Korona Günlerinde Ölüm üzerine

fullsizeoutput_11f8
Foto: Kokia Sparis

Gökteki yıldızların durumu iyice mi vahimleşti nedir, bizim burada durumlar büsbütün karardı.

Bey hastalandı. İki akşam önce gece diş ağrısıyla başlayan bir ateş tüm vücudunu sardı. İki gecedir hiç uyumadık. Sabah zar zor kalktı ama başını bile dik tutamıyordu, tekrar yatırdık. MS hastası olduğu için bedeninin yüzde 95’ini zaten kullanamıyor. Ateşlenince bir de hepten kaskatı kesiliyor, dizi kilitleniyor, parmakları içine kıvrılıp pençe oluyor, yatsa sağdan sola dönemiyor, otursa gövdesini, başını taşıyamıyor, dengesini kaybedip tekerlekli sandalyenin üzerinde oturduğu yerden yana devriliyor. Tuvalet, su içirmek, ilaç yutturmak, yemek yedirmek meşakatli işlere dönüşüyor. İyi ki annesi de bizde kalıyor da, beraber bakıyoruz, bacakların bir ucundan ben, omuzlardan o tutuyor, kaldırıp oturtuyoruz, yatırıyoruz. Zor günler.

Dün sabah ateşli uyanınca sizin gibi biz de korona mı diye telaşa kapıldık. Ama düşmeyen ateş haricinde COVD19 semptomları göstermiyor. Boğazı ağrımıyor, nefes darlığı çekmiyor, burnu bile akmıyor. Biz de hastaneye koşmadık. Zaten koronanın ateş sınırı 38,2ymiş. Bu sabah uyandığımızda Kokia’nın ateşi 38,4’e fırlamıştı gerçi ama hemen sonra indi. Bizim ikimizin de sağlıklı günlerde ateşimiz 35,5 derece civarında seyrediyor. Ben de ateşim 37dereceye çıksa, yatak döşek olurum. Hiç ayakta geçiremem ateşli hastalıkları. Ama muhtemelen pek çoğunuz, normal ateşinizin 2-3 derece üstündeki ateşle faaliyet gösterebiliyorsunuzdur. Bir çok tanıdığım 38 ateşle sokağa çıkar, yürür, ders verir. Ben 38 ateşle sadece sanrılar görürüm. Kokia da o durumda şimdi. Yatırdık. Gözlerini yumdu, kalas gibi uzandığı yerde sızdı.

Lütfen dualarınızı üzerimizden eksik etmeyin.

Biraz önce Kokia’nın başında otururken Rober Koptaş’ın yazısını okudum. Facebook’ta da paylaştım, o zaman da söyledim: Ülkenin kederini, kaderini kayıplarını, ruhunu  sağlam ve çok dokunaklı bir biçimde gözler önüne seren bir yazı. Buraya bağlantısını koyuyorum. Lütfen okuyun, okutun.

Yıllardır, romanlarımda ve edebiyat dışı kitaplarımda, yazılarımda tutulmamış yasların, dökülmemiş yaşların sonraki kuşaklarda nasıl bir çaresizlik, kopukluk ve delilik olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Bu yazı da tam bu noktaya değiniyor.

“Öteki türlüsü, kuşaklar boyunca bizi huzursuz edecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak, yarın bizi, öbür gün çocuklarımızı, daha öbür gün onların çocuklarını, onları çıldırtanın ne olduğunu bir türlü bilemedikleri çaresizliklere sürükleyecek bir delilik hali olacak.”

Bütün gün sayılar duyuyoruz. Türkiye’de kaç kişi ölmüş? Yunanistan’da? İtalya Çin’i geçmiş. ABD İtalya’yı da geçecekmiş. Her bir sayı bir can. (Çin büyükelçisinin konuşmasını çok şansa, İstanbul’da bindiğim bir  takside duymuştum. Onlar sayı değil can, demişti mükemmel Türkçesiyle) Her bir canın etrafına yayılmış, sevdikleri var. Aİlesi, dostları. Her birimiz bu evrende eşsiz ve çok kıymetli bir yer tutuyoruz. Birimiz kayıp gittiğinde onun yerinde doldurulamaz bir boşluk oluşuyor. Bir yakınını kaybetmiş herkes bu duyguyu bilir: Babamın ölerek hayatımda boşalltığı yeri kimse dolduramaz. Babam diye söylemiyorum. Büyük halam Saadet’in, nenemin, dedemin, kazalarda ölen Murat isimli iki arkadaşımın, intihar eden bir dostum ile bir eski sevgilimin yerini de başka dostlar, sevgililer, aşklar, akrabalar tutamaz. Herkes bu evrende biricik ve eşsiz bir yer işgal eder. O yeri terk-i diyar ettiğinde, o yer artık dolmaz. Boşluğa alışılır mutlaka. Çekilmiş bir dişin boşluğuna alışıldığı gibi, ama o yer dolmaz. Dolamaz. Çünkü o yer sadece bir kişiye aittir. (Bu yüzden derler ki bir kaç aylıkken ölen bebeklerin hemen sonrasında doğan ikinci bebekler kendi hayatlarını yaşıyor gibi hissedemezlermiş hiç. Yası tutulmamış bir kaybı yamamak için aileye gelmişiz hissinden kurtulamazlarmış.)

YAnımda kaskatı yatan eşime bakarken ya şimdi ölürse diye düşünüyorum. Bu düşünce bana yabancı değil. Hasta bir insanla beraber yaşadığınızda, ölüm sık sık mevzu bahis olur. Onu bakıcımızla bırakıp İstanbul’a derslerimi vermeye gittiğimde düşünmeden edemem: Ya bu kadın, banyoya sokarken bizim Bey’i düşürürse, başını çarparsa, ölürse? Ya bu kadar hareketsiz bir vücutta bu kalp artık dayanamayacağım der ve durursa? Ya bu, bir başkasına vız gelecek ateş iç organlarını harab eder bitirirse? Ölümü aramızda sık sık konuşuruz. Eşlerden birisi diğerinin ölümünü görecektir. Bunu kavramak çok zor da olsa, bu gerçektir. Kim kiminkini görecek acaba diye konuşuruz. Olasılık hesapları mantığımızın almadığı bir düzende  çalıştığına göre bu sorunun yanıtını asla bilemeyiz.

Ancak şunu biliyorum: İnsan yakınlarının ve kendinin ölümünü sık sık düşünmeli. Ölümsüz olduğumuza dair duyduğumuz tuhaf inanç, yanılsama, kibirli, kavgacı ve kıymet bilmez tarafımızı keskinleştiriyor. Kişisel, egosal sebeplerden, ben haklıydım, o haksızdı vs gibi petite kavgalardan arası açılan dostların, bir tanesinin ölüme yaklaşması anında nasıl da gerçeği kavradıklarını unutmayın. Gerçek sevgidir. Bunu, Atina Günlükleri’ne başladığımda yazmıştım. Yoganın bizim hoca tarafından verilen tanımında, yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayıklamaktır, denir. Hınçlar, kinler, gücenmeler, onlara tutunmazsanız gelir, giderler. Sevgi, ona tutunmazsanız bile kalır, onu fark edeceğiniz günü bekler.

