Annemin Yaş Günü

 

Scan 14
Annemle ikimiz bir yaz günü

 

Bugün annemin yaş günü.

1 Mayıs.

Bu ikisi çocuk kafama beraber işlemiştir. 1 Mayıs “İşçi ve Emekçinin Bayramı” ile annemin yaş günü. Şairin* dediği gibi çocukluk gökyüzü gibi bir şey olduğundan ve hiç bir yere gitmediğinden, ben çocukken kafamda birbirine bağlanmış hatlar, devreler, birbirinden alakasız da olsa bugünkü iç dünyamı belirleten unsurlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Annem 1 Mayıs’ta doğduğu için daima gurur duymuştur. Onu hiç bir bayramda 1 Mayıs’taki kadar heyecanlı gördüğümü zannetmiyorum. 1 Mayıs bebeği olarak nerede kalabalık bir grubu adalet, eşitlik ya da başka erdemler için yürürken görse yerinde duramaz, çocuk gibi heyecanlanır ve sonunda kendini kalabalığın içine atar. Annem kalabalıkları sever. Çok sever. Kapalıçarşı’nın kalabalığını da sever, Nişantaşı’nın da. Film Festivali zamanı İstiklal’e doyamaz. Sokakları eve tercih eder, insanları tek başınalığa. İnandığı davaları gider Adalet Sarayı’nda izler. Haksızlık karşısında eli kolu bağlı durulmayacağına inanır.

1977 yılındaki kanlı 1 Mayıs’ta da Taksim Meydanı’ndadır. Ben üç yaşında. Evde. Bana bakan büyük halam ve nenemin dehşetini kemiklerimde duyarım ama nedenini bilmem. Annemle ilgili çok çok çok korkunç bir şey olduğunu sezerim sadece. Soramam. Alacağım cevaptan korkarak. Sonra kapı çalar, annem gelir. Yanakları al al, teni serin, bahar kokulu ve korku dolu. Büyükler onu azarlarken ben kucağına tırmanırım.

“Senin artık bir çocuğun var, senin artık sorumlulukların var.”

Büyükler gider. Biz 1 Mayıs marşları dinleriz evde. Beraber söyleriz. 1 Mayıs 1 Mayıs İşçinin Emekçinin bayramı. Ben el çırparım ve bir de annemin ve annemin bayramı. Kırmızı bir teybim var. Karşıki apartmanda oturan babaanneme giderken teybimi sapından sallaya sallaya yürürüm. Teypten yükselen marş babaannemin yüreğini ağzına getirir. Üç sene geçmiştir aradan. Marşlar sokaklarda çalınmaz. Evlerde bile çalınmaz ama biz annemle çalarız. Ruhi Su’yu, Aldırma Gönül’ü, 1 Mayıs’ı.

Annem sonraki senelerde 1 Mayıs kutlamalarına ne zaman izin verildiyse meydanlara koştu. Ne 77’de ölümden kıl payı kurtuluşu, ne de büyüklerin azarları onu durdurabildi. Haksızlıklara karşı omuz omuza yürümek onun için en güzel doğumgünü kutlamasıydı. Bilirdim.

Annem cesurdur. İnatçıdır. Gönül koyduğu bir şeyin ucunu bırakmaz. Tutkuludur. Çalışkandır. Sevecendir. Tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Geçenlerde, Mavi Orman’ın yeni baskısını kutlarken, “sen bana Mavi Orman’da haksızlık ettin”, dedi. Bunu duyunca ateş kulaklarıma çıktı. Sonra dedi ki,

“Çeşme Altınyunus’taki tatili anlattığın bir bölümde annem gece beni babama bırakıp diskoya gitmişti, yazmışsın. Ben aşağıda, Şeyda ve Cem ile oturuyordum oysa ki!”

Bunu duyunca güldüm. Aslında anneme sarılmam lazımdı. O kadar saf, o kadar tatlı bir itirazdı ki bu! Ben çocuk aklımla onun diskoya gittiğine emindim. Disko -herhalde Türk filmlerinin etkisinden olacak- benim dört yaşındaki aklımın içinde bir annenin çocuğunu bırakıp gidebileceği ennnn berbat yerdi. Onu Ahu Tuğba gibi, ışıklı dev bir disko topunun altında dans ederken hayal ediyordum. Sonra da kriz geçirerek ağlıyordum. Babam ne yapacağını şaşırmıştı.

Annem diskoda değilmiş o gece. Odanın hemen aşağısında, belki havuz kenarında arkadaşlarıyla oturuyormuş. Önce kamuoyu önünde bu yanlışımı düzelteyim. Kayda geçsin. Mavi Orman’ın o bölümünü okuyanlar, bir de bu gözle yeniden okusunlar.

Ama annem haklıydı. Mavi Orman’da ben ona haksızlık etmiştim. Disko meselesinden dolayı değil. Beni ben yapan her şeyi ondan aldığımı söylemediğim için. Üzerimdeki emeğini yeterince, belki de hiç, vurgulamadığım için. Oysa ben tutkuyu, cesareti, çalışkanlığı, inadı, insanlık sevgisini hep ondan öğrendim. Onu seyrederek, ona hayranlık duyarak.

Annem bana çok iyi analık etti. Hiç abartmıyorum. Beni Basri sandviçleriyle besledi, lise son sınıfa kadar her sabah çantama soyulmuş, doğranmış üç elma koydu. Üç tane ki arkadaşlarımla paylaşayım. Cumartesileri AKM’de çocuk tiyatrolarına, Sander kitapevine götürdü, Yıldız Parkı’nda gezdirdi, Büyükada’nın arka tarafındaki tepelerdeki çalıların arasında kocayemiş toplamayı öğretti, benimle bisiklete bindi, benimle yüzdü, sıcak yaz öğleden sonraları yanıma uzanıp benimle beraber kitap okudu.

Bunları yaparken asla kendini bir sadece bir anne’ye indirgemedi. Bana daima bir kadın olarak, bağımsız bir hayatı olduğunu ve o hayatta mutluluk bulduğunu hissettirdi. Ve bunu öyle doğal, öyle ustaca yaptı ki ben kıskançlık ya da eksiklik duyacağıma o bağımsız kadına hayran oldum ve bir gün onun gibi özgür ve mutlu bir kadın olma hayalleriyle büyüdüm. Bu, annemim bana verdiği en kıymetli hediyedir.

Mavi Orman ve diğer kitaplar yazıldıysa, siz okura ulaştıysa, bu satırlar yüreklerde yankı buluyorsa bilin ki bu annem sayesindedir.

Umarım geç kalmış teşekkürümü buradan kabul edersin anne.

(Edersin biliyorum çünkü bağışlamanın dünyanın en kolay ve ruhu en hafifleten şeyi olduğunu da sen öğrettin. Kırk yıllık hırçınlık krizlerim sırasında antika aynandan, hasır sandalyeye ve güzel kalbine kadar kırdığım her şeyi bağışlayarak sen öğrettin bana.)

İyi ki doğdun!

Kızın,

Defnoş.

*Şair Edip Cansever’dir ve Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup adlı şiirinde şöyle der:

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk

Hiç bir yere gitmiyor.

(ki Türkçe yazan, yazmayı düşünen, isteyen, bir türlü yazamayan herkesin bu şiiri okumasını öğütlerim)

 

 

 

 

 

Mavi Orman Yeniden

İlk gözağrım Mavi Orman Doğan Novus etiketiyle yeniden basıldı. Bugüne kadar bana pek çok kıymeti öğrenciyi, okuru, dostu kazandırmış olan bu ilk kitabımla yeniden buluşacağımız için mutluyum. Sizlere Giriş bölümünü okumak istiyorum. Yazıyla ilişkimi değiştiren, okurla beni tanıştıran bu ilk adımı atarken duyduğum kuşkuların yatıştığını ve içsel huzursuzluğun dindiğini zannetmeyin. Yazmak meğerse böyle bir işmiş. 

 

Büyüklüğüme Mektuplar

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak onun beni de görmesini isterdi. Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adımını atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı öylece dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamım- da izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyamak atmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. İşte o zaman gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masamdaki tükenmez kalemle çiziktirilmiş saman kâğıtların kayardı.

Zaruri ziyaretini noktalamak için fırsattı anneme seslenmesi belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer, yazar olacak bu senin kızın!” ya da; “Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere… Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”

Canım sıkılırdı bu yorumlara. Hem de pek fena. Sinir olur- dum! Yazmadan duramıyordum ve bütün oyunlar evetokulculu- ğa dönüşüyordu en nihayetinde ama büyüyünce ne yazar ne de öğretmenolmakistiyordum.Bunlarzatenbildiğimişlerdi.Bilmediğim sulara yelken açacaktım ben büyüyünce. Mesela astronotolacaktım. Olmadı uzaybilim ile ilgili bir iş. O da(matematik gerektiğinden) olmazsa, oyunculuk vardı istikbalimde.Yazarlık ve hocalık değil ama!

Şimdi hayatıma bakıyorum da, annemin odamda kıvranan ahbaplarına tek tek selam göndermekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimi içimle harmanlayıp kâğıda dökmek… Bildiğimi içimle harmanlayıp öğretmek…

Kendimi doğru yerde, eksiksiz, tastamam hissettiğim iki eylem, iki evim!

Bütün direncime rağmen ikisi de her yaşımda benimle birlikte geldi. Tatmin bulamadığım işler peşinde koşarken onlar bir köşede sıralarını bekledi.Şimdi hayatımın üçköşesinin ikisini onlar tutuyor. Yazmak ve öğretmek… Üçüncü köşe ise yoga. Üçgenin üçköşesibirbirlerinitamamlayarakkendimi, diğerini, insanı, varoluşu, kâinatı, Yaradan’ı keşfetmeye doğru götürüyor beni.

Zen Budistlerin inancına göre, gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Hayallerimi gerçekleştirecek tek bir insan vardı. Ne annem, ne babam… Büyüklüğüm benim tek kahramanımdı. Ona kendimi anlatmakla başladım işe. Yazmayı öğrendiğim gün annemin hediye ettiği hatıra defteri kısa zamanda bir kendimi deşme-ve belki de yaratma- arenasına dönüştü.

İşte ta o zamanlardan beri yazmak beni içime çevirir durur. Yazılarımı büyüklüğümden başkası okusun diye yazmadım hiç.

Yazamadım.Sayfa sayfa hikâyeler, romanlar yazarken dışarı açılmayı değil, kendime kaçmayı amaçlıyordum. Ve hep devam etti yazı. Defterlerim yanımda gezdi memleket memleket, mahalle mahalle, ev ev. Kafelerde, restoranlarda, çay bahçelerinde hep çantalarımda dolaştı.

Şimdi kendimi ifşa etmek utandırıyor beni. Sonra kendimden utandığım için utanıyorum. Sonra da kendimden utandığım için utandığıma utanıyorum. Böyle gidiyor işte utanç… Halka halka. Bu yüzden ilkgünden beri kilitli günlükleri çekmecelerin gizli bölme- lerinde sakladım. Gizli saklı bir şey yaptığımdanda değil. Binlerce sayfanın arasına sakladığım esas benliğimidi.Kimseler bilmesin istedim içeride olup biteni. Bu yüzden en yakınıma bile açamadım günlüklerinkilidiniyıllarca.Bir maskenin ardında gizledim yüzümü.

Bu yazılar hayatımda yeni bir adım. Kilitli günlüklerimi açıyorum.

Aklımda bin bir soru…

Kendini kendine anlatmak bile zor işken, bir diğerine anlat- mak nasıl olur? Süzerek, oynayarak değil, soyunarak anlatmak. Kilidini kırıp günlüğünü uzatmak, “Al oku” demek bir dosta nasıl olur? Peki, kişinin kendini tanımadığı insanlara açması, onla- rın önünde ağır ağır soyunması neleri getirir beraberinde? Düşüncesiyle bile yanaklarıma al basıyor.

İşte bu yüzden, al bastığı için yani, günlüklerimi size yüksek sesle okuyacağım. İçimi dışarı çevirmek, çevirirken dışarı dökü- lenleri, öfkeleri, üzüntüleri, sıkıntıları, al bastıran utanmaları, si- nirli kahkahaları, sonu gelmez gözyaşlarını toparlayıp bağrıma basmak nereye götürecek beni?

Merakım kabarıyor. O yüzden yazıyorum.

 

MaviOrman_o

Geleneksel Hint yoga eğitiminin üç temel direği Guru, Şastra ve Sadhu Sangha. (Aynı üçlü, temel Budizm’de Buda, Dharma ve Sangha olarak geçer) Guru, usta ya da hocadır. Öğrenciyi kendi kendisi ileyüzleştirmenin inceliklerini bilen, onuelinden tutup en derinine giden yola sokan, kendisi de bu yolda yürümüş ve hayatın değişkenliği karşında sağlam durmayı başarmış bir üstat; Guru.

İkinci temel direk Şastra, yani yazılı metinler. Hem tarihi ya-zıtlar hem de günümüzde yazılmış kitaplar eğitimin şüphesiz önemli parçaları.

Üçüncü temel direk Sadhu Sangha ise öğrencinin birlikte bü- yüdüğü diğer öğrenciler cemaatini anlatır. Sadhu’nun kelimeanlamı “kutsalkişi”dir. Sadhusangha’yı bir tekkenin dervişleri gibi dedüşünebilirsiniz. Sadhusangha aynı yola başkoymuş ve genelde aynı hocanın öğrencisi olan veya aynı öğretiyi benimsemiş (ama seviyeleri farklı) insanlardan oluşur.Yoga eğitimi sürerken sadhu sangha ile çevrelenmiş olmak, iyi bir hocaya sahip olmak kadar önemlidir.

Ortak paydası yoga olan dost cemaati yani sadhu sangha karşısında kendini anlatmak derviş yolunun olduğu gibi yoga yolunun bir parçası. Sadhusangha karşısında soyunan öğrenci, her bir dostun gönül gözünden kendini bir kez daha görme şansını elde eder.Her bir dost gözü bir katman daha derinine çeker kişiyi. Oradan yukarı utançla, öfkeyle, gözyaşı ve bazen kahkahayla çıkar belki, ama nasıl çıkarsa çıksın, dost gözünün gücü yargıyı un ufak etmeye yeter.

Günlüklerimi benimle okuyan tüm dostlar bu yolda benimle yürüyen sadhu sanga’nın ta kendisi. Tanışmasak da yolumuzbir.

Dost cemaate konuşmak keşiflerin en derinine götürebilir bizi. Ben de bu yüzden kırıyorum günlüklerimin kilitli kapısını. Büyüdüm büyümesine de, gelecekteki bana yazmaktan vazgeçmedim. Hayallerimdeki okur, hâlâ büyüklüğüm. Geçmişten şimdiki bana yazan çocuğa gelince… Ona sözüm var. Hayallerini gerçekleştireceğim. İşte o yolda yürürken tecrübe ettiklerim, öğrendiklerim, öfkelerim, kafamda fink atan fikirlerim, sonu gelmez yolculuklarım, aşklarım ve bütün merakım ile yogalı günlerim…

Dilim sürçer ise şimdiden affola!

MENSTRÜASYON_1. Bölüm

Yoga, kadınlar, adet dönemi ve dahası… Meslekdaşım, sınıf arkadaşım, Shadow Yoga öğretmeni Radhasri’nin yazdığı bu makaleyi paylaşmak istedim.

YAZAR: Radhasri (Rhonda Fogel)

İngilizce orijinalinden Türkçeye çeviren: Biray Anıl Birer

Mens 1
Seafolly swimwear. Photo : Pinterest

Ergenlik yıllarımda televizyonda izlediğim bir tampon reklamı bende kalıcı etki bırakmıştı. Beyaz bikini giymiş, karnı dümdüz bir süper model uzun sarı saçlarını savurarak beyaz bir atın üstünde dört nala koşuyordu. Kendi kendime “Bu kadın hangi gezegende yaşıyor?” diye sormuş ve yaptığı şeyin riskli olup olmadığını düşünmüştüm. Tampon tamamen içine girip ipi elinden düşürene kadar kaç tur atması gerekiyordu? En sonunda kendimi suçlamaya başladım. Sorunum neydi benim? Neden kanamam varken ata binesim gelmiyordu?

Her ay aynada gördüğüm resim, olmam gerektiği söylenen çılgın ve özgür savaşçı tanrıçadan epey uzak. Gördüğüm şey, daha ziyade, bol eşofman ve penyeyle daha rahat eden yağlı saçlı, şişkin ve soluk bir resim. Kendimi nasıl hissediyorum? Tek istediğim şey biraz kestirmek. Sıcak bir plajda neredeyse çıplak bir halde piyasa yapmak aklımdaki son şey oluyor genelde.

Kanama zamanlarında enerjinin düşmesi ve içedönük hissetmenin kötü ve zayıf bir şey olduğuna ve bütün bunlara izin verilmemesi gerektiğine dair bütün kadınları ne zaman, neden ve nasıl ikna ettik?

Bu ‘aylık lanet’ insanlığın var oluşunu sürdürüyor. Ona daha fazla saygı duymamız ve onu daha ciddiye almamız gerekmiyor mu?

mens 2
Foto: interest

İlk âdetim epey erken bir yaşta, 12 yaşımda başladı. Annem beni hiç uyarmadan, kadınlığa giriş töreni olarak, yüzüme sert bir tokat attı. Yaşadığım şok ve gözyaşlarım dinince, bana bu dinî batıl inancı açıkladılar: Adet gören kızın kan dolaşımı hayatı boyunca düzgün olsun diye tokatlanırmış. İnanın bana, tokat atmak yerine, bu aylık hadiseye nasıl saygı duyacağım ve sistemimi nasıl yenileyeceğim konusunda biraz yol gösterseler çok daha iyi olurdu. Tokat işe yaramadı. Erkenden tükendim ve 30’larıma gelene kadar sorunumu anlamadım.

Lisede beden eğitimi derslerini sık sık asardım; gerçi beden eğitimi dersini fazla sevmediğim için her zaman olabilirdi bu. Adet dönemimi bahane olarak kullanırdım ama beden eğitimi öğretmeni bir hafta önce de aynı cümleyi kullandığımı hatırlayınca nihayet yakalandım. Adet gördüğümde hiç dışarı çıkmak, aktif veya sosyal olmak istemiyordum ama elbette zorundaydım. 17 yaşıma geldiğimde bu bana bir lanet, mücadele edilmesi ve olabildiğince uzak durulması gereken bir şey olarak görünüyordu. Sadece unutmaya uğraş, çalışarak üstesinden gel, egzersizle atlat ve bir şey yokmuş gibi devam et.  Adetinin seni aşağı çekmesine izin verme, dışarıya çıkıp normal olabilmek için bastır onu. Hiçbir şeyin değişmesine gerek yok.

24 yaşıma gelip de vejetaryen olmaya heveslendiğimde, düşük tansiyon ve baş dönmesi krizleri normal şeyler haline gelmişti. Bunlarla yaşamayı öğrendim ve bunu ‘benim bir parçam’ olarak gördüm. Doktorum kansızlık sınırında olduğum için beni doğum kontrol hapını ve et yemeyi bırakmamam konusunda uyardı. Ama yine de bunları yaptım. Dört yıl sonra bunun bedelini ödüyordum. Adet dönemimde her şey çok daha kötü bir hale geliyordu. Ne kadar demir hapı ve B12 takviyesi alırsam alayım, bir biftek veya bir parça ciğerin yerini tutmuyordu. Yoga eğitmenlerimin yanında Ayurvedik hekimim de bana et yemem gerektiğini ve bedenimin bunu bildiğini söylüyordu.

Tüm yoga eğitmenlerim kadındı ve yıllar boyunca hiçbiri adet döngüm sırasında baş aşağı hareketleri yapmamam için beni uyarmadı. Derslere girmeme izin veriliyordu ve uygulamada herhangi bir değişiklik yapılmıyordu. Dinlenmek için bir ya da iki dersi kaçırmışımdır ama tamponların yardımıyla her hareketi yapıyordum.

Şimdiki yoga öğretmenim adet dönemimde bedenimde olup biten her şeyi hissetmem için bana izin verdiğinde ve bunu kabul etmenin ne kadar önemli olduğunu bana öğrettiğinde 33 yaşındaydım. Bu eğitmenle birlikte çalışmak için okyanusun öteki tarafına geçmiştim ve daha ilk seansta 3-4 günlük kanamam olduğu için derse katılmama izin verilmemişti. Bir kenarda oturup onları izlemek zorundaydım.

Bu ADAMDAN kadın olmak hakkında o kadar çok şey öğrendim ki!

Harcayacak çok az enerjimin olduğu bir dönemde kendimi zorlamak durumunda kalmamak beni o kadar rahatlatmıştı ki… Fiziksel olarak uygulamak zorunda kalmadan dersleri izleyerek ve bütün bilgiyi yalayıp yutarak da çok şey öğrendim. Başkalarının hareket etmesini gözlemledim; eve döndüğümde derse katılan diğer öğrenciler kadar öğrenmiştim. Yorgunluktan tükenmemiştim ve hayatta kalma mücadelesi vermek yerine dinlenme halinde çok daha fazla bilgi edinebilmiştim. Aylık adet dönemimi bir lanet olarak reddetmek yerine onun işaretlerine saygı göstermek ve aldığım bu molayı kendine bir hediye olarak kabul etmek öğretiliyordu bana. Üç gün boyunca yogayı uygulamamak ve rutini akıntıya göre birkaç gün önceden ve birkaç gün sonradan değiştirmek oldukça yerine hissettirdi. O zamandan beri beni besleyen yeni bir öz bakım ritmini doğal olarak tutturdum.

 

 

mens 3
Sanatçı: Cendrine Rovini. Foto : Pinterest

Çoğu zaman kadınlar bir şeyleri kaçırdıklarına inanmak, ‘yapmadıkları’ sürece ‘anlayamayacaklarını’ düşünmek gibi bir hataya düşüyor. Konu yoga ve anlamak olduğunda daha azı daha çok demektir, özellikle de kanama halindeyken. Bilgi farklı şekillerde, farklı kaynaklardan gelir. Fiziksel olarak eyleme geçmek için ayrı bir zaman; kavramak ve hazmetmek için de ayrı bir zaman olacaktır. Genişleme ve kasılma, soluk alma ve verme, ayın yaklaşması ve uzaklaşması döngüleri vardır. Sadece genişlemeden ibaret bir yaşamı sürdürmek doğal değildir ve bu en nihayetinde gelecekteki bir kırılma noktasında çok daha büyük bir kasılmaya yol açacaktır. Bununla aylık olarak ilgilenmek ve riski azaltmak daha iyi olacaktır. Doğa sizin sınırlı programınızdan çok daha büyük bir plana sahiptir, bu nedenle onunkine ayak uydurmak en iyisi olacaktır.

354 kan kaybı döngüsünden sonra, 41 yaşındayken bir Çin tıbbı doktoru için çalışmaya başladım ve kan seviyelerimi, kas dokularımı ve genel olarak canlılığımı değiştiren bitkisel bir formülü keşfettim. Keşke Si Wu Tang ile kadınlığımın çok daha erken bir safhasında tanışsaydım. Sanırım bana hayatta sert bir tokattan çok daha büyük bir faydası olabilirdi. Her aylık kanamanın ardından kaybedilen kanı tazelemek ve sistemi takviye etmek o kadar önemli ki. Bunları yapmak kadınların çektiği acıları rahatlatmaya yardımcı olabiliyor. Gıda saflığında formüle edilmiş bitki özlü bir ilacı bile kullanmadan önce nitelikli bir doktorun tavsiyesini almak daha uygun olacaktır.

mens 4
Ay 2007 Mexico. Foto : Radhasri

Kadınlar bu sakınılmaz ve kaçınılmaz aylık dönem hakkında düzgün şekilde eğitilmiyor ve bu konuda herhangi bir rehberlik almıyorlar. Kadının bu döngüyle nasıl başa çıktığı, kendine nasıl baktığı ve kendini nasıl tazelediği hayat ışığını ve tüm yaşamını etkileyebilir!

Kocam ‘yakında kanama başlayacak’ sinyallerinin yanında ruh halimdeki değişim işaretlerini de anlıyor ve tanıyor. Hatta bazılarını benimle birlikte yaşıyor. Yorgun düşüyor ve normalden daha uzun süre uyuyor veya bacakları ona daha ağır geliyor. Çadıra benimle birlikte girecek diye onunla dalga geçiyorum, o da homurdanıyor ama benimle aynı fikirde. Erkeklerin de ritimleri ve döngüleri var.

HEPİMİZ ay döngüsünden etkileniyoruz. Bunun inkar etmek evrenin tasarımına ters düşer ve kendi doğamızın reddidir. Ne yazık ki, yapay elektrikli ışıkların hayatımıza girmesiyle birlikte bu ay döngüleri ile bağlantı kurmak epey zor hale geldi. Bizi çevreleyen beton duvarlar arasında gökyüzü manzaramız büyük ölçüde daraldı. Gündüz ve gece ile dolunay ve yeni ay arasındaki fark daha az fark edilebilir oldu.

mens 5
Foto : Radhasri

Söylemem gereken tek şey çadıra gideceğim oluyor; kocam da bu işin nasıl ilerleyeceğini biliyor. Gelecek haftanın ‘kadın tatilinin’ hazırlığı temizlik ve toparlama ile başlıyor, ev ve erzak alışverişleri yapılıyor, belki önceden biraz yemek de pişiriliyor. Kanamamın ilk üç gününde hiçbir şey yapmamak üzere en iyi şekilde hazırlık yapıyorum. Pratik yok, ev işi yok, mutlaka gerekmedikçe dışarı çıkmak yok. Benim kraliçe rolünü kaptığım aylık bir kentsel inziva.

Elbette bu her zaman mümkün olmuyor. Hayat üzerimize kendi istediklerini boca ediyor. Acil durumlar, cenazeler, toplantılar, düğünler, binilecek uçaklar, öğretilecek atölyeler ve yıllar boyunca pek çok şey girdi araya. Tüm olayları kontrol edemeyiz. Ama gerekli önlemleri alabiliriz ve seçim şansı olduğunda bilgece karar verebiliriz.

Yani mücadele edip üstesinden gelmeniz gerektiğine inanıp o bikiniyi giymek ve o ata binmek yerine, doğanın çağrısını dinlediğinizde ne olacağına bakın ve yatağınıza uzanın. Pişman olmayacağınıza eminim.

Yazarı takip etmek isterseniz: https://www.instagram.com/hathayogashalamontreal/

Yazının orjinali için:

View story at Medium.com

 

View story at Medium.com

 

Aidiyet, Boşluk, Mart, Yeni Yaş

IMG_5189Mart seferi de bitti. Biraz önce Atina’daki evime vardım. Kedilerime, kocama ve çalışma masama kavuştum.

Mart seferi de ne demek derseniz, açıklayayım: Ben eş durumunda Atina’da yaşıyorum. Ama hali hazırda devam eden yoga kurslarım için her ay İstanbul’a gidip, orada dokuz gün kalıyorum. Bu dokuz gün içinde üç ayrı seviyeden oluşan sınıflarım ile özel ders alan öğrencilerime sayısını bilmediğim kadar çok ders veriyorum. Bu düzen Ekim ayı ile Haziran arasında bu şekilde sürüyor.

Bu defaki İstanbul, her zamankinden farklı idi. O da dersler haftasının doğumgünüme denk gelmesinden. Ne kutladık, ne kutladık yaş günümü! Öğrencilerim ve annemin hazırladığı glutensiz pastalar üzerine dikilmiş mumları üfledim durdum, günler, geceler boyunca. Öğrencilerim benim için bir film hazırlamışlar. Her biri benim, onların iç dünyasında çağrıştırdığım kelimeyi kameraya söylüyor. Bu filmcik, akşam grubunun Salı dersi önceside sürpriz bir tören ile bana takdim edildi. Göz yaşlarımı tutamadım. Hayatımda bana hiç böylesine içten bir hediye almamıştım sanırım.

Son gün (Cumartesi) yeni ay olduğu için sabah grubuyla yogasana çalışması yapmadık. Onun yerine iki saat boyunca yoganın temek kavramları ve ilkelerinden konuştuk. Bazen bize (bana ve öğrencilerime) son derece doğal gelen şeylerin, mesela cumartesi sabahı 7:30’da yoga dersine gelip, kahvesiz, krakersiz, yerde bağdaş kurarak yoga felsefesi dinlemenin aslında ne denli sıradışı bir durum olduğunu hatırlıyorum. Ve öğrencilerim açısından ne kadar talihli olduğumu bir kez daha fark ediyorum. Bazıları akşam dokuzda benimle yaptıkları dersi bitirip, Gayrettepe’den Anadolu yakasının uzak bir ucundaki evlerine dönüyor, küçük çocuklarını yatırıp sabah yine 7:00 dersine yetişmek üzere o uzak evlerinden çıkıp Gayrettepe’ye dönüyorlar. Ve bunu biri, ikisi değil, neredeyse yirmi beş tanesi yapıyor. Seviyorum onları. Şüpheleri olmasın. (Alt kattaki yataklarından kalkıp derse gelseler de seviyorum. Yaptıkları yüzünden değil, oldukları şey yüzünden seviyorum zaten)

Bu seferki İstanbul seyahatini öncekilerden farklı kılan bir diğer etkinlik de 10 Mart günü verdiğim Shadow Yoga’nın Esasları idi. Bu küçük workshop’u hocam Emma Balnaves’in Hatha Yoga’nın kökenleri ve geleneği hakkında çektiği kapsamlı belgesele destek olmak için düzenledim. Bu sayede de yirmi beş yeni öğrenci ile tanıştım. Onlara tadımlık da olsa biraz Shadow Yoga serilerinden gösterdim.

Tüm hafta boyunca dönüp dolaşıp bizi bulan iki konu boşluk ve aidiyet oldu. Bu ikisi arasında biraz yumurta tavuk ilişkisi var. Aidiyet hissedemediğimiz için mi içimizde bir boşluk var, yoksa içimizdeki boşluk yüzünden mi kendimizi bir yere ait hissedemiyoruz? Derin soru. Yoganın temel meselesine işaret ediyor aslında. Aidiyet. Yoga- birleşme anlamına geliyor. Kopan iki ucun bağlanması, buluşması, kavuşması. Bu iki uç insan ile evren. İnsan evrenin bir parçası olduğunu unutmuş. Hatha Yoga metinleri bu unutuşu  yeni doğan bebeğin ilk nefes verişi ile sisteme giren apana vayu’ya bağlıyorlar. Tasavvufa kulak verecek olursanız, dünyaya zaten tekamül için geliyoruz. Başka bir varlık sebebimiz yok. Nefsi aşıp, varlığın üst kademelerine varmak üzere… O kademeler orada, ama biz oradan yaşamayı unutmuşuz. Bir hatırlasak hem nereye ait olduğumuzu tüm hücrelerimizle bileceğiz, hem de içimizdeki boşluk saf varoluşun huzuru ile dolacak. Tasavvuf gibi yoga da bu amaç için dünyaya geldiğimizi söylüyor. Evrenin biricik ve vazgeçilmez  bir zerresi olduğumuz bilgisi içimizde kayıtlı. Biz sadece bu kayıtlara ulaşamıyoruz. Veya, kısa bir süre ulaşsak da hayat, alışkanlıklar, kaygılar ve içine sıkışıp kaldığımız ilişki kalıpları kıyıya vuran bir dalga kumda beliren o kıymetli bilgiyi silip götürüyor. Dalga geri çekilirken geriye koca bir boşluk bırakıyor.

Ayfer Tunç da Boğaziçi Üniversite’sindeki konuşmasında söylemiş. (Ben gidemedim, yerime Alper gitti, ondan dinledim) Her insanın içinde boşluk vardır. Kimisi bunu bilir, kimisi hisseder, kimisi de varlığını yadsımak için onu işle, eşle, sosyal medyada like toplama derdiyle, yemekle, seksle, hırsla, dramla, şikayetle, seyahatle, hep planlar planlar yapmakla doldurur. O, aidiyeti unutmanın boşluğu olduğundan tüm bu dolum çalışmaları bir yere kadar gider, sonra tatminsizlik yine kenarından köşesinden kendimizi kaptırdığımız eylemi kemirmeye başlar.

Bu hali de en güzel romanlar anlatır.

O yüzden yoga hocası yoga kitabı değil, bol bol roman, öykü, şiir okumalıdır bence. Aktaracağı varoluşsal bir bilgi varsa, o bilgi edebiyatta mevcuttur.

Edebiyat aidiyetsizliğini fark etmiş insanların bağlarını aradıkları ve bu arayış sırasında başlarından geçenleri anlattıkları bir alandır. Bu yüzden de aslında yogadır. Yoga hocanızı seçerken hangi eğitimleri aldığını değil, hangi yazarları sevdiğini sormanız şiddetle tavsiye olunur.

Madem edebiyata geçtik, İstanbul Mart seferim sırasında bana eşlik eden bir romandan okuduğum iki parça ile bitireyim. Kitabın adı Hepsi Bu. Ayrıntı’dan çıktı. Bazı bölümlerinin yazılışına tanık olmuştum. Yazarı Ayşen Melik Bayazıt yazarlık atölyesinden sınıf arkadaşım. Tamamını okumak bambaşka.

Geçen pazartesi akşamından beri günlerime ve uykudan önce saatlerime Hepsi Bu eşlik ediyor. Sade ve içten bir dille yazılmış, yüreğimizi yakan ve yakalayan konuların hepsine üşenmeden değinmiş, komik, hüzünlü, gerçekçi ve sürükleyici bir roman. İçinde aşk, yas, evlilik, “vatan”, kadınlık, yaşlanmak, aile ve hiç çekinmeden selam çakılmış bir sürü yazar ve eserden vurulmuş dem var. Sevdiğim, kahkaha attığım, ulan bunu ben nasıl yazmayı akıl edemedim dediğim çok yeri oldu ama bu yazıdaki temalarımızla uyumlu olsun diye şu parçayı size sunacağım:

“Aslnda bu konuda ikimiz de aynıydık. İkimiz de gerçeğin peşindeydik. Ben de tıpkı onun gibiydim. Okuyup okuyup hisleniyordum. ‘Allahım’ diyordum, ‘anladım; işte Bianca, işte Meursoult, işte Gregor, işte Anna, işte insan bu’ diyordum, anlamaktan gözlerim doluyordu… O, yabancı dilde yazılmış gazeteler, dergiler ve bilimsel kitaplarla, ben romanlarımla bir sayı doğrusunda iki zıt sonsuza gider gibi, gidip geliyorduk.”

Durun, ayrılmadan bir de şu parça.  Sevdim çünkü. Neden esirgeyeyim sizden?

“Ne olduysa o yalan yüzünden, o yalana kanmamız yüzünden oldu. Hepimiz, kendimizi, en  güzel kendimiz sevebiliriz yalanını ortaya atıp sonra da buna inandıktan sonra oldu tüm bunlar. Umursamaz olduk; kendimizi sevdirmek için kılımızı bile kıpırdatmak gelmedi içimizden. Aslında bu bir kuyruklu yalandı, insan kendini hiç de başkasının sevdiği gibi güzel sevemezdi.”

Oh yani! Birisi nihayet bize bunu söyledi. Diyorum işte, ne varsa edebiyatta var.

Evrenin biricik ve vazgeçilmez zerreleriyiz her birimiz. İşimiz bu gerçeğe uyanmak. Hayat apana vayunun unutturduğu hakikati hatırlama uğraşı.

Bolca sevip, sevildiğiniz, içinizdeki boşluğu romanlar, yoga ve diğer varoluşsal hazlarla doldurduğunuz bir hafta dilerim.

Screen Shot 2018-03-18 at 6.53.09 PM

 

 

 

 

 

 

Yoga Psikolojisi 5

Fatos iphone X

Foto: Fatoş Şafak Pınarbaşı

Ben artık arkası yarın değil, devamı haftaya tarzı yazılar yazmaya söz vereyim. Eski hızımı kaybettiğim ortada. Eh, tabii eskiden roman yazmıyordum. Yazı hasretimi bu bloğa yazarak gideriyordum. Sonra bir büyük adım attım ve çocukluğumdan beri uzaktan imrenerek, tırnaklarımı kemirerek baktığım edebiyat dünyasında bir yer edinmek için insanlık için küçük kendim için büyük bir adım attım ve roman yazmaya başladım. Bu cesareti yine yogaya borçluyum.

Yogadan önceki hayatımda da başkaları tarafından cesur bulunacak hareketlerim olmuştu. Mesela tek başına Tayland’da bir hayata başlamak. Havasını, suyunu bilmediğin bir ülkede, ıssız, karanlık gecelerde tek başına müstakil bir evde kalmak gibi, yalnız başına yolculuk etmek… Ama bunlar benim içimde korku uyandıran şeyler değildi. Ben zaten tek başıma gezmeyi severdim. Sekiz yaşındayken Etiler’den eve tek başıma yürümeye kalkışmıştım. On beşimdeyken o zamanlar bize yasak olan  Beyoğlu’nda ıssız kiliselere girer çıkardım. On yedimde son durağının adını tanımadığım için bindiğim bir otobüs sayesinde Balat’ı, Fener’i, Eyüp’ü tanımıştım. Tek çocuklara özgü yalnız başına kendini oyalama yeteneği bende de gelişmişti. Ben yalnızken değil, etrafımda insanlar varken kendimi “kendim” gibi hissedezdim. Tüm bunlar yüzünden uzak bir memlekette yeni bir hayata başlamanın  (işte yine Yeni Hayat!) benim için cesaretle yakından uzaktan ilgisi yoktu. Cesaret çünkü korktuğun halde attığın o adımın arkasındaki duygudur. Cesur kişi ise korkmayan değil, korktuğu halde harekete geçendir. (Bakınız Bhagavad Gita)

O yüzden diyebilirim ki roman yazmak ve sonra elimdeki bebeğim kadar değerli dosya ile ajansların, yayınevlerinin kapısını aşındırmak, reddedilmek, yılmamak, yazdığım metne güvenerek düştüğüm yerden kalkmak, yüzüme kapanan kapıyı bir daha çalmak, sonra bir daha, bir daha… Benim için cesaret gerektiren şeyler bunlardı. Yıllardır özendiğim insanlar vardı. Şebnem İşigüzel, Ece Temelkuran, Sema Kaygusuz gibi. Yaşıtlarım olan  bu kadınlar ben saman kağıtlara gizli gizli öyküler yazar ve onları çekmecenin arkasına saklarken  çoktan ilk kitaplarını bastırmış, ödüller bile almışlardı.

Özenmek iyidir. Özenmek insanı cesaretlendirir. Ülkemizin bu yetenekli kalemleri, akranım bu kadınlar da işleri ile, yaşın ne başın ne senin kızım denmesine aldırmayışları ile bana daima ümit vermişlerdi.

Ama esas değişim, korkularıma rağmen edebiyat dünyasının içine atlama cesaretini göstermem için yogaya başlamam ve hatta yoganın sularında bir süre yüzmem gerekecekti. Buradan da günün (haftanın) konusunua giriyorum:

Zihinsel kalıpların arasına sızan Prana’nın davranışlarımız üzerindeki etkisi.

Prana’nın ilk iki katman (koşa) olan vücut ile elekrik sistemi sayılabilecek nefes bedene girdiğinde neler olduğunu önceki yazılarda konuşmuştuk. Üçünü katman Manomaya Koşa zihnin (manas) katmanıdır. Yogada zihin sadece düşüncelerin değil aynı zamanda duyguların, bilinçaltının, bastırılmış arzuların, tabuların, inanışların yuvası olarak tarif edilir. Bu sebepten de aynı katman sadece zihnin değil egonun yani benliğin de evidir. Ben-lik. Yogaca ismi Ahamkara. Zihnin orta katmanı olarak tarif edilir. Beni  ben yapan her şey. Adım, işim, eşim, düşüncelerim, görüntüm, ailem (soyağacımda gördüğüm atalarım!!) genlerim, geçmişim, anılarım, bilgilerim, espirilerim, tepkilerim, karakterim, ilkelerim, adalet anlayışım, ahlak anlayışım, bu yazının girişinde yazdığım özelliklerim (ben zaten yalnız başıma oyalanmaya alışkın bir çocuktum), aşklarım, tutkularım, tiksindiğim şeyler… Anladınız siz. Geçende bir hocamız bize şunu sordu: Size şimdi bir hap verseler ve her şeyi ama her şeyi unutsanız, o zaman kimsiniz? Bu sorunun cevabını vermek için dördüncü ve beşinci koşalar üzerinde konuşmaya başlamamız gerek. Şimdilik soruya odaklanırsak, o hapı alırsak (evet, Matrix filmi aslında bir yoga hikayesidir!) unutacağımız her şeyin toplaştığı kümeye biz Manomaya Koşa diyebiliriz.

Prana denen o kudretli akım vücüdu ve vücudu çevreleyen elektrik katmanını geçtikten sonra üçüncü katman zihne girer. Girdiği anda birbirine sıkı sıkı bağlı düşünce-duygu-inanış kalıplarını eritmeye başlar. Ama üzerine asit dökülen metal gibi değil, daha çok kayayı aşındıran nehir gibi. Prana, o sebatlı, sabırlı ve inatçı güç, zihnin sıkı sıkya bağlı ağlarından her gün küçük bir parça kopartarak, düğümü çözer. Prana insanın kendi ait bir kaynak olduğundan aslında değişmek, dönüşmek için dışarıdan yardım almasına gerek yoktur. Mutluluğa, özgürlüğe, kendinin daha iyi bir versiyonuna, huzura ya da işte neyse gitmek istediğimiz istikamet, hasretini çektiğimiz halimiz oraya varmak için Prana’ya yol açıp beklemekten başka bir şey yapmamıza gerek yoktur. Bunu vurguluyorum çünkü pek çok öğrencimin yılladır yoga yaptıkları halde bir türlü onları sınırlayan davranışlarından kurtulamadıklarını, kurtulamadıkça morallerinin bozulduğunu ve bir türlü o hasreti çekilen hale yola girmediği için Manomaya Koşa’ya, yani zihinlerine kızdıklarını, bir öz-nefret dalgası yarattıklarını ve bu öz-nefret dalgası içinde sıkılarak ama boğulmadan (belki de aişanın rahat sularında yüzer gibi) yüzdüklerini gözlemliyorum.

O yüzden vurguluyorum: Beklemek yoganın çok önemli bir adımı. Vücüdun değişmesini beklemek, davranışların, tepkileri, duyguların dönüşmesini beklemek, bacakları yakan bir pozun içinde beklemek, sessizce oturup beklemek… Hoca olunacaksa bir gün ustanın el vermesini beklemek. Yoga dünyasında değeri gitgide unutulan bir erdem olan beklemek, doğru çabayı (abhyasa) ortaya koyup sonra sabırla beklemek, hayatın ucunu kaldığın yerden tutup yola devam etmek ve birden o çok korktuğun adım için gereken cesareti topladığını hissettiğin an suya atlamak, biraz yüzüp, biraz batıp çıkıp, o seferlik varılan kıyıda yine beklemek. Tohumlarını attığın çiçeklerin toprağını her gün sulamak, güneş alıyor mu diye kontrol etmek ve tohumun filiz vermesi, filizin toprağı delmesi için beklemektir yoga. (Ellerimin üzerine kalkacağım yakın zamana değil, ayaklarımın üzerinde desteksiz duracağım ihtiyarlığa yatırım yapmaktır.)

Çiçeği çeke çeke büyütemeyeceğimiz gibi Manomaya Koşa’yı da hiç de hazır olmadığımız şeyleri deneyerek, kendimizi zorlayarak, içimizden (gerçek içimizden) gelmediği halde yogacı bunu böyle yapar, doğrusu bu olsa gerek, olması gereken bu olsa gerek, hissedilmesi gerek bu olsa gerek diye diye diye kendimizi başka biri olmaya zorlamak aslında yoganın ön gördüğü değişimin tam tersi işleyen bir dinamiktir.

Yama ve Niyama, yoganın ilkeleridir. İnsanın diğer insanlar ve kendisi ile ilişkisini düzenlemek için öne sürülmüşlerdir. İncitme, yalan söyleme, çalma, cinsel enerjini boşa saçma, içindeki yüce bir rehberin seni yönlendireceğine güven gibi ilkeler. Bunları da şimdi yogaya başladım, çok da sevdim, o halde yogacı kimliğini benimseyeyim, artık bu ilkelere sadık bir yaşam sürmeliyim zihniyeti ile hayata geçirmeye çalışırısak, yukarıda bahsettiğim bir başkasının hayatını yaşama hatasına düşeriz. Hem de bize kendimizi bulmayı vaadeden bir disiplinin yoluna girmişken.

Çelişkiye bakar mısınız?

O halde Manomaya Koşa’ya Prana’nın sızması için nefes al, nefes ver, kolları kaldır, indir. Aman sakın ritimi unutma. Ritim apana vayunun işidir. Apana vayu ise zihnin dalgalarının doğal, organik, yerel antidotu. Ritim tutturmadığımızda yaptığımız yoga sırasından Prana’nın manomaya koşaya nüfus etmesi çok zordur. O yüzden ritmi unutma!

Bu konuya ayrıntılı değineceğiz.

Dördüncü ve beşinci koşalar da var daha…

İyi haftalar dilerim hepinize. Yorumları bekliyorum.

Defne

Not: Bu haftasonu Samsun kitap fuarındayım. O taraflarda yaşayanlarınızı hem imza gününe, hem de sohbetimize bekliyorum.

WhatsApp Image 2018-02-19 at 20.57.12.jpeg

 

 

Yoga Psikolojisi

Ben yogaya ilk nefeste sevdalandım. Çok tuhaftı. Hiç bir şey beklemeden gittiğim kursun ilk dersinin sonunda şavasana’da yatıyorduk. Mat filan bulunmayan bir salondaydık. Yerler betondu. İnce, pamuk battaniyeler yaymıştık altımıza. Sabahtı henüz. Hava serindi. Saat erkendi. Kuşlar yeni uyanıyordu. Ders başladığında saat daha da erkendi. Hayatta uyanamam, dediğim bir saatti. Hayatta uyanamazdım sahiden de. Gitmeyecektim ben o kursa. Önceki geceki niyetim buydu. Evet, kayıt yaptırmıştım ama paramı ödememiştim. Ben o zamanlar çok yapardım böyle şeyler. Söz verir, sözümden dönerdim. Kayıt yaptırır, son dakika cayardım. Bu yoga kursu da böyle bir şey olacaktı. Sabahın o saatinde kim uyanabilirdi canım?

Ama kader ağlarını örmekteydi. (Zaten kader ağlarını hep örmez mi? Biz de bireysel seçimlerimiz sonucunda bir yere vardığımızı zannederiz.) Önceki gece ben o uzak ülkenin, o uzak kentinde bisikletimle geziyordum. Arkadaşlarım Meksika lokantasının sokağa taşan masalarında margarita içiyorlardı. Bisikletten inmeden onlarla uzaktan laflamıştım. Oturmamıştım. Aklımda her halde başka bir plan vardı, hatırlamıyorum. Tam yeniden bisiklete atlamış o uzak ülkeyi daha da uzak bir ülke olan komşusundan ayıran nehrin istikametinde pedal çevirmeye başlayacaktım ki Meksika lokantasının arka masalarının biri hareketlendi. O zaman fark ettim: Bir grup yaşı benden büyük farang (o ülkenin dilinde ecnebi) bana bakarak gülümsüyordu. Ben de gülümsedim. Tanımıyordum onları. O uzak kentte bir dolu farang yaşardı. Hepsi de birbirine benzerdi. Hepsi de Meksika lokantasında buluşurdu.

Pedala bastım. Tekerlekler döndü. O zaman gördüm: Güler yüzlü farangların arasında oturan ceylan gibi güzel bir kadın kalkmış, masaların arasından geçerek bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Hayat bir roman ise ben döner o sayfayı bir daha, bir daha okumak isterim. Hayatımın kırılma noktasıdır o an. Bugün buraya, bu satırları yazmama neden olan karşılaşmadır o. Sizinle benim karşılaşmamız benim o akşam gidonu Meksika lokantasına kırmanın eseridir.

Farkında mıydım? Neredeeee? Kadın sesini duyuracak kadar bana yaklaştığında yarınki kursa gelip gelmediğimi sordu. O zaman uyandım. Yoga hocasıydı. Geçen hafta kapısını çalıp da kursa katılmak istediğimi söylemiştim. O da 20 Şubat grubuna adımı yazmıştı. Topu topu beş kişi alıyorlardı zaten. Kurs bir hafta sürecekti. Sabah 6da meditasyon başlıyordu. 7de hareket, teori, nefes mefes ve gerisini dinlemediğim bir sürü şey.

Ben adımı yazdırıp çoktan vazgeçmiştim. O karşılaşmaya kadar. O noktadan sonra artık ayıp olurdu. Bir masa dolusu insanın gözü üzerimdeydi. Ceylan gözlü kadın cevap bekliyordu. ( O gece ceylan gözlü müstakbel hocamın yaş günüydü ve yılda sadece bir akşam evinden çıkardı, o da o akşamdı. Bilmiyordum.O sokağa gidon kırmıştım. Geleceğimin yoluna girmiştim. Ama adım attığımız her bir an geleceğe adım atmıyor muyuz?) Ayağım tereddütle pedalın üzerinde gidip geliyordu. Sonunda evet dedim, evet geleceğim. Yarın sabah görüşürüz. 6da oradayım. Ben uzaklarda yaşıyorum. Sabah karanlığında bisikletle sizin yoga evinize gelmem o kadar kolay değil. Yoga evinizin yanı başındaki pansiyonda kalan bitli gezginlerden değilim ben. Dersten sonra çıkıp öğretmenlik edeceğim bir okulda. Aklımdan bunları geçirdim.

Ertesi sabah şavasana’da ben artık aklından bu küçük hesapları yapan kadın değildim. Yani evet yine oydum ama ondan fazlasıydım. Hem oydum, hem ondan fazlası. Bu, hayatı yaşarken kendini izleme hali yoga kursumuz derinleştikçe arttı. Artık kendimi çok dikkate alamıyordum. Bir şeyden hoşlanmadığımı düşünüyorum diyelim ki, bir yandan hâlâ o şeyden hoşlanmıyorum ama öte yandan o şeyden hoşlanmayan kadını bir roman karakteri gibi izliyorum.

Merak ettim, nasıl oluyor bu iş. Bu bir kafa çünkü. Kafa yani, hal değişikliği. Beynimin kimyasında bir değişiklik. Nefes al kollarını kaldır, nefes ver kollarını indir, bacağını arkaya at, hadi bir daha nefes al ile nasıl olur da ben kendini o kadar ciddiye alan kadın, ben beni ciddiye almayanların canına okuyan huysuz, arıza, huzursuz insan kendimi aşağılamadan hafiflemiş olabilirim?

O günden bugüne hatha yoga dinamiğinin insan zihnine, psikolojisine etkisi benim aklımı kurcalamaya devam etti. Okudum, izledim, kendimi ve insanları sonunda sadece nefes alıp verip hareket ettiğimizde neden dünya görüşümüzün, duygularımızın ve davranışlarımızın kendiliğinden değiştiğini anladım.

Bu yazı dizisinde, önümüzdeki günlerde siz bu konuyu anlayacağım.

Bizden ayrılmayın.

5a

YAŞAMAK GÖREVDİR YANGIN YERİNDE

Uğur Mumcu

kucaklıyor beni metin altıok
aldırma diyor gülerek
yaşamak görevdir yangın yerinde
yaşamak insan kalarak

Ataol Behramoğlu-Yangın Yeri

 “Metin Altıok Şiirlerinden Parçalar” diye bir albüm var. I-tunes müzik beğeneceğimi düşünerek bana sundu. O günden beri başka bir şey dinlemiyorum.

Dinlerken içim eziliyor. İçimin ezilmesini seviyorum. Hissediyorum. Yitirdiklerimi. Bu ülkenin benden aldıklarını. Metin Altıok onlardan biri. Doğru dürüst tanıyamadan, şiirleri ile haşır neşir olamadan Madımak Oteli’nde yanıp kül olan şairlerimizden. Üstelik çocukluk arkadaşım Zeynep’in babası. Üstelik otelden canlı çıkabildiği halde, katlimandan bir hafta sonra öldüğü için ölümüne umut karışan, umut karıştığı için ölümü iyice içimizi kavuran…

Şiirlerini bilmiyorsanız bu albümü dinleyin. Sizin de içiniz ezilecek. Tutulmamış yasların yaşları az da olsa dökülecek belki.

Sivas katliamı sırasında ben on dokuz yaşındaydım. Madımak otelinde canice öldürülen insanların kimisi benim o yaşımdan da gençti. Ertesi gün gazete yaşlarını okurken gözlerime inanamamıştım. Ölenlerin bir tanesi on iki yaşında bir çocuktu. Onyedi, on sekiz yaşındaki  şairler ve  Pir Sultan Abdal Şenliklerine bir heves gitmiş şiir sevdalılarıydı onlar.

Şimdi Metin Altıok’un öldürüldüğü yaşına bakıyorum: 43. Benim şimdiki yaşım. İçim sızlıyor. Tıpkı bir çeyrek asır önce yaşıtlarımın da o otelde katledildiklerini öğrendiğimde yandığı gibi yanıyor içim. Çünkü kırk üç yaş öyle taze, öyle genç bir yaş ki aslında. Hayatın keyfinin henüz yeni yeni çıkmaya başladığı bir yaş. Gençlik hırslarından ve körlüğünden sıyrılıp yaşam denen o olağanüstü güzellikteki zamanın tadına varılan bir yaş. Öncelikler tartısının  iyiden, dostluktan, aileden, yaratıcılıktan yana eğildiği, insanın denize, yıldızlı göklere, eşinin yüzüne bakıp da yaşamak güzel şey be kardeşim*, dediği yaş. Metin Altıok’un varoluşun en ince, en nefis ifadelerinden biri olan şiir için gittiği bir şenlikte kırk üç yaşında katledilmesi ne kadar acı.

Tuttuk mu biz bunun yasını? Onun ve diğer otuz beş kişinin?

O zaman da düşünmüştüm. Hâlâ da düşünürüm. Sivas katliamı bu ülkede şiir seven, şiire gönül vermiş herkese karşı gerçekleştirilmiş bir cinayetti. Yazarlığı hayal ettiğim o yaşımda geleceğimin katledildiğini hissetmiştim. Şiir demek incelik demektir, ince ruh, anlayış, geniş ufuklar, korku ve kabalığın yerini sevgi ve derinliğin alması demektir. O otelde yananlar biraz da bu değerler ve bu değerleri yücelten insanların tamamıydı.

Yangın hâlâ devam ediyor. Önüne geçeni yutan alevler canları ala ala ülkeyi sarıyor.

Ama şairin söylediği gibi:

Yaşamak görevdir yangın yerinde/ yaşamak insan kalarak… **

Bugün Uğur Mumcu’nun katledişinin de yirmi beşinci yılı. Ben o zaman da on dokuz yaşındaydım. Uğur Mumcu’nun köşesi, Cumhuriyet gazetesini elime alır almaz ilk göz attığım yerdi. Tanımazdım ama aileden biri gibi yakın hissederdim kendimi ona. Gazeteci olmak istiyordum. Tam da onun gibi. Araştırmacı gazeteci. Gerçekleri ortaya çıkartan gazeteci.

Uğur Mumcu sabah evinden çıktı. Arabasının kapısını açtı. Ve bomba patladı.

Uğur Mumcu öldüğü sırada kırk bir yaşındaydı. 41. Sadece 41.

Ben hemen Ankara’ya gittim. Kaldırımdaki kan izini silmişlerdi. Bombanın patladığı yere yıllarca kırmızı karanfiller bıraktık. Karanfillerden bir dağ yaptık.

O bomba Uğur Mumcu’y ve benim gazetecilik hayallerimi öldürdü. Gerçeğin peşinde koşmanın bedeli çok ağırdı ülkemde. Ben yaşamak istiyordum.

Tuttum mu yasını?

Yoksa yuttum mu?

Unuttum mu?

(Asla)

Sizin de unutmamız dileğiyle….

https://itunes.apple.com/us/album/yang%C4%B1n-yeri/900621794?i=900623958

Screen Shot 2018-01-24 at 2.05.01 PM.png

*Nazım Hikmet’in çok güzel bir romanının adıdır.

** Ataol Behramoğlu’nun Yangın Yeri adlı şiiri.

Atina’dan Ati Krantha’ya

Bu yazının orijinali 2011 yılında Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Ve derken….neredeyim ben şimdi biliyor musunuz?

Daha önce gelmediğim, sokaklarını, kahvelerini dükkânlarını tanımadığım ama sanki içine doğmuşum gibi yadırgamadan kaynayıp gittiğim bir şehirdeyim.

Atina’da!

Panepistimiou bulvarının üzerinde, sekiz katlı bir kitapçının geniş ferah sigara içilmeyen kafesinde. Daha dün Portland’daki odamda mutlu mesut oturuyor, kök salmanın nimetlerini sayıp döküyordum değil mi ? Hayat böyle savuruveriyor işte bir rüzgarla insanı!

Yeni bir şehirde, neresi olursa olsun bana evdeymişim güvenini veren ilk yer kitapçılar. Bilmediğim bir diyara tek başıma vardı isem, ilk iş büyük bir kitapçısına gidip ‘havaya girmeyi’ seviyorum.

Fakat şimdi, birden fazla nedenden dolayı Atina’da havaya girmek için çaba sarfetmeme gerek yok. Kitapçının kafesine de tek başımalığımda kafa dinlemeye geldim.

Çok gezenler bilirler. Bir ülkeden diğerine geçince gözleriniz kapalı olsa da farkedeceğiniz bir his atlaması yaşanır. Bir ürperti. Yani görünürde az şey değişse de -özellikle aynı mimarın elinden çıkmışcasına birbirine benzeyen havaalanlarında- insanın içindeki hisler, ülkenin insanların his dalgasına göre yeniden ayarlandığından (cep telefonu şebekeleri gibi, havadakini kapıp onunla devam etme durumu) yeni ülke ilk önce hisedilir. Bahsettiğim havaya girmek böyle bir şey…

Bu yeni ülke ürpertisi pek taze, pek nadide pek keyifli olduğundan uzak diyarlara seyahat insanoğluna hep cazip gelmiş ya. Yeniden aşık olmanın cazibesi gibi. Ben de diğer gezginler gibi ”yeni ülke hissi’nin müptelası, aşığıyım.

Çocukluk hayallerimden biri sadece filmlerde gördüğüm yatak odaları üst katta, içerden merdivenli iki katllı müstakil bir evde yaşamak ise diğeri de yurtdışına çıkmaktı. İlk hayalin gerçekleşmesi için Tayland yıllarımı beklemem gerekti. İkinci hayal ise çabuk geldi. Kızı gibi gezme tutkunu babam bir yaz günü onunla Yunanistan’a gelmek ister miyim diye sordu. On yaşındaydım. Sıcak otobüsün içinde dizlerimin arkasından terler şıpır şıpır akarken, yol bitmek bilmemişti. İpsala sınır kapısında beni büyülü bir eşik bekliyordu ve onu geçince yeni ülke…Ah yeni ülkenin kokusu, renkleri, sesleri, tenimdeki rüzgarı bambaşka olacaktı.

Olmadı tabii. Selanik’de aynı rüzgar esiyor, sokak satıcıları aynı megafondan aynı anlaşılmaz kelimeleri bağrıyorlardı. Kime yol sorsam türkçe cevap verebiliyordu. Vermese bile Büyükada’da geçen çocukluğum boyunca çarşıda pazarda, çay bahçelerinde, komşu balkonlarda duyduğum Rumca, konuşamasam da anladığım, anlamasam da yadırgamadığım kısaca tanıdık bir sesti. Yeni ülke ürpertisinin hayatıma girmesi için başka memleketleri beklemem gerekiyordu anlaşılan.

Zor zamanlarda, yani şimdi, Atina’nın o çok tanıdık, havaya girmemi gerektirmeyen havasında kendimi güvende hissediyorum. Kaldırım taşları, büfeler, sokağın bir ucundan diğerine bağıranlar, simitçiler ve tanıdık bakışlı gözleri ile Yunanlılar sanki burada doğmuşum gibi rahat gezinmemi sağlıyor. Zor zamanlarda yeni bir ülkeye alışmakla gücüm tükenmesin!

Portland’da tanıştığım ve esasen Atina’lı olan sevgilim hastalandı. Amerika’da sağlık sigortası olmadığı için ailesinin yanına buraya tedaviye geldi. Ben de moral desteğe. Zamanlar zor işte bu yüzden. Kendi moralimi yüksek tutmam gerekiyor.

Hastaya destek deneyimli olduğum bir alan değil. İlk hafta öyle bir çuvalladım, kendimi öyle bir hırpaladım ki sonunda yatağa düşen ben oldum. Dünyanın iki ucundaki dostlarım yardıma yetiştiler de öyle ayaklandım. Hastalık zamanları zor elbet. İlk trene atlayıp kaçıp gitmek istediğim olmuyor mu? Her gün. Her gün ama giderek seyrekleşen sıklıkta. Belki yakında günde bir kere aklıma kaçma isteği düşecek, belki zamanla iki günde bire düşecek. Ve sonra bir gün kaçıp gitmeyi aklımdan geçirmeden geçecek.

Zor zamanları, onlarla kurduğumuz kaçma/kalma ililşkisi bakımından yogadaki ‘zor’ pozlara benzetiyorum. Her gün atlarsak hiç bir zaman beceremeyeceğimiz o asanalara. Shadow Yoga serisinde Athi Krantha diye bir arkaya katlanma pozu var mesela. Çöktüğümüz noktadan, sağa, oradan arkaya dönerek köprü kuruyoruz, sonra daireyi tamamlayıp çökme noktasında bitiriyoruz. Başta haddimi bilmeyip zorladığım için boynumu incittiğim bu hareketi, sonraki bir yıl boyunca -boynumun çoktan iyileşmesine rağmen- çalışmamak için türlü bahaneler uydurdum. Kaliforniya’daki Shadow Yoga kursunda hocam Emma tepemde beklerken mecbur kaldığım için başladım hergün Athi Krantha dönmeye. Kaçmayıp da kalınca kafamdaki ‘zor’ kavramı bir haftada eridi gitti. Şimdi her gün Athi Khranta anını bekliyorum. Öyle seviyorum artık, fırıldak gibi dönüyorum, üç kere sağa, üç kere sola!

Mat üzerinde tekrarladığımız/ kırdığımız davranış kalıpları (alışkanlıklar) hayatımızın aynası. Zor zamanlar aslında zor pozlar… Zorun zorluğu kafada sadece. Ondan kaçtıkça kalıp derinleşiyor, perçinlenip yer ediyor. Üstelik her kaçış aynı bildik, buruk yerde sona eriyor. Yenilginin bildik bıkkınlığı. Kalışların bizi nereye götüreceği ise muamma. Atina’yı da Athi Khranta gibi dört gözle bekleyecek miyim? Kim bilir? Arada çıkmazsak ancak filmin sonunu görebiliriz, değil mi ya?

Ben Kokia’ya bir söz verdim: Hastalıkta sağlıkta yanında olacağım.

sumandef_0.2.gif

 

 

 

Büyüklüğüme Mektuplar

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak o misafirin beni ziyaret etmesini isterdi.

Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adım atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamımda izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyama katmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. Ve işte o zaman hepsinin gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masama yayılmış tükenmez kalem satırlı saman kâğıtlara kayardı.

Zaruri ziyaretlerini noktalamak için fırsattı anneme seslenmeleri belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer… yazar olacak bu senin kızın!”

“Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere…Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”

Canım sıkılırdı bu yorumlara. Hem de pek fena. Sinir olurdum! Yazmadan duramıyordum ve bütün oyunlar evet okulculuğa dönüşüyordu en nihayetinde ama büyüyünce ne yazar ne de öğretmen olmak istiyordum. Bunlar zaten bildiğim işlerdi. Bilmediğim sulara yelken açacaktım ben büyüyünce. Mesela astronot olacaktım. Olmadı uzay bilimi ile ilgili bir iş. O da olmazsa (matematik gerekiyormuş) oyunculuk vardı istikbalimde. Yazarlık ve hocalık değil ama! Şimdi hayatıma bakıyorum ve annemin odamda kıvranan ahbaplarına selam etmekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimi içimle harmanlayıp kağıda dökmek… Bildiğimi içimle harmanlayıp öğretmek… Kendimi doğru yerde, eksiksiz, tastamam hissettiğim iki eylem, iki evim! Bütün direncime rağmen ikisi de her yaşımda benimle birlikte geldiler. Tatmin bulamadığım işler peşinde koşarken onlar bir köşede sıralarını beklediler. Şimdi hayatımın üç köşesinin ikisini onlar tutuyor. Yazmak ve öğretmek…

Üçüncü köşe ise yoga. Üçgenin üç köşesi birbirlerini tamamlayarak kendimi, diğerini, insan denen yaratığı, varoluşu, kainatı, Yaradan’ı keşfetmeye doğru götürüyor beni. Her keşif bir keyif.

Zen Budistlerinin inancına göre gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Hayallerimi gerçekleştirecek tek bir insan vardı. Ne annem, ne babam… Büyüklüğüm benim tek kahramanımdı. Ona kendimi anlatmakla başladım işe. Yazmayı öğrenndiğim gün annemin hediye ettiği hatıra defteri kısa zamanda bir kendimi deşme -ve belki de yaratma- arenasına dönüştü.

İşte taa o zamanlardan beri yazmak beni içime çevirir durur. Yazılarımı büyüklüğümden başkası okusun diye yazmadım hiç. Yazamadım. Sayfa sayfa hikayeler, romanlar yazarken dışarı açılmayı değil, kendime kaçmayı amaçlıyordum. Ve hep devam etti yazı. Defterlerim yanımda gezdiler memleket memleket, mahalle mahalle, ev ev. Kafelerde, restoranlarda, çay bahçelerinde hep çantalarımda dolaştılar.

Şimdi kendimi ifşa etmek utandırıyor beni. Sonra kendimden utandığım için utanıyorum. Sonra da kendimden utandığım için utandığıma utanıyorum. Böyle gidiyor işte utanç… Halka halka. Bu yüzden en başından beri kilitli günlükleri çekmecelerin gizli bölmelerinde sakladım. Gizli saklı bir şey yaptığımdan da değil. Binlerce sayfanın arasına sakladığım esas benliğim idi. Kimseler bilmesin istedim içeride olup biteni. Bu yüzden en yakınıma bile açamadım günlüklerin kilidini yıllarca. Bir maskenin ardında gizledim yüzümü.

Bu yazılar hayatımda yeni bir adım.

Kilitli günlüklerimi açıyorum.

Aklımda binbir soru…

Kendini kendine anlatmak bile zor işken, kendini bir diğerine anlatmak nasıl olur? Süzerek, oynayarak değil, soyunarak anlatmak. Kilidini kırıp günlüğünü uzatmak, “al oku” demek bir dosta nasıl olur? Peki, kişinin kendini tanımadığı insanlara açması, onların önünde ağır ağır soyunması neleri getirir beraberinde? Düşüncesiyle bile yanaklarıma al basıyor.

İşte bu yüzden, al bastığı için yani, günlüklerimi size yüksek sesle okuyacağım. İçimi

dışarı çevirmek, çevirirken dışarı dökülenleri, öfkeleri, üzüntüleri, sıkıntıları, al bastıran utanmaları, sinirli kahkahaları, sonu gelmez gözyaşlarını toparlayıp bağrına basmak nereye götürecek beni?

Merakım kabarıyor.

O yüzden yazıyorum.

Geleneksel Hint yoga eğitiminin üç temel direği Guru, Şastra ve Sadhu Sangha. (Aynı üçlü temel Budizm’de Budha, Dharma ve Sangha olarak geçer) Guru, usta ya da hocadır. Öğrenciyi kendi kendisi ile yüzleştirmenin inceliklerini bilen, onu elinden tutup en derinine giden yola sokan, kendisi de bu yolda yürümüş ve hayatın değişkenliği karşında sağlam durmayı başarmış üstad kişi. Guru. İkinci temel direk şastra, yani yazılı metinler. Hem tarihi yazıtlar hem de günümüzde yazılmış kitaplar eğitimin şüphesiz önemli parçaları. Üçüncü temel direk Sadhu Sangha ise öğrencinin birlikte büyüdüğü diğer öğrenciler cemaatini anlatır. Sadhu’nun kelime anlamı “kutsal kişi” dir. Sadhu Sangha’yı bir tekkenin dervişleri gibi de düşünebilirsiniz. Sadhu Sangha aynı yola baş koymuş ve genelde aynı hocanın öğrencisi olan veya aynı öğretiyi benimsemiş (ama seviyeleri farklı) insanlardan oluşur. Yoga eğitimi sürerken sadhu sangha ile çevrelenmiş olmak, iyi bir hocaya sahip olmak kadar önemlidir. Ortak paydası yoga olan dost cemaati yani sadhu sangha karşısında kendini anlatmak derviş yolunun olduğu gibi yoga yolunun bir parçası. Sadhu sangha karşısında soyunan öğrenci, her bir dostun gönül gözünden kendini bir kez daha görme şansını elde eder. Her bir dost gözü bir katman daha derinine çeker kişiyi. Oradan yukarı utançla, öfkeyle, gözyaşı ve bazen kahkahayla çıkar belki, ama ne çıkarsa çıksın, dost gözünün gücü yargıyı un ufak etmeye yeter. Günlüklerimi benimle okuyan tüm dostlar bu yolda benimle yürüyen sadhu sanga’nın ta kendisi. Tanışmasak da yolumuz bir.

Dost cemaate konuşmak keşiflerin en derinine götürebilir bizi. Ben de bu yüzden kırıyorum günlüklerimin kilitli kapısını.

Büyüklüğüme yazdığım mektuplarım daha yeni postadan çıkıyorlar. Bana yazan çocuğa sözüm var. Onun hayallerini gerçekleştireceğim. İşte o yolda yürürken tecrübe ettiklerim, öğrendiklerim, öfkelerim, fink atan fikirlerim, sonu gelmez yolculuklarım, aşklarım ve bütün merakım ile yogalı günlerim…

Dilim sürçer ise şimdiden affola!

IMG_2227 (4)

Pozitif Dergisindeki Röportaj

Yaprak Çetinkaya ile Pozitif dergisi için yaptığımız röportajı buradan okuyabilirsiniz.

014_019_defne_suman_POZ

Bir kendine kavuşma hikayesi

Yoga eğitmeni Defne Suman, yazın bu sıcak günleriyle aynı adı taşıyan kitabında aile sırlarının ve hiçbir şey yokmuş gibi yaşamanın ağırlığından özgürleşen kahramanı Melike ile birlikte okuyucusunu da hafifletiyor.

YAZI: YAPRAK ÇETİNKAYA

Defne Suman ile birkaç yıl önce röportaj için bir araya geldiğimizde konumuz yoga idi. O akademik kariyerini bırakıp kendini gönüllü işler yaparak yollara vurmuş ve sonra yoga ile buluşmuş, yıllar sonra da yoga hocası olmuştu. Blog yazıyordu, yazılarını Mavi Orman adlı kitapta derlemişti. Ardından ilk romanı Saklambaç gelmişti. Su içer gibi okuduğum, kendimden hissedişler bulduğum bu roman, 2000’li yıllarda bir ailenin hikayesi aracılığı ile bize ülkedeki inanç çatışmalarını anlatıyordu. Ardından Emanet Zaman geldi. Çıkar çıkmaz Defne’nin değerli imzası ile masamdaydı. Yine su içer gibi okudum, uzun yıllarımı geçirdiğim İzmir’in 1905-1926 yılları arasındaki yaşamlarına farklı perspektiflerden bakmak besleyiciydi. Ve şimdi raflarda Yaz Sıcağı var. Önümde okunmak için sırasını bekleyen kitaplardan kibarca izin aldı ve en öne geçiverdi, yine bir solukta okundu. 40 yaşındaki Melike, hiç hesapta yokken geçmişle, aile sırları ile yüzleşiyor, yol onu Kıbrıs’a götürüyor. Katman katman açılan hikayede Melike geçmişi affederek kendine kavuşuyor.

Sana göre “Yaz Sıcağı” bir kadının mı, bir ailenin mi yoksa bir ülkenin mi hikayesi? Yoksa hiçbiri mi?

Hem hepsi, hem hiçbiri… Yaz Sıcağı, bir kavuşma hikayesi. En basitinden, bir baba ile kızın kavuşması olarak okuyabilirsin. Kıbrıs düzeyinden okursan, ayrılan toprakların ve ayrılan halkların birbirine kavuşması ya da kavuşma hayalinin hikayesi. Daha ince katmanlarına indiğin zaman kadınla erkeğin kavuşması çünkü karakterimiz Melike aslında babası yüzünden hiçbir erkeğe kavuşmayı seçmiyor, erkeklere kavuşamıyor. O yüzden aslında onun babasını affetmesi sonucunda erkeğe kavuşmasının hikayesi. En derin katmanına inersen de kişinin kendine kavuşması… O da aile sırları çözüldüğü zaman oluyor. Yani ailesinin sırlarının kendisi tarafından çözüleceğini, sonraki kuşaklara kendisi tarafından aktarılacağını düşündüğü anda kendine de kavuşmuş oluyor.

Aile geçmişleri, aile sırları kişisel gelişim uygulamalarında çok konuşuluyor. “Aile geçmişinizi sorun, araştırın, gelecek nesillere aktarmayın” deniyor. Senin ailen de sırlarla dolu mu?

Bilmiyorum. Yeni bir romana başladım şimdi. Onu yazarken geldi birden aklıma. Benim hiç tanımadığım dedemin, yani babamın babasının hakkında çok az konuşulur. Onunla ilgili, “Hamamda ölmüş” gibi bir söylenti vardı. Konuyu biraz sıkıştırdığımız zaman “Hayır canım önce hamama gitmiş, sonra evde kalp krizi geçirmiş. Hayır, hamamda onu birisi öldürmüş” gibi birtakım şeyler söyleniyordu. İnsan bilmez mi babasının nasıl öldüğünü ama bilinmiyordu. Orada büyük bir sır olmasa da belli ki esrarengiz bir durum var. Bence her ailede bu tip konuşulmayan, konuşulması tabu haline getirilmiş şeyler var. Ama niye konuşulmadığını da bilmiyoruz. Bu sorunun cevabını neden bilmiyoruz? Neden bilmediğimi bilmiyorum ama bilmemem gerektiğini biliyorum. Bu olağan bir şey, içimizde kayıtlı olan bir his aslında.

Bunlar aslında insanın hayatını etkileyen şeyler değil mi?

Kesinlikle. Bu içerde kendini tekrarlayan bir kayıt gibi aslında: “O konuda konuşma! Bu konu konuşulmaması gereken bir konudur.” Buna benzer başka konular çıktığı zaman ortaya –mesela kendi babamın ölümü- ben yine konuşmamam gerektiğine inanmış oluyorum. Nereden geliyor bu inanç? Çünkü babam ve halalarım kendi babaları hakkında konuşmamayı seçtiler ve bana şunu öğrettiler: “Bir baba öldüyse onun ölümü hakkında konuşmayalım.” Bunu bir kural olarak söylemiyorlar tabii ki ama çocuk onu kapıyor bir şekilde.

Melike karakteri 40 yaşında…. Bir gün bir anda artık genç olmadığını içi sızlayarak fark ediyor. 40 yaş senin için ne ifade ediyor?

Bir yandan çok güzel bir yaş. Bence bir kadın olmak için en güzel yaşlar 40’lar. Annem de söylemişti bunu bana; “40’lı yaşların en güzel yaşların olacak” diye. Buna kesinlikle katılıyorum. Hem olgunluğun hem de güzelliğinin doruğuna eriyorsun. Artık o gençliğin şüpheleri, özgüven sorunları, tereddütleri geçmiş oluyor. O açıdan çok güzel ve keyifli bir yaş. Bir taraftan da “Ya bundan sonrası?” diye düşünüyorsun. Bundan sonra gelecek olan yaşlarda şu anda sahip olduğun o zirvedeki güzellik olsun, gücünü güzellikten almak olsun yavaş yavaş düşüşe geçecek. İster istemez bunu biliyorsun. Bunun da bir sarsıntısı, şüphesi sarıyor ufak ufak. Senin de az önce anlattığın, o dikkatini çeken sahne benim için de çok değerliydi. Oradaki his, benim birebir yaşadığım bir histir. Diyor ki “Hayatımın yarısı o kadar hızlı geçti ki, bir bu kadar daha kaldığına inanamıyorum. Topu topu elimde şu kadar mu kaldı?” Sıfırdan 40’a kadar geçen süre çok kısa, çocukluk gibi bir şeymiş aslında. Bu beni çok yoklayan bir histir.

Geçenlerde gittiğim seminerde rakamların bizi kodladığına değinildi. Yaştan biraz bağımsızlaşmak gerek belki…

Tabii. Ben de fark ettim. 40 diye kodladığım şeye geldiğim zaman aslında onun öyle olmadığını fark ettim. Yine kendimi çok genç hissediyorum. Dünya kadar yapacak işim var. Şunu hatırladım; Joan Baez’i ilk kez sahnede gördüğümde 1988 yılıydı. O zaman 47 yaşındaymış ve ben ununu elemiş, eleğini asmış bir kadın gibi düşünüyordum onu. Oysa aradan 30 yıl daha geçti. Ve o yıllar boyunca aktif bir şekilde çalıştı ve hala da çalışıyor.

Kitaplarında iyi ailelerden gelen iyi eğitimli kadınlar var. Ama bir türlü potansiyellerini tam olarak kullanamamışlar. Mesele sadece kadın olmak mı? Bu konuda neler düşünüyorsun?

Evet benzer hikaye üç romanda da var. Benim içimde de var. Yogadan önceki zamanlarımı hatırlıyorum ve yogaya başladıktan sonraki o tatmin, huzur, kendine kavuşma hissini biliyorum. Bu kendiyle kavuşma gerçekleşmediği zaman insan ne olursa olsun bir tatminsizliğin kucağına düşüyor. Birçok kadın kendini oyalayabiliyor. Kendini işine, çocuğuna, eşine, ev işlerine, para kazanmaya veriyor. Şanslıysa o boşluk fark edilmeden ömür geçiyor. Veya bir yaşta çat diye vurabiliyor ancak o yaşta da çok geç kalınmış olabiliyor. Ben karakterleri hala bir şeyler yapabilecekleri yaşlardayken tutup, o dönüşümü yaşamaları için bir alan yaratmaya çalışıyorum. Mesela biri hep başkalarını suçlamış tatminsizliği için. “Benim tatminsizliğimin nedeni sensin” ya da “Hayatımda şu gelişmeseydi daha mutlu bir kadın olabilirdim” den birdenbire uyanıp “Hayır, aslında hepsi benim seçimim ve şu anda mutlu ve tatminkar olmayı ben seçebilirim”e dönüşümünü anlatmaya çalışıyorum. Bu da yogayla çok iyi gidiyor. Derslerimde de bunu söylemeye çalışıyorum: “Bırakın hayatınızı suçlamayı, dönün içinize bakın. Orada bulacaksınız.”

Kitapta çocuk doğurmamakla ilgili bir bölüm vardı. “Çocuk istemiyorum” fikrinin aslında özünden gelmediğini fark ediyor Melike…

Orada müthiş bir öfke çıkıyor. Aslında istemiş. İlk defa birisi “Benden bir çocuğun olmasını ister misin Melike?” diyor. Önce hep alıştığı olumsuz tepkiyi veriyor. Ondan sonra “Aslında bu dünyaya bir çocuk daha getirmenin ne gereği var?” diyor. Demek ki kafasına işlemiş. Ama ondan sonra esas his olarak o kayıp öyle bir çöküyor ki içine, öfkeyle yastıkları tekmeliyor. Yastıklardan çıkan kuş tüyleri kafasından aşağı dökülürken o sırada regl oluyor o sahnede!

Sen bu dünyaya çocuk getirmekle ilgili ne düşünüyorsun?

Ben bir süre uğraştım ama olmadı. Bence 35 yaşından sonra çocuk sahibi olma çabalarımızda tabii olmayan bir taraf var. Yani ona göre tasarlanmış değil kadın vücudu. Ama bazılarımızda oluyor, bazılarımızda olmuyor. Eğer olmuyorsa, bunu çok zorlamamak gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir sebebi vardır. Bunu sadece fizyolojik olarak söylemiyorum. Yaş olarak da baktığında sen 50’li yaşların sonuna yaklaşırken, o çocuğun ergenliğe girmesi zor bir şey. Psikolojik olarak kuşakların birbirine biraz yakın olması gerektiğini düşünüyorum. O kadar fazla kuşak farkının uzun vadede sağlıklı bir aile modeli olmadığına inanıyorum.

Aslında sormak istediğim şu: Bu dünya çok kötü ve ben buraya bir can getirmek istemiyorum yaklaşımına katılmıyorum. Sen öyle görüyor musun dünyayı?

Hayır, çocuk için değil ama kendim için olabilir. Bana öyle bir stres kaynağı olacak ki bu dünyada bir çocuk büyütmek. Bu egoist sebepten dolayı yapamam gibi geliyor. Dünya korkutucu bir yer ve ben o çocuğu nasıl koruyabilirim diye düşünüyorum.

Az önce gücünü güzellikten almaktan bahsettin. Sen şu anda gücünü nereden alıyorsun? Yogadan mı, yazarlıktan mı, güzellikten mi?

Hepsinden aslında; bireyselliğimden bence. Bir birey olarak sağlam durduğum yerden alıyorum. Oraya da çalışarak, çabalayarak, etimle tırnağımla geldiğime inanıyorum. Allah vergisi bir şekilde sağlam durmuyorum. Çoğumuz gibi özgüveni son derece düşük bir genç kızlıktan gelip, yazdıklarını saklayan 20’li yaşlarda bir genç kadına dönüşüp sonra yavaş yavaş, kendimi çalışa çalışa birey olarak sağlam durmamdan ve cesaretten geliyor bence. O da neyin cesareti? Beni yanlış anlarlar korkusunun gitmesi, beni ayıplarlar korkusunun gitmesi, bir de beni böyle de sevecekler inancının güçlenmesi. O korkuların hepsi aslında sevilmeme korkusu. Yanlış anlayacaklar, ne olur? Sevilmeyeceğim. Ayıplayacaklar, ne olur? Sevilmeyeceğim… Aslına beni sevecekler inancı güçlendiği an varlığımla sağlam bir şekilde duruyorum. Gerçekten de o zaman insanlar seni seviyorlar. Belki sevgi çok büyük bir laf oldu ama beğeniyorlar, takdir ediyorlar ve etrafında olmak istiyorlar. Onlara sunduğun kitapsa, dersse, ne sunmak istiyorsan onu almaya daha açık hale geliyorlar.

Melike karakterini yazmak bile “Aman kimse bir şey der mi?”yi önemsemediğini gösteriyor. Çünkü kocasını aldatan, hem de günübirlik ilişkilerle aldatan kaç kadın karakter okuduk bugüne kadar?

Onu düşündüm ben de. Böyle bir karakteri ben Türk edebiyatında görmedim. Ama bu kadın yok mu? Bir Melike karakteri yok mu? Çok var. Bana o kadar çok okur mektubu geldi ki, “Tam da düşündüğüm şeyleri yazmışsın ama ben dile getiremedim”,“Tam da yaşadığım hayatı yazmışsın ama ben bunları kağıda dökmeye cesaret edemem…” gibi. Aslında böyle çok kadın var; ya fantezi boyutunda ya da gerçeklik boyutunda.

Üç hikayede ayrılık, ayrışma, toprağından, adından, kimliğinden koparılma hikayeleri var. Yazmadan önce bunlar hep bir sızı mıydı içinde?

Evet, ben 14 yaşındayken Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabını okuyup hüngür hüngür ağlamıştım. Gece uyumadan önce okuyordum, annem ağlama seslerini duyunca ne oluyor diye geliyordu. Belki o belki daha öncesi, bilemiyorum ama şunu bir düşün, hangimiz topraklarından kopmadı? En azından ailede birisi, en iyi ihtimalle söylüyorum, çok sevdiği evinden koparılıp başka bir toprağa zorla, mecburen çok büyük bir korku hikayesini arkasında barındırarak getirilmiş. İkincisi, merakım biraz da sosyoloji okuduğum için. Sosyoloji de toplumun psikolojisini öğrenmek ya da toplumun bilinçaltını anlamak için iyi oldu. Toplumun bilinçaltı bu kayıplardan çok etkileniyor. Bunun mutlaka etkisi olmuştur.

Gelen yorumlar nasıl peki? Farklı bakış açılarına kızan oldu mu?

Hayır, hiç olmadı.

Bakış açısını değiştirdiğini söyleyen oldu mu?

Aslında “Emanet Zaman” için çok geldi bu yorum. “Ben hiç İzmir’i, 9 Eylül’ü, İzmir’in Türkleşmesini böyle düşünmemiştim” gibi yorumlar çok geldi. “Yaz Sıcağı”nda Melike, kadının özgürleşmesi, özgürleşememesi, bizim sözde özgür kadınlar olarak aslında ne çok baskılar yaşadığımız gibi konularda yorumlar geliyor. Bu gece Kıbrıs’a gidiyorum, bakalım nasıl yorumlar gelecek. Kuzeye gidiyorum, güneye de gideceğim. Ekim-Kasım gibi Yunancası da çıkıyor kitabın. İki taraftan da insanların girebildiği Birleşmiş Milletler bölgesinde bir etkinlik düzenliyoruz. Kıbrıs bir taraftan bize çok yakın bir yer, bir yandan da üstü kapatılmış bir aile sırrı aslında. Eğer “devlet baba” diye biri varsa, onun bizden sakladığı bir sır var orada. Ve biz hem biliyoruz hem de bilmiyoruz. Tam da az önce bahsettiğimiz gibi aslında; hakkında konuşmamamız gerektiğini biliyoruz. Ama ne olduğunu da bilmiyoruz ve geçiştiriyoruz.

014_019_defne_suman_POZ

Baba ve anne figürlerine gelelim. Baba figürüyle bir derdin var mı?

Her kızın herhalde vardır. Babam hayatımda yoktu, onu özleyerek büyüdüm. Hatırlayacağım kadar geç ama iz bırakacak kadar erken yaşta, 7-8 yaşlarımda evde yoktu babam. Sır olarak saklanıyordu, “İş gezisinde, Amerika’da, gelecek” deniyordu. Ama hep de fısır fısır bir şeyler konuşuluyordu. Sonradan anlaşıldı ki babam aslında başka birisiyle birlikte; onunla yaşıyor ya da onunla gidiyor nereye gidiyorsa… Sonra tüm bunlar açıldı tabii. Annem ve babam boşandılar. Sonra ikisi de çok sevdikleri insanlarla evlendiler. Fakat o iki yaş bende çok derin izler bıraktı. Bir eksiklik, güvensizlik, evde babanın olmayışı, bir apartman dairesinde, gerçekten fiziksel anlamda beni etkiledi. “Eve birisi girecek ve annemle beni öldürecek” korkusuyla geçen geceler oldu. Babayı özlemek ve bunu hiçbir zaman kendime itiraf etmemek, bu da var. “Defneciim iyi misin?” dediklerinde “Ben iyiyim, zaten daha mutluyum, annemin yanında yatıyorum” gibi söylemlerle kendimi güçlü gösterip ve o hasretin, o özlemin üzerini örtmüşüm.

Ne zaman çıktı ortaya?

Bence bu kitapla ortaya çıkıyor. Benim babam intihar etti. Ben o zaman da hiçbir şey hissetmedim. “Ne yapalım canım, kendi seçimi” diyerek yine aynı mertlik içinde durdum. Ta ki bu kitabı yazana kadar. Babamın eşi kitabı okurken bana, “Babanı ne kadar çok özleşmişsin Defne” dedi. Ben o zaman da “Yok canım” diyecektim ama şunu fark ettim. Evet ne çok özlemişim! Şimdi biz kitabı Yunanca’ya çeviriyoruz. Tercüme ediliyor ve ben de satır satır okuyorum tercüme doğru mu diye. O zaman görüyorum ne çok babam var, detaylarda ne çok onu hatırlamışım.

Kitaplardaki karakterler nereden geliyor? Bana sanki birilerinin yaşanmışlıklarının enerjisi yazarların kalemine sızıyor gibi geliyor. Var mıdır bu deneyimlerin gerçeğini yaşayan?

Hem var, hem yok. Dünya kadar okur mektubu geliyor. “Melike benim ruh ikizim” diyorlar mesela. Bir sürü insan kendini Melike ile özdeşleştiriyor. Yani diyebiliriz ki hepimizin bir Melike tarafı var. Diğer taraftan düşündüm, acaba bunlar ruhlar mı hakikaten? Ben medyum gibi onları mı yazıyorum? Ama hayır, sonuçta hepsi benden geliyor. Her şeyi parça parça ayırdığın zaman, Orhan’ı da al, Petro’yu da al, Melike’yi de al, Sinan’ı da al, hepsi benim. Dışarıdan bir karakter hayal edeyim ve onun özelliklerini Sinan’a vereyim demiyorum. “Ben Sinan olsam şimdi ne yapardım acaba?” diye düşünüyorum. Gustave Flaubert, Madame Bovary için “Nereden ilham aldınız, tanıdığınız birinden mi?” sorusuna, “Hayır. Madame Bovary benim” demiş.

Her birimiz bu kadar zenginiz aslında…

Bence yazının en güzel tarafı insanın içini büyütmesi, bütün bu karakterlere yer açması. Yüreğin büyüyor. Bu da sevmek demek.

Bloğunda şu başlığı gördüm: Yoga mı yazıdan yazı mı yogadan? Hangisi?

Benim için yazı hep vardı. Annem ilkokul 1’deyken günlük almıştı. O zamandan beri yazıyorum. Ama edebiyat yogadan diyebilirim. Evet, siyah-beyaz sınırları içinde yazarsın ama dünyamı dönüştürecek şekilde bakabilmek yoga sayesinde oldu. Edebiyat da o, yani bildiğin şeyi tersinden okuyabilmek, ters yüz edebilmek, detaylarına bakabilmek, olayı başka bir perspektiften bir daha yazabilmek. Bunlar edebiyatın büyülü tarafları. O, ancak yogadan sonra geldi bana. Şöyle bir yazı tipi var: Olması gerektiği gibi yazmak. Lisede yazdığımız kompozisyonlar mesela. Ben çok iyi yazardım çünkü olması gerekeni anlamıştım. Bir de olanı yazmak var. Olanı yazmak çok daha cesaret isteyen bir şey ve bazen olması gerekeni hiç tutmuyor.

Yaratım sürecini merak ediyorum. Hızlı yazıyorsun değil mi? Yazma şartların nedir?

Evet çok hızlı yazıyorum. Yazarken bir düzen olması gerekiyor. Eğer metin bilgisayardaysa, her gün onu mutlaka açıp bir paragraf eklemem gerekiyor. Bu kesintiye uğrarsa metin ölüyor. Bir sürü ölü metin var benim bilgisayarımda. Başlanmış ve ölmüş çünkü ben onu ziyarete gitmemişim. O yüzden günde bir kere onu ziyarete gitmem gerekiyor. İkincisi, sürekli okumak. Sürekli iş edinip iyi edebiyat okuman lazım. Ne okursan onu yazarsın. Nasıl dikkatli besleniyorsak, beyne girecek edebiyatın da saf olması gerekiyor. Muhakkak okuyorum dilim açılsın diye. Ayrıca beni kimsenin rahatsız etmemesi çok önemli. En azından üç saat. Evde yazıyorsam, eşime de söylüyorum “Bir ihtiyacın varsa şimdi söyle, yoksa üç saat yokum” diye. İnterneti ve telefonu kapatıyorum. Mutlaka büyük kulaklıklarımı takıp müzik dinliyorum. Bu demek değil ki hep yazıyorum; arada tıkanıyorum, kalkıp kendime kahve yapıyorum. Ama kimseyle konuşmamam lazım. Eğer konuşursam kaçıyor çünkü. Bazen kahve yaparken aklıma bir şey geldiğinde kahveyi bırakıp hemen aklımdakini kağıda döküyorum.

Dışarıda da yazıyor musun?

Evet, çok da severim dışarıda yazmayı. Bir kafeye gittiğimde de yine kahveyi söylüyorum, kulaklıklarımı takıyorum ve yine kimseyle konuşmadan, konsantre olarak yazıyorum. Daha bile rahat yazdığımı söyleyebilirim. Yerdeki toza takılmıyorum, bir çamaşır koyayım demiyorum. Bir de sabahları yoga yapmam gerekiyor. Çünkü hayal gücü bir şekilde hikaye üretmiyor. Sabah yoga yapmamın buna çok etkisi oluyor. Yoga yaptıktan sonra avare zaman geçirmem gerekiyor. Boğaz kıyısında bir yürüyüş, bisikletle parkta bir tur gibi. Yine tek başına olması gerek avare zamanın.

Hangi yogayı yapıyorsun sabahları?

Ben Shadow yoganın öğrencisi ve hocasıyım. Serilerimiz var, her sene hocamız ihtiyacımıza göre değiştiriyor. Onu çalışıyorum. Aynı seviyeye gelmiş bütün öğrenciler aynısını yapıyoruz. Sonuna da senin vücuduna uygun bir şeyler veriyor, onları uyguluyoruz. Bir saat yapılıyor o seri. Yoga dediğim hem hareket, hem meditasyon, hem nefes. Set bittiği zaman hepsi yapılmış oluyor.

 

014_019_defne_suman_poz_2.jpgAİLENİN HİKAYESİNİ KADIN AKTARIR

Yaz Sıcağı’nda hikayenin kadınlar tarafından anlatıldığında dair, yani “Söz kadınındır” diye bir iddia var aslında. Bu aslında bence içimizde kayıtlı bir bilgi. Melike diyor ki: “Babamın neden Cem’i (ağabeyi) değil de beni çağırdığını anlıyorum.” Çünkü bir hikayeyi ancak bir kadın anlatabilir. Ve o aileyi özgürleştirecek olan kişi de o kadın. Cem’in kızı Sofia da hikayeyi devam ettirecek. Artık erkeksi alanlarda güç kazanmak yerine kadınsı alanlarda güç araştırıyoruz ya, bu hikaye anlatıcılığının da hatırlanmasında fayda var. Ailenin hikayesini kadın taşır ve aktarır.

KİTAPLAR İNSANLARI BİRLEŞTİRİYOR

Romanlar da yoga gibi birleştirir mi?

Bence birleştirir. Dün İzmir’de kaldığım otelin lobisine bir okur imza almaya geldi. Küçük çocuğu varmış, onu bırakmış ve imza almaya gelmiş. Birleştirdi bizi yani. O kadar çok okurla buluştum ki. 2007’de ilk bloğumu yayınladığımdan beri etrafımı saran insanlar, benim yeni çevrem ve dostlarım yazı sayesinde hayatıma girdi. Kitaplar insanlar arasında köprü kuruyor. Şu anda yatay düzlemde biz buluşuyoruz, romanlar sayesinde. Ama dikey düzlemde Oğuz Atay’la da Tanpınar’la da kitap sayesinde buluştum. Bir açıdan da benden sonraki kuşaklara da bu kitap sayesinde kavuşacağım.

Atölye Yeşil hakkında duyurularını gördüm. Bir hayalin gerçek oluyor galiba. Nasıl bir oluşum?

Benim hayalimdeki yoga, kişisel gelişim, hareket sanatları okulu. Türkiye’de yoga hocası olarak mücadele ettiğim bir durum var. O da hocayla öğrencinin kopukluğu. Yoga, spor salonuna gittiğinde o anda ders varsa girilecek bir şey değil. Hocayla öğrenci arasındaki ilişki en önemli bağ. Ondan sonra da öğrenci-öğrenci ilişkisi çok önemli. Onların da bir topluluk oluşturmaları ve birbirlerine destek olmaları gerek. Benim derslerimi verdiğim model zaten bu. Örneğin ben bir grup açıyorum ve bir sene aynı kişilerle devam ediyorum. Bunu hocalara da aşılamak istiyorum. Burada onlara fiziksel alan yaratmak istedim. Benim gibi düşünen hocalar bir çember oluştursunlar ve Atölye Yeşil’e gelip ders versinler. Hayalim şu: 7-8 hoca olalım ve öğrenci topluluklarımız oluşsun. Mesela orada bir resepsiyon yok. Anahtarı gizli bir yere koyuyoruz, hoca gelip buluyor. O mekanı hoca ve öğrencileri istedikleri gibi kullanıyor. O iki saat onların, diledikleri gibi kullanabiliyorlar. Kütüphane var, mutfak var yemek yapmak isteyeler için. Sense Writing, travma üzerine çalışmalar, aile dizimi, Chi gong, Thai masajı gibi etkinlikler var.

 

MEKANLAR DA BİRER  KARAKTER 

Mekanları da çok güzel anlatıyorsun. Yazmadan önce mekanları görüyor musun? Ya da gördüğün yerleri mi yazıyorsun?

İkisi de oluyor. Çoğunlukla, başlarken bildiğim yerden başlıyorum. Mesela Fener ve Balat, o tepe beni nedense çok etkiler. 16-17 yaşlarındayken dönem ödevi yapmak için Kadın Eserleri Kütüphanesi’ni arıyordum. Ama yerini bilmediğim için yanlış yere gitmişim. Yukarıda o kırmızı okulu gördüm ve inanılmaz etkilendim. O zamandan beri benim için gizli bir mabet gibi oldu orası. Nasıl Melike’nin EğriKapı’sı var, benim de Fener’im oldu. Fener Rum Lisesi, St. Maria Kilisesi (Kanlı Kilise), orası benim küçük mabedim oldu. Ne zaman sıkılsam oraya koştum. Saklambaç’ta da var orası, kırılma noktası yaşanır. Kızlar oraya çıkarlar. Hoca Efendi’yi ararken orada kar yağar… Mekan benim için karakter kadar önemli. Mekanı karakter olarak sokuyorum hikayeye.

Şehri biz yaratıyoruz dedin röportajdan önceki sohbetimizde. İstanbul’dan şikayet edenlere ne demek istersin?

Atinalılar da Atina’dan şikayet ediyor. Bu bir seçim aslında. Şehir, mekan algısı bir hayaldir. Nereye bakacağımızı biz seçiyoruz. Hepimiz şehrimizi kendimiz yaratıyoruz. Nereye dikkatini verirsen o senin gerçeğin olur. Ben o yüzden çok dikkatli bir şekilde şehrimi yaratıyorum. Fener, Balat, seviyorum ve mutlaka her İstanbul’a geldiğimde gezerim. Boğaz’a mutlaka bir kez inerim, Boğaziçi Üniversitesi’ne giderim. Böylece ben İstanbul’umu yaratmış oluyorum.

Görüş alanındaki şey senin şehrindir. Geri kalan kısımları zor mu, bir sürü engebeden mi geçmemiz gerekiyor, fark etmez. Ben o hayalim olan şehir parçalarına varmak için onları küçük bir engebe gibi görüyorum. Yani üzerinden atlıyorum ve oraya gittiğim zaman şehrin hazzını o noktada yaşıyorum. Bu yüzden sahip olduğum, hayalini kurduğum parçaların kaybolduğunu görürsem o zaman yıkılıyorum.

 

 

014_019_defne_suman_poz_3.jpg