliğinizle birbirinizi tanırsınız. Dostluklar da böyle olmalı, ayrı düşmüş dostların yolları yeniden buluşursa sıfırdan kurulmalı o bağ. Benim aklım hep eskilere gidiyor. Yeniden bağ kurabilmek için eskiye değil, yeniyi bakmak lazım oysa ki.

Bunlar nereden aklıma geldi? Bugün yine dostlarla geçti. Portland’dan Meg, İstanbul’dan Beste, Burcu ve Gülçin bize geldiler. Uzun uzun bir Türk kahvaltısı ettik. Bey ile Gülçin Amerikavari bir dokunuşla kahvaltı kokteyli de hazırladılar. Sabahın erken saatlerinden itibaren evde hummalı bir çalışma vardı. Son yıllar içinde uzun soluklu yoga öğrencilerim, diğer Shadow Yoga hocaları, yazarlık atölyesinden arkadaşlarım vaktimi en çok geçirdiğim insanlar oldular. Yasemin gibi, Evren gibi çok eski dostlarla düzenli görüşüyoruz, onlarla bağ durmadan yenileniyor ama eski Cihangir arkadaşlarım, ünviersite ve lise arkadaşlarım benden uzaklaştı. Aileler kuruldu. Yeni çevreler edinildi. Ben de onlardan uzaklaştım. Bir yanım onları çok özlüyor. Bir yanım özlediğimin gençliğim olduğunu kulağıma fısıldıyor. Bir yandan da onlar hep görüşüyorlar, bir tek ben uzaklaştım sanıyorum ve sonra tek tek konuşunca herkesin yeni sulara yelken açtığını da anlıyorum. Öte yandan çok eski dostlarla akrabalık ilişkisine benzer bir şey de kuruluyor. Evet görüşmüyoruz, evet beni gündelik dertlerimi yeni arkadaşlarım daha iyi biliyor belki ama eskilerin de zor zamanlarda orada olacağını biliyor insan. İçin için hissediyor.

Yeni bir şeyin doğması için bir şeylerin ölmesi gerek mottosunu zaman için de kullanıyorum. Eğer öykü yazmak için zaman istiyorsam, o zamanı kullandığım bir diğer şey (uyku, sosyallik, sosyal medya, email yazışmaları) ölmese bile uykuya yatırılmalı. Bir zaman dilimi sadece o öyküye adanmalı. Veya yoga için aynı şeyi söyleyebiliriz. Ve hatta dostluklar için de… Bir dosta ayrılan zamanda diğer şeyler uyumalı. Zamanı bu şekilde kompartmanlara ayırmanın çok faydasını görüyorum ben. Tatminkar yaşamlar için zamanın parmaklarımızın arasından akıp gittiği hissine karşı bir takım önlemler almamız gerekiyor. O yine akıp gidecek tabii ama aktığı yerde biriken kumdan kule bizi mutlu edecek…

İşte böyle şeyler…

Bu pazar akşamı İstanbullu misafirlerimizi Tai yemeği yemeğe Blue Bamboo’ya götürüyoruz. Müsadenizle kalkıyorum.

Yarın görüşmek üzere…

İyi haftalar!

Defne.