Tüm kayıplarımın yasını doya doya çekmek isterim. İntihar eden eski sevgilimin cenazesine gitmedim diye bugün hâlâ dövünürüm. O yüzden midir nedir, bir türlü vedalaşamadım. Onunla ilgili bir şeyler yapmalı, belki bir öykü yazmalı, yazıya bir anıt dikmeliyim diye düşünür dururum. Oysa pek kimsenin bildiği bir sevgilim bile değilldi. Babamın cenazesine yetişmek benim için çok önemliydi. Tüm ritüelleri sonuna kadar yerine getirmek için takıntılı bir çaba sarfettiğimi biliyorum. Yine Rober Koptaş’ın yazısından bir alıntı yapacak olursam” “Buralarda da, başka yerlerde de, insan evladı ölümü en çok ritüellerle idrak eder. Bizimkiler kilisede kahve içip helva yer mesela. Sizler evlerde, sanki o an tek ihtiyaç yemekmiş gibi konu komşu, hısım akraba çorbaya kaşık sallarsınız. Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider.”

Bugün korona virüsünün aldığı canların arkasından cenaze töreni yapılmıyor ve yakınlarına yas tutma hakkı tanınmıyorsa, evet Saroyan’ın dediği gibi “Birileri yazmalı. hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.” Ben de bu minicik bloğumda yazarak ve birilerini belki de uyandırarak tarihten silinen, adları bilinmeden gömülen insanların hikayesinin, insanlığa geri kazandırılmasına katkıda bulunurum.

Bugünkü yazıyı yine Koptaş’la bitiriyorum:

“…neticede biz de insanlığın bir parçasıyız, benzer dertlere benzer dermanlar aramak muradındayız. Ölülerimizi gömmek, başlarında iki damla gözyaşı dökmek, onları hak ettikleri şekilde anmak da dermanın kendisi.”

Yarın yine yazarım….

Ben yazarken şunu dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 4

16 Mart 2020

Atina

IMG_1245Herkese merhaba!

Hafta sonunda bloğa ara verdim. Tüm yazı enerjimi geçen ay başladığım öyküye yoğunlaştırdım. Bugün öğleden sonrayı da Eylül Konukları ile geçireceğim. Mart sonuna bitimek istiyorum. Ayrıca iki yazı projesi daha var elimde. Bir tanesi çeviri ve diğeri de bir makale. Tüm bunlar sizi ihmal edeceğim anlamına gelmiyor. Ama şöyle bir şey oldu: İstanbul’daki 27 Mart-5 Nisan arasındaki derslerimi iptal ettim tahmin edersiniz ki. Bu dokuz günlük süre zarfında 34 saatlik dersim vardı, toplam 4 ayrı gruba dağılmış 120 adet öğrenci. Atina’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan Atina’ya uçuşlar henüz iptal edilmediyse de 120 kişilik bir sanganın (aynı hocanın -bilginin- etrafında maneviyata dair bilgi edinen insanlar grubuna yogada verilen isim) lideri olarak atmam gereken mutlak adım buydu. (Liderler konusuna yarın geleceğiz.) Hal böyle olunca, benim “normal” şartlar altında on yedi gün süren Atina günlüklerimin süresi bir bilinmeze doğru uzadı. Bir sonraki İstanbul seferi 20 Nisan’a ayarlı. Bu, gerçekleşecek mi bilmiyoruz. Şimdilik günlüklerimizin 20 Nisan’a kadar süreceğini varsayalım. Eh, bir hafta sonu arası vermek münasiptir o zaman. 20 Nisana kadar hafta içi her gün size yazmaya çalışacağım. Yorumlarınız için ayrıca teşekkür ederim. Beni yazmam konusunda cesaretlendiriyorsunuz ve esin veriyorsunuz.

(Buraya bir not düşeyim hızlıca: Bu blog yazılarını sosyal medyada paylaşıyoruz, evet ama ben sosyal medyaya bakmıyorum. Oraya bu yazıları asistanım Nazlı koyuyor. Eğer oradan bana mesaj yazarsanız, göremeyebilirim. Daima en sağlıklısı bana email yazmanız. (sumandefne@gmail.com)

Sizin olduğunuz yerde durumlar tam olarak nasıl bilmiyorum. Bizim Atinamızda, Cumartesi sabahı itibarı ile tüm cafeler, restoranlar kapandı. Cuma günü bu, hâlâ işletmenin seçimiydi, cumartesi sabahı yasal olarak yasak kondu. Eğer cafenizi açacak olursanız polis ceza kesiyor. Hatta hapse giriyorsunuz.  Dükkanlara da her 10 metrekareye bir kişi girecek şekilde izin var.Mesela bizim manav 10 metrekare bir yer, ben içerideysem diğer müşteriler dışarıda, sıra bekliyorlar. Ben çıkınca bir diğeri giriyor.

Benim gidecek kahvem kalmayınca Cumartesi ve Pazar sabahları yarım saat parka indim. Herkesler dışarı çıkmış koşuyor, köpek gezdiriyor, çocukların peşinden koşuyor. Aslında cümbür cemaat parklarda, bahçelerde, plajlarda gezmemiz de sakıncalı. İspanya’da parklar da kapanmış. Burada da çocuk bahçelerinin kapıları mühürlendi. Okullar iki haftadır kapalı. (Analar babalar çıldırma aşamasında, çocuklar duvarlara tırmanıyor.) Ben bisikletim ve defterimle inmiştim parka. Bir bankın kenarına ilişip (elimde eldiven) öyküm için notlar aldım.

İçinizdeki yazar ve yazar adaylarına, evde oturdukları süre boyunca akıllarındaki o öyküyü nihayet yazmaya niyet etmiş olanlarınıza buradan bir iki kelam edeyim müsadenizle. Güzide parkımız Pedion tou Areos’un dev selvileri altındaki bir bankta iki büklüm eğilmiş, kucağımdaki defterime öykümle ilgili notlar alırken şunu iyicene idrak ettim: Mürekkep kağıda geçmedikçe ilham gelmiyor. Ağaçları, çocukları, köpekleri seyredin, rüzgar yaprakların arasından hışırdayarak geçsin, dallarında turunçlar mis koksun, bir yerlerden kilise çanları ya da ezan sesi gelsin.. Bunların hepsini beş duyunuzla içinize çekin ama yazmaya başlayacağınız zaman elinize kalem alın. Oturduğunuz yerde ne yazacağınızı düşünmeyin yani. Kalemin kağıda dokunduğu anda oluşan bir simya var. O simyadan hiç bilmedik öyküler, fikirler, duygular doğuyor. Ancak mürekkep kağıda geçtiğinde insanın en derininde saklı, kendinin bile bilmediği inanışları, hisleri ve hatta anıları su yüzüne çıkıyor. Bu, nasıl oluyor bilmiyorum. Ama cumartesi sabahı hava kirliliği iyice azalmış şehrimizin en büyük parkında defterime yazarken bunu bizzat yaşadım.

Bilgisayar olmaz mı? Aynı simya bilgisayarda oluşmuyor. En azından benim için. En azından başta. Bu yüzden tüm romanlarımın başlarını ve kilit bölümlerin açılışlarınıdaima defterime yazarım. Boş bilgisayar ekranına bakacağınıza elinize kalemi, kağıdı alın ve yazmaya koyulun. Mükemmel bir şey yazmaya da çalışmayın. Toprağı kazıyorsunuz önce. Toprak altından çıkan parçayı mükemmelleştireceğiniz yer bilgisayar ekranı olacaktır.

Hazır evdeyken ne zamandır istediğim A’ya, B’ye, C’ye başlayayım diyenlerinize de bir kaç önerim var. Aslında önerim hepinize. Hafta içi gündüzleri çalışanların hayali vardır ya, şu işi bırakayım da zamanımın efendisi ben olayım, dersiniz hani… İşte o hayal ettiğiniz hayat bu. Ben bunu senelerdir yaşadığım için müsadenizle yaşantılarımdan yola çıkarak bir kaç öğüt vereyim.

Kendinizi istediğiniz gibi değerlendireceğiniz bomboş bir günde bulduysanız, size ilk öğüdüm derhal bir rutin yaratın. Rutin sadece yaratıcı faaliyet için değil, sağlımız ve yaşadığımız şu zamanlarda kuvvetine en çok muhtaç olduğumuz bağışıklık sistemimiz için de çok önemli. Korkunun karşısına rutini koyabilirsiniz. Yoga öğrencileri bilirler vritti (zihin gevezelikleri) karşısına apana’yı (aşağı akan ve boşaltımı düzenleyen enerji) koyarız. Apana ritmi düzenler ve ritim apanayı uyandırır, tıkandığı yerde harekete geçirir. Rutin ve korku arasında da benzer bir ilişki var ve hatta daha fazlası. Yoga ve Ayurveda’dan kavramlarla açıklamaya çalışayım. Korku, kaygı, endişe, panik gibi duygular vata bozukluğuna dair duygular. Vata hava fazlası demektir. Hava tabiatı itibari ile hafif, uçucu ve hareketlidir. Kurutur ve içine dolduğu maddeyi yükseltir. Olumsuz düşünceler ve duygular sistemi hızlandır, kaygı korkuyu, korku paniği besler, vata artar.  Nefes daralır, vücut hissedilmez olur, tüm enerji beyine ve zihnin kontrol takıntısına aktarılır. Zihin kontrol etmek ister. Belirsizlik karşısında kontrolü yitirdiğince kendini kaybedebilir. O yüzden panik anlarında zihne kontrol edebileceği bir şey sunmak gerekir. Mesela nefes. Nefesi kontrol edebiliriz. Yavaşlatabiliriz. Vücutta oluşan hislere dikkatimizi çevirebilirsek vata durulur, panik yatışır. Bu, duygulardan kaçmak anlamına gelmiyor. Aksine duygu hakkında düşünüp, ona devamlı çözüm aramaktansa vücudumda, karnımda, kalbimde, yere basan ayaklarımda oluşan hisleri hissettmek. Bu paniğimizi yatıştıracaktır.

Rutin konusuna gelecek olursak… Zamanın efendisi olmak, yine vata tabiatlı zihni dizginlemek anlamına geliyor. Üretken ve tatminkar bir gün geçirmek istiyorsanız zamanı küçük parçalara bölün. Ben minimum 24 dakikalık (yogada bir ghatika) konsantrasyon aralıklarıyla çalışırım. Mesela bu blog için notlarımı 24 dakika boyunca defterime aldım. Alarm çaldı. Kalktım, 5 dakika eşimin tuvaletten kalmasına yardımcı oldum ve tekrar odaya kapandım. Alarmı bir daha kurdum. İkinci yirmi dört dakika da bilgisayara yazıyorum. Bu ghatika bitince kahvaltı sofrasını ve mutfağı toplayacağım. Üretken aralıklara öncelik verin. Ev işleri üretken dilimlerden yemesin. Önce evi toplayayım, sonra rahat rahat masamın başına geçeyim demeyin. İnsan evi toplarken yoruluyor, zihinsel enerjisi kalmıyor. O yüzden önce yazın (ya da ne yapıyorsanız onu yapın) sonra evi toplayın. Bir öykünün ortasında ghati bittiyse, evi toplarken de zihin üretmeye devam eder. Önce üretin, sonra ev işlerine bakın. Tüm günü evde geçiren bir kadın için ev işi hiç bitmez. Ev sizden hep bir şeyler ister. Her istediğini tek seferde vermek zorunda değillsiniz. Benim önerim 116 dakika (5 dakikalık aralarla 4 ghatika) çalıştıktan sonra 116 dakika ara vermeniz. O arada da fiziksel işler, ev işleri yapın. Beyin dinlenirken de yaratmaya devam ediyor. 4 ghatika başta çok geliyorsa 2 ghatika ile başlayın veya bir ghatika ile. Önemli olan bu ghatika süresince elinizdeki iş dışında HİÇBİR ŞEY ile ilgilenmemeniz. Telefon kapansın. İnternet kapansın. (Müzik dinlemeyi seviyorsanız, müzik çalabilir.)  Kapılar kapansın. Bunca kapanmaya bir ghati’den uzun dayanamıyorsanız, en azından 24 dakika elinizdeki işe konsantre olmayı deneyin.

Korona günleride, evde oturuyorsanız (ki umarım oturuyorsunuz- virüsü yayılışını yavaşlatmak şu anda insanlığın en önemli görevi, lütfen siz de üzerinize düşeni yapın ve salgına katkıda bulunmayın) her gün aynı saatte uyanın, yoganızı, kahvaltınızı aynı saatte edin. Rutinler vatayı yatıştıracaktır. SOsyal medyada olur olmadık makaleleri okumak ise vatayı, kaygıyı, paniği arttıracaktır. Yaratıcı bir iş olsun elinizde. Merkezde o dursun. O iş şimdilik sizin hayat amacınız olsun. Enerjinizin büyük bir kısmını oraya aktarabilirseniz, evrenin iş birliği içinde size kaynak yarattığını göreceksiniz. Lütfen dağılmayın. Vata rüzgarının peşinde savrulmayın. Beraber kalın. Merkezde kalın. Nefes alın, nefes verin.

Yarın görüşmek üzere,

Defne. Gölge

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 3

fullsizeoutput_4538
Berberde hipsterlar ile

Herkese tünaydın, diyerek başlamıştım bugünkü yazıya ama bitirmem bu saati bulduğu için herkese iyi akşamlar olarak devam ediyorum.

Bugün size bizim Bey’in berber dükkanından yazıyorum. Yazıyorum, değil, yazıyordum. Çünkü artık evdeyim. Bey on dört gündür evde kapalıydı. Bugün bir saatliğine sokağa çıkıp saçlarını kestirdi. Sonra hemen eve döndük. Zaten Little Tree and Books’un da dahil olduğu bir grup (epey kalabalık bir grup) kafe, restoran, bar, taverna, uzeri muzeri kapandı. (Okullar epeydir kapalı.)

Bugün benim doğumgünüm.

Belki de doğumgünlerimin en tuhafı. Belki de en güzeli. Bilemiyorum. Akşam koltuğa oturup balkon penceresinden akşamın renklerinin vurduğu ağaçları seyrettim. Manos Hadjidakis’in Gioconda’s Smile (Jokond’un Tebessümü) albümü çalıyordu. (Becerebilirsem buraya eklerim.) Sabahın erken saatlerinden beri telefonuma, emailime, sosyal medya hesaplarıma gelen yaşgünü mesajlarını okudum, elimden geldiğince herkese yanıt verdim. (Bazı emaillere hala yanıt yazamadım. Yazacağım, gücenmeyin) Telefonda konuştum. Dr. Svoboda’nın “Rahu çağında Korona virüsü” konuşmasını dinledim. Dün gece ben uyurken Gerçeği Yaşamak: Kısıtlamalarınızı Yakıp Kül Etmek kursumuza yedi dakikalık bir seans konmuş, online sınıfımız toplanmış, hocamız sakin olmamız konusunda bizi bir kez daha uyarmış. (bu konuya da birazdan geleceğim)

Ağaçların sadece tepelerinde kızıllık kaldı, gerisi gölgeye girdi. Kilisenin çanları çaldı. Çok uzun, uzun, uzun çaldı. Sordum: Bey, Bey bu çanlar ne için çalıyor böyle deli deli? Senin için ayarladım, dedi. Sonra dua başladı. Bizim evin önünde büyük bir park var, İzmir Kültür Park’a benzeyen bir park. İçinde iki tane kilise bulunuyor. Bir tanesi bize yakın. Papaz efendinin duasını evin içinde duyuyoruz. Uzun uzun dua edildi. Başka ne edilir ki? Ben de sabah yogamın sonunda uzun uzun dua ettim. Her yaş günümde olduğu gibi bu sene de sahip olduğum nimetler için şükrettim.

Nimetleri düşünürken (temiz suya erişimim var, yemeğim, barınağım, nispeten güvenli bir toprak parçasında yaşıyorum, internetimiz çalışıyor ve beni siz dostlara bağlıyor) aklıma Jose Saramago’nun Körlük romanı geldi. Hikaye, bilinmeyen bir zaman ve yerde aniden başlayan ve hızla yayılan körlük salgınıyla açılıyor. Herkes (doktorun karısı hariç) kör oluyor. Başta alınan önlemler, karantina filan hiç işe yaramıyor ve sonunda tüm şehri (belki dünyayı) ele geçiriyor. İşte o zaman ne su, ne yemek, ne güvenlik ne de insanlar arasında iletişim imkanı kalıyor. Çok iyi yazılmış, son derece mümkün bir felaket senaryosu… Filmi de var. İnsanın insanlıktan çıkmasının ne kolay olduğunu ve elimizdeki nimetlerin kıymetini anlamanın iyi bir yolu bu kitap.

Bir de film tavsiyem olacak. Eve kapandıysanız.. Akranlarımın aklına zaten gelmiştir. Gençler belki duymamıştır. Gişe rekorları filan kırmamıştı ama esaslı filmdi. Beni pek etkilemişti en azından. 1995 yapımı Oniki Maymun! Hatırlayanlar hatırladı değil mi? Brad Pitt bir deliyi oynuyordu. (Ve nasıl iyi oynuyordu, tüm film boyunca gözleri şaşı bakmıştı!) Şaşı bakışlı deli Brad Pitt elinde bir çanta taşıyordu hatırlarsanız… Çantanın içindeyse… İçindekileri şimdilik bir yana bırakalım. Çantayı nerede taşıyordu, ona gelelim. Çantayı dünyanın en işlek havalimanlarından birinde taşıyordu. Bir ara kamera, uçuşları gösteren panoya dönüyor ve orada Brad’in elindeki çantanın gideceği büyük şehirler bir bir yanıp sönüyordu. Londra, Pekin, Paris, Tokyo, Sydney, Rio, Santiago, Los Angeles, Mexico City… Anladınız? Deli Brad çantasının içinde insanlığın yüzde 80ini yok edecek bir virüs taşıyor ve bunu havalimanlarından yayıyordu. Virüs o işlek havalimanından yola çıktıktan sonra dünyaya son sürat yayılıyor ve dünya hayvanlara kalıyordu tekrar. (Deli Brad’in amacı  tam da bu!)

Bu kadar mı olur diyeceksiniz… Üşenmeyin izleyin.

Dr Svoboda’nın dün geceki konuşmasına gelince… Şunu söyledi. Gidişat gösteriyor ki dünya nüfusunun en azından yüzde 60’ı novel corona virüsünü kapacak. Ancak bu insanların sadece yüzde 5’inin durumu hastanede müdahale gerektirecek derecede ciddileşecek. Geri kalan evlerinde ağır ya da orta derecede ağırlıkta bir griple mücadele edecek. (Şunu biliyor musunuz? İstanbul kedilerinin yüzde 80i Feline Corona virüsü ile yaşıyorlar. Ve yaşıyorlar. Yıllarca. Bağışıklık sistemlerini güçlü tuttuğunuz sürece sağlıklı kedi sayılıyorlar.) Bu kriz sırasında sağlımızı bozacak, bağışıklığımızı düşürecek şeylerden birisi strese girmek. Kaygıyı büyütmek. Stres sindirim sistemini kilitleyen bir unsur. Hayvani organizma, stresi hayati tehlike olarak algılıyor ve kaçma (flight) moduna geçiyor. Kaçma modunda sindirim donuyor. Bağışıklık sisteminin bağırsakta yer aldığını artık en muhafazakar hekim bile kabul etti. Sİndirim donuca, bağırsak da donuyor, bağışıklık sistemi çalışmayı kesiyor.

O halde neymiş? Bilinçli bir şekilde stresi azaltmamız, sakinleşmemiz lazım. Sağlığımız için bunu yapmalıyız. Bu, her şeyi boş verin, atlayın bir vapura gezin ve dostlarınızla uzun sofraların etrafında buluşun anlamına gelmiyor. Herkesin, her birimizin, salgının yayılmaması için üzerine düşen görevleri var. Bugün İtalya’da yaşayan üç arkadaşımla konuştum. (Bir tanesi Milano’da, bebeği bu krizin ortasına doğdu.) ÜÇü de aynı şeyi söylediler, sizin şimdi olduğunuz aşamadayken bize evde oturun, çıkmayın bir yere dediklerinde dinleseydik, bu iş buralara varmazdı. Bugün İtalya’da sokakları polis tutuyor ve bakkal veya eczane dışında bir yere gidenleri evlerine geri gönderiyor. Evinizde oturun yani. Gerekmedikçe sokaklarda dolanmayın. Ellerinizi yıkayın. Bir daha yıkayın. Ve sakin kalın. Nefes alın. Nefes verin. Yoga yapın. Ekranları kapatın. Kedilerinizle oynayın. Çocuklarınızla oynayın. Sakinleşin. Sağlığımız bizden bunu istiyor. Yukarıdan talimat ve düzenleme beklemeden herkesin bireysel adımlar atacağı, insanlık namına kendi hayatının sorumluluğunu üstlenceği bir zaman bu.

Bu akşam aranızdan ayrılırken iki adet fotoğraf ekliyorum. Birincisi bu mektubuma başladığım sırada bizim Bey’in berber dükkanında çekildi. Diğeri de bizim evin önündeki parkta. Arkamdaki graffitide “zamanın efsaneleri” yazıyor. Kavafis, Garcia Lorca ve Camarón yan yana çizilmişler… Şiir okumak için de iyi bir zaman. Ben de bugün bir öğrencimin bana gönderdiği ve benim de çok sevdiğim, hatta websiteme koyduğum bir Nazım Hikmet ile bitireyim.

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesala,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öylesine ki,
mesala, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesala, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.

NAZIM HİKMET

IMG_1593

https://music.youtube.com/watch?v=LNg5KKiI9HI&list=OLAK5uy_kthl_9jY-oy1wVB78riLLEjW69NSQ1yyE

 

 

 

 

Korona Günlerinde Aşk/ Atina Günlükleri 1/İkinci Tur

11 Mart 2020

Atina

Sevgili Okurlar,

Atina’ya, size ve günlüklere geri döndüm. Neredeyse iki haftadır yazmıyorum. Bu süre zarfında İstanbul’daydım. Biliyorsunuz. İstanbul’a her gidişimde yaptığım işlerin dışında bu sefer yeni bir kursa da başladım. Dr. Robert Svoboda’nın düzenlediği Gerçeğinizi Yaşamak ve Kısıtlamaları Yakıp Kül Etmek olarak tercüme edebileceğim, 5 haftalık bir online kurs. Dünyanın her yerinden kırk dört öğrencinin katıldığı bir sanga. (sanga: manevi  bilgi -ve onu aktaran bir hoca- etrafında buluşan cemaat) Dersler Cumartesi akşamları İstanbul saatiyle 23.30da başlıyor ve iki saat sürüyor. Ben yoga dersimden önce kendi yogamı da mutlaka yapmak istediğim için sabahları genelde 5 gibi uyanmak zorundayım. Uykumdan çalacağını bile bile ilk dersin sonuna kadar oturdum. Bilgi Dr. Svoboda’dan akıyor, akıyor, internetin nadilerinden (nadi: yogada kanal/nehir) bizlere varıyor, oradan yeni kollara ayrılıp yolunu yapıyordu. 3 saatlik uykumdan uyanıp da elli kişilik Temeller sınıfımın karşısına geçtiğimde tam böyle hissettim. Dersimi çalışmama, öğrencilerim için hazırlanmama gerek yoktu. Ben sadece kendi yogamı yapmalı, yüce güçlere önümdeki engelleri kaldırması ve ulu bilgiye vasıta olarak beni seçmesi için dua etmeliydim. Gerisi geliyordu. Geldi. Bilginin etrafında benim sangam birbirine kenetlendi.

Bu kurs beş hafta sürecek ve bu beş hafta boyunca sadece Dr. Svoboda’nın derslerini dinlemekle kalmıyoruz. Ödevlerimiz var. Bağımlısı olduğumuz (onun deyimiyle bizi ele geçiren) bir maddeden bir hafta uzak kalmak (simit? kahve? domates? hâlâ seçemediğim için bu ödevimi henüz yapamadım. :), hocanın sorularını yanıtlamak, günlük yazmak, saatte bir durup, her ne yapıyorsak ara verip soluk alıp vermek gibi…. Ayrıca bir tavsiye: Bu beş haftayı, nerede olursanız olun inziva gibi yaşayın. Sağlıklı beslenin, iyi uyuyun, yoganızı aksatmayın, sizi zehirleyen iç ve dış unsurlardan uzaklaşın, Netflix’i askıya alın ve sosyal medya hesaplarınızı beş haftalığına kapatın. Nasıl da muazzam bir zamanlama! Şimdi, bu dönemde sosyal medya kapatılır mı demeyin. Tam da şimdi kapatılır. Peki ama korona? Peki ama sınıra sıkışan mülteciler? Savaş? Ateşkes? Yas? Van’daki deprem? İnanın hepsinden haberiniz oluyor. Bir adım atacağınız varsa atıyorsunuz. Hem de daha sakin, daha merkezde bir  yerden atıyorsunuz o adımı. Sosyal medya çorbasına herkes her düşüncesini ve her duygusunu -çok afedersiniz- kusuyor. Kustukça da rahatlıyor ve bu rahatlamayı bir şey yapmış olmanın rahatlamasıyla karıştırıp günlük hayata devam ediyor. Sosyal medyaya post girmek, yorum yazmak, birilerini linç, diğerlerini yüzbin kere layk etmekle insan bir şey yapmış olmuyor. Aksine Kali Yuga’nın (yogada içinde bulunduğumuz kafa karışıklığı ve felaketler çağı) karmaşasına hizmet ediyor. Yalnızlığı da gidermiyor. Yüzlerce insan layk etse de ekranın diğer yanında tek başınayız. Bu gerçek değişmiyor.

Bizim hocamızın bir sözü vardır: Ne gerekiyorsa yapınız. Ne eksik, ne fazla. Tastamam gerektiği kadar.

Korona günlerinde bu söz sık sık aklıma geliyor. Saatlerce korona virüsü hakkında yazılanları okumak ve muhtelif spekülasyonu yaymak yapılması gereken şey değil. Yapılması gereken: sık sık elleri yıkamak, öpüşmemek, sarılmamak, asansör düğmelerine dokunmamak, yüzümüze, burnumuza, gözümüze (7+2 deliğimize) elimizi değdirmemek, yemeğimizi pişirmek, suyumuzu kaynatmak, hastalıktan şüphe ediyorsak evimizden çıkmamak. Ne eksik, ne fazla. Bunların dışındaki eylemlerimiz global bir pandemic olarak yayılan paniğe katkı sağlayacaktır.

Şunu unutmayın:

Dikkatinizi neye verirseniz o büyür, güçlenir. Dikkatinizi virüse değil, bağışıklık sisteminize verin. Prana (can) ve Manas (zihin) aynı nehirde yüzen iki balık gibidir. Biri nereye gidersen öteki de onu izler. Canınızı sağlığa yöneltin.

Yine bizim hocanın sözlerinden:

Yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayırmaktır.

Korona günleri bu ayrımı yapmayı kolaylaştırır. Ruh nedir? Sankya’da Puruşa. Kalıcı olan. Ölümsüz olan. Evrensel ilkeyi içinde barındıran. Şahitlik eden. Ruh olmayan nedir? Prakriti. Değişen, evrilen, doğan ve ölen. Nefes, vücut, dünya, güneş sistemi, samayolu, para, evler, arabalar, şan, şöhret, başarı, yenilgi, korku, kaygı, sevinç ve tüm duygular, düşünceler, parlak fikirler, not so parlak fikirler, tutku, arzu, haz… Ruhu ruhtan ayırmak, kalıcıyı geçiciden, sevgiyi kuşkudan, güveni kaygıdan ayırmak, ayıklamak demektir. Yogada bahsedilen hakikat budur. Dikkatiniz hangisini büyütüyor? Ruhu mu geçici olanı mı?

Ben elimdeki kalıcı olan şeylere bakmayı seçiyorum. Ruhun tekamülüne de inanıyorum. Bu hayat burada bitecekse bir yerde, bir zamanda bir yenisi başlayacaktır. Kalıcı olanla bir sonraki turda buluşuruz elbet.

tayland kasim 2005 007Benim hayatımda neredeyse kırk senedir değişmeyen, ruhumu her daim besleyen biri var. Bugün de onun doğumgünü. Ruh kardeşim, ikiz kardeşim, yeğenimin annesi, en yakın dostum Yasemin. Hayatımdaki her şey bitse de, gitse de, sahip olduklarımın tamamını ve hatta ortak anılarımızın barındığı hafızamı bile yitirsem yanımda duracağını bildiğim bir insan. Mühim olan dostluktur. Gün dostlukları ve iyiliği hatırlama günüdür. Dikkati iyiye yönelttiğimizde iyilik büyür. Kavga değil. Yasemin benim için iyiliktir. Beraber yaptığımız pek çok şeyden hayat için anlamlı parçalar doğmuştur. Tayland’daki evimi terk etme vakti geldiğinde Yasemin’i çağırmıştım. Tek başına altında kalkamayacağım yüktü. Beraber evi topladık, kutuladık, kapattık. Bir sonraki adımı atmam doğrusuydu ama korku, kuşku, ayıp olacak, kalpler kırılacak gibi kaygılardan tek başıma çıkamıyordum. Serinkanlı Yasemin elimden tuttu, Tayland’dan beraber çıktık. Bu fotoğraf da o zamanda çekilmiş. İkizimin doğumgününü kutlamak için buraya ekliyorum. İyi ki doğdun canım benim.

Son olarak: Atina günlüklerinin on yedincisinin altına bırakılmış bir okur yorumuna yanıt vermek isterim ki bu yorum epeydir aklımı yoruyordu. (Demek ki sahiden içimde bir yere dokunmuş.) Okurum beni sorumluluklarımdan kaçmakla ve günümü güzel geçirmekten başka bir düşünceyle iştigal etmemekle suçluyordu. Sorumluluklarımdan kaçtığımı neye dayanarak söylemiş olduğunu bilmiyorum. Burada her sabah yüzde 90 bedensel engelli bir kocanın günlük bakımı  için neler yaptığımı tek tek saymamayayım. Bilenler biliyor. Şuna takılıyorum. Bir erkek yazar, romanını, kitabını, öyküsünü, bloğunu yazmak için engelli karısını evde, yardımcıya bırakıp çıksa ve bir kafede yazılarını yazsa zannetmiyorum ki kimse onu sorumluluklarından kaçmakla suçlamaz. Hele ki o erkek yazar sabahtan öğlene kadar engelli eşini tuvalete taşısa, yıkasa, giydirse, kahvaltısını hazırlasa, akşam taksiye bindirip gezmeye götürse, gece kucaklayıp yatağa taşısa hiç kimse ona öğleden sonrasını yazarak geçiriyor ve bunu başarabilmek için de evet sırtına yüklenmesi muhtemel işleri geri çeviriyor ya da başkalarına dağıtıyor diye hiç ama hiç sorumluluklarından kaçıyor diye suçlamaz, aksine alkışlar. Sayın kadın okurum bu yorumu yazarken ayrımcılık yaptığının farkında değildir, muhakkak. Buradan hatırlatmak isterim.

Gününü güzel geçirmeye çalışma meselesine gelince… Hayat günlerden oluşur. Hayatı güzel geçirmeye çalışmak, sadece keyif peşinde koşmak değildir. Benim için hayatı güzelleştiren şey dostluk ve yoga kadar edebiyattır. Hayatımı bu güzelliklere yer açacak şekilde düzenlemek bence benim insanlığa borcumdur. Bu bakımdan evet, haklısınız, günümü güzel geçirmekten başka bir şey düşünmüyorum. Güzel bir gün anlamlı edimlerle dolu bir gündür. İnsanlığın ihtiyacı olan da anlamlı edimlerle işlenmiş zamandır.

Sonunda ise yazılarımda bıkkınlık sezdiğini eklemiş. Buna bir şey diyemeyeceğim. Bazen gerçekten bıkıyorum.

Sizden değil, kendimi anlatma çabasından.

Günlükler devam edecek. Hatta kalın. Bugünlük bu kadar.

Hava nefis ve sokaklar, metrolar bomboş. Prakriti tüm cazibesiyle dansını sürdürüyor, biz de ömrümüzü yettikçe ona eşlik edeceğiz. Daha ne edelim?

 

 

 

Atina Günlükleri 15

Bugün stres diz boyu. Günlerden Çarşamba. Cuma sabahı İstanbul’daki yoga derslerimi vermek ve kitap etkinliklerimi yürütmek için İstanbul’a geliyorum. Hasta bakıcımız Bey’i tekerlekli sandalyesiden (hâlâ) kaldıramıyor. Demin küçük tuvaleti için denedik. Bir değil, iki değil, üç defa denedik. I-ıh! Olmuyor. Belki yanında ikinci bir insan olursa başarır ama ikisini kendi başlarına evde bırakmama imkan yok. Bu cümleyi yazdım ve sonra sildim ve sonra tekrar yazdım çünkü cümleye bakar mısınız: Evde bırakmamama imkan yok. Gizli özne: Ben. Gizli nesne: onlar. Yüklem: bırakamamak. Bu yüklem benim sırtıma yüklediğim bir şey. İstanbul’a giderken onları bırakıyorum gibi hissediyorum. Yani Atina’da kalmak, Bey’i tuvalete transfer etmek benim görevim ve ben görevimi yerine getirmiyorum. Benim işlevlerimi yerine getirecek birini bulmadan ben o yeri boşaltamam. Kendimi klonlamam  gerek ki gidebileyim.

Oysa gittiğim yer – yoga hocalığımı ve yazarlığını icra ettiğim yer- esas görevim. Haydi, esas demeyelim. En önemli görevim. Yıllar önce Hindistan’da kaldığım aşramın yüz yaşındaki gurusu ve sonra da bizim hocamız Sundernath bana demişlerdi ki senin bu hayattaki işin ülkendeki insanlara yoga öğretmek. Bunu farklı zamanlarda söylemişlerdi ama her iki zamanda da benim Türkiye’ye dönmeye hiç niyetim yoktu. Hindistan’daki Guruji bu öğüdü kulağıma fısıldadığında Tayland’a döneceğimden emindim. Oradaki ilk hocalarım Panço ve Beatrix’in yanında yin yoga dersleri verecektim. Yoga Evi’ne ortak olacaktım. Muhtemelen geçen haftaki günlerin birinde bahsettiğim, Nong Khai’de yabancıların yaşadığı o sokağa bir gün ben de yerleşecektim ve hatta oradaki yabancılardan birisi ile evlenecektim. (damat adayını gözüme kestirmiştim bile ama o ümitsiz vaziyette bir Tai kadına aşıktı. ) İkinci defa bu öğüdü şimdiki hocam Sundernath’dan duyduğumda da Portland’a yerleşmiştim ve oradan ayrılmayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Shadow Yoga hocası olarak Portland’da kök salacaktım. Yeni birini gözüme kestirmiş, ümitsiz ilişkisini bitirmesini bekliyordum. Türkiye bitti diyordum kendi kendime. Ben artık Portland’lıyım. Bisiklet, kahveler, hoş insanlar, organik yemekler, ormanlık alanlar ve masal gibi bir ev. İnsan daha ne ister?

(Aşk meraklıları için bir parantez: Nong Khai’den Portland’a gittiğimde, Tayland’daki geleceğim için gözüme kestirdiğim İngiliz damat adayının aklı başına geldi ve beni Portland’daki evimde ziyarete geldi. Yalanım yok, bu kişiyle Portland sokaklarıdan romantik iki hafta geçirdik ve hatta ben onunla Tayland’a dönüp o eski hayali yeniden ateşlemeyi bile düşündüm.  Ama sonra o tırstı. Bu kadar ciddi bir şeye başlamaya hazır değilmiş filan falan. Hayal hiç ateşlenemeden söndü ve ben Portland’da gözüme kestirdiğim damat adayının ümitsiz ilişkisini bekleme pozisyonuma geri döndüm. Tayland’a dönen İngiliz hâlâ oralarda dolanıyormuş duyduğum kadarıyla. Bana bir iki pişmanlık mektubu yazdıktan sonra sesi kesildi. )

Uzattım. (çünkü stres altındayım) Şunu diyorum: Bir değil iki Guru tarafından bana verilmiş bir mesaj mevcut: Ülkenin insanlarına yoga öğret. Ben de bunu Gurular söyledi diye yapmıyorum. Gerçekten de kendimi en mutlu, en yuvamda, en tatminkar hissettiğim zamanlar Türkçe ders verdiğim zamanlar. Guruların bana doğruyu söylediklerini biliyorum. O yüzden esas işlevim yoga hocalığı diyorum. Sırtıma yüklediğim bu yüklem: onları bırakamamak meselesinde yanılıyorum. Onları bırakabilirim. Ancak onları bırakırsam zaten onlar bensiz bir çözüm üretebilirler. Ben orada durduğum sürece tabi ki bana yaslanacak hayat. Demek ki cümlelerimin öznesini, nesnesini, yüklemini değiştirip yeniden kurmalıyım.

Siz strese girdiğinizde ne yaparsınız? Hamur işi mi yersiniz? Sigara mı yakarsınız? Bir drink mi alırsınız? YouTube’a, instagrama mı gider eliniz? Veya çıkıp hızlı hızlı yürür müsünüz? Belki yoga yaparsınız. Ben strese girdiğimde mutlaka yalnız kalmak isterim. Huysuzlandığımda odasına kapanan bir çocuktum. Odamda tek başına, kitaplarla kendimi sakinleştirirdim. Bu hâlâ böyle. Sabahki çiş hadisesinden sonra (bu arada evde ustalar, temizlik, hasta bakıcı, kayınvalide, görümce ve açık balkon kapılarından dışarı fırlayacaklar diye krizler geçirdiğim kediler de var) ben gözlerim dolu dolu, Salman Rushdie’nin Quichotte’sini kolumun altına kıstırdığım gibi evden fırladım. Little Tree’ye gidecek vaktim yok. Bizim evden taksiyle 20 dakika sürüyor. Zaten yürümek istiyorum. On dakika yokuş yukarı yürüyüşle Ipokratus (Hipokrat) caddesindeki Kaldi Kahveye geldim. Badem sütlü kakaomu bu seferlik orta şekerli sipariş ettim. Yan masada oturan adam sarkmak istedi (ya da sadece sohbet etmek- fark etmez- ikisi için de açık değiliz) kulaklıklarımı takıp yüzümü ekrana çevirdim. Size yazıyorum. Salman yanımda sabırla beni bekliyor. Eylül Konukları da öyle. Bugün önceliği siz aldınız. Öğleden sonra Yunanca dersim var. (Pınar soruyor: Ne zaman bitecek bu Yunanca dersleri?) O zamana kadar bu kahvenin bu köşesinde oturup yazsam dünya tekrar tahammül edilecek bir yere dönüşecek, biliyorum.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Bu yazıyı Nong Khai, Tayland günlerime itafen çok sevdiğim bir eski fotoğrafla noktalıyorum. Orada bıraktığım için aklımdan hiç çıkmayan bisikletim, selesinde sokakta gezen bir eskiciden aldığım kitaplık ve yukarıdaki yazıda hiç mi hiç bahsi geçmeyen İtalyan sevgilimle sokakta karşılaştığımız bir an. Kim, neden fotoğrafımızı çekmiş bilmiyorum. Akıllı telefon öncesi yıllar. Ekim 2003.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 13

Screenshot 2020-02-24 at 7.56.09 PM
Pazartesi Sendromu

Geldik mi 13. güne!

Atina’da bu defa on yedi gün kalıyorum. Cuma günü İstanbul’a yolculuk. Dokuz günlük hummalı bir yoga dersleri, kitap etkinlikleri başlayacak. Bey Atina’daki evde kedilerle beni bekleyecek. Yeni hasta bakıcımız maalesef pek ümit vaadetmiyor. Bu kadar erken konuşmamak lazım ama Bey’in tekerlekli sandalyeden yatağa, tuvalete, arabaya geçirilmesi sadece güç değil, aynı zamanda vücut mekaniğini anlamayı da gerektiriyor. Bu hanım kızımızın kuvveti yerinde sayılır ama tekniği henüz kapamadı. Onları yalnız bırakamam. Kayınvalidem de bizde kalacak muhtemelen. Beraber biri bir ayağı çeker, diğeri ellerini yerleştirir, en azında düşüp de başını küvete çarpacak endişesi duymadan gidebilirim.

Erkeklerimizin sorumluluğu nasıl da biz kadınların sırtına biniyor. Bu, nasıl, ne zaman oluyor? Bizim Bey MS hastası diye özel bir durumumuz olduğunu düşünmüyorum. Roller değişmiş olsa, tekerlekleli sandalyedeki ben ve evin ekmek parasını kazanan o olsa ben emimin ki o benim şimdi hissettiğim sorumluluğu -haydi doğrusunu açıkça Türkçe, mertçe söyleyelim- suçluluğu duymayacak. Güvendiği kimselere beni teslim ettikten sonra yoluna gidecek. Ben de bunu yapıyorum ama içimdeki ataerkil sistem parmağını sallıyor. Bu suçluluğu hissedeceğine, onu da yanına al İstanbul’a götür diyor -ki bunu defalarca yaptık. Oysa biz bu düzene geçerken, yani benim 9 gün İstanbul’da, 20 gün Atina’da kalacağım  bir hayat programı yaparken, İstanbul’da kocasız geçireceğim  dokuz günün benim ruh sağlığım açısından önemini de konuşmuştuk. O zamanlar bir terapistimiz vardı. Evlilik terapisti. Sanırım biraz da onun sayesinde bu kararları verebilmiştik. Terapist özgürlüğümü ve huzurumu benden çalan sistemik utancı ortaya çıkartıp, kenara ayırmayı öğretmişti bana. Ancak hayallerini yaşayan bir kadın mutlu bir yuva kurabilirdi. Bunu da bizim Bey’e terapist anlattı. Erkeklerin modern dünyada, bağımsız kadınlar karşısındaki çaresizliklerini özetleyen “peki ya ben?” sendromunu da terapistimizden duyduk. Kadının muharebesi özgürlüğünü kısıtlayan utanç ve suçluluk duygusu ile olacaksa,  erkeğinki de yetersizlik kaygısıyla gelen ve yine kadının özgürlüğünü kısıtlayan “peki ya ben?” sendromuyla olacak.  Kadın erkeğin peki  ya ben sorusuna yanıt aramayacak. O iş erkeğin. Erkek de kadının suçluluk duygusunu gidermeye uğraşmayacak. O iş de kadında.

Bunlara ben postmodern feminist mücadeleler adını veriyorum. Erkeğin kadın üzerinde hiç fark etmeden, hiç bilmeden ve hiç mi hiç istemeden kurduğu baskılar bunlar. Kadın da aynı baskıyı kendi içinde kuruyor. Seni eğlendirmek, gönlünü hoş tutmak, yalnızlığını gidermek benim değil, senin işin diyemiyor. Diyemiyoruz. Bey’in İstanbul’a geldiği ilk yıllarda ona şehri beğendirmek, sevdirmek için nasıl didindiğimi hatırlıyorum. Ben çocukluğumdan beri candan bir bağla bağlı olduğum şehri görüyordum. Son on, yirmi, yirmi beş yılda şehrin geçirdiği değişimi hafızam filtreliyordu. Şehirlerimize bakarken oradaki mazimizi görürüz. Benim İstanbul’umu ancak benimle beraber Bebek’te, Hisarüstünde, Büyükada’da, Kadıköy vapurunda, İstiklal Caddesinde, Cihangir’de büyüyenler görecektir. Bunu çok geç anladım ve şehrimi beğenmiyor diye Bey’e gücendim.  Üstelik beğenmiyor değildi, benimki gibi duygusal bir bağ kuramıyordu sadece.

Nereden geldik buralara?

IMG_1502
Hafta sonu eğlenceleri. Atina sokaklarında Bey’i tek sıra, sağdan say.

Pazartesi sendromu yaşıyorum ben aslında. Hafta sonu o kadar eğlendik ki, kızlar sağolsun, o kadar gezdik, dans ettik, güldük, yedik içtik ki bugün tam bir akşamdan kalmalık halinde geçti. Sabah erkenden Gülçin’i metro istasyonuna bıraktım. O metroyla havalimanına gitti. Eve dönünde bir gati Salman Rushdie’nin Quixote’sini okudum. Niyetim on yedi günlük günlüklerim biterken kitabı ve başladığım öykü Eylül Konukları’nı bitirmekti. Ama galiba hem benim öykü, hem de Salma abinin Kişot’u İstanbul sonrasına kalıyor. Belki İstanbul günlükleri de yazarım. Ne dersiniz? Alıştık birbirimize.

24 dakikalık Kişot ghatisinden sonra yogamı yaptım. Biliyorsunuz cumartesiyi yeni ay sandım diye yoga kaldı, pazar ise sahiden yeni aymış. İki gün ayrı kalınca benim her yanım tutulmuş. Burnum da tıkalı. Üşüdük tabii sokaklarda günlerce. Burada hava çok soğuktu hafta sonu. Yoga çok güzeldi. Bitince hiç kalkasım yoktu ama kapı çaldı. Saat dokuz olmuş. Hasta bakıcımız ve Bey’i kaldırma vakti, kahvaltı ve öğrencilere yazılacak emailler, Cuma başlayacak derslerin kayıtları, derken bir kaç saat uçtu geçti. Yunanca dersi, erken akşam yemeği derken Pazartesi hayatımda bir kaç saat daha yuttu. Yemekten sonra bir ağırlık çöktü. Dün gece sadece beş saat uyumuştum. Havuç’un yanına iki dakika kıvrılayım dedim. Havuç içini geçire geçire uyuyordu. Ondan bana bulaştı herhalde. Çalışma odamın iki kişilik kanepesinde karanlık, derin bir uyku kuyusuna düştüm. Kim bilir ne zaman gözlerimi açtığımda nerede ve neden uyandığımı bilmiyordum. (İstanbul’da mıyım? Hangi sınıfın dersini vereceğim şimdi? diye düşündüm.) Bizim Bey de salonda benimkine benzer bir uyku komasına girmiş. Mili Gülçin’in yatağında, geri gelir diye bekliyor. Bir saat uyumuşuz.

Zar zor kalktım. Bir çıkmam gerek. Evde kalırsam bu blog çıkmaz. Öyküye hiç bakılmaz. Yürümeliyim. Temiz hava. Akşam vakti. Kaldi Kafe’ye geldim. Mahallede sayılır. Loş bir ortam. Kakao sipariş ettim. Hamur işlerine şöyle bir baktım ama dünkü kahvaltıdan sorna kırk günlük hamur işi arası veriyorum. Yoksa artık mayurasana’da filan kollarım vücudumun ağırlığını taşımayacak. 40 gün hamursuz.

Atina’ya akşam çöktü. Sizin orada gece olmuştur.

Huzurlarınızdan ayrılıyorum. Biraz da öyküme bakayım.

Yarın görüşmek üzere,

Defne.

Mili Havuç Uyku
Uyku kuyusuna düşenler

 

 

 

 

Atina Günlükleri 12

Sevgili Günlük okurları,

Ayurveda doktoru Robert Svaboda’nın bir sözü vardır: Haftanın bir gününü ters rutine ayırınız. Her gün ne yapıyorsanız o gün aksini yapın. Her sabah yedide kalkıp yogaya duruyorsanız o gün saat ona kadar yatakta kalın. Kahve içiyorsanız yerine bitki çayı için gibi gibi. Ben rutinlerin insanı olarak bu anti rutin deneyine henüz girişemedim. Bir gün yogamı yapmamak bile moralimi bozarken, kahvesiz bir sabah nasıl olabilir… Ama ne demişler: Yeni bir şeyin doğması için eski bir şeyin ölmesi gerekir. Her ölüm beraberinde yas getirir. Hem yas tutmayayım, hem de hayatımda bir şeyler değişsin, dönüşsün, eskisinden daha mutlu, daha sağlıklı, huzurlu, tatminkar bir insan olayım olmuyor işte. Dönüşmekse arzumuz o zaman bir parçamızı öldürmemiz gerek. Ardından da yas tutulur. Yeni bir aşk bile eski düzenin ölümünü gerektirdiğinden hüzünlü bir tarafı vardır. Taze aşık neden bir türlü mutlu olamıyorum diye kendine eziyet etmemelidir.

Hayatta yeni ilişkilere yer açmak için bazen eskileri öldürmek gerekiyor. İşte bu bana çok zor geliyor. Eski dostlukların bazıları biz öldürmeden, zaten yaşları gereği ölüyorlar. Ben bunu bir türlü kabullenemiyorum. Artık çok seyrek görüştüğüm ama eskiden canım ciğerim olan bir dostla buluşmuşsam muhakkak o eski bağı yakalamak istiyorum. Yakalayamazsak -ki o bağ çoktan tarihe (toprağa) karışmış olduğu için yakalayamıyoruz- o eski dostun değiştiğine, bana soğuk davranadığına, veya muhtemelen bana bir sebepten kızgın olduğuna karar veriyorum. Bir türlü o eski bağın artık toprağa karıştığına, yeni bri şeylere başlayamayacaksak o dotlukla inat etmemek gerektiğine inanmıyorum. İlk gençliğimde de böyle muhafazakar bir tararfım vardı. Herks yeni bir şeye başlardı, ben o şeyin karşısında dururdum. Sonra bir başladım mı herkesten çok ben tutulurdum o yeni şeye.

Aynı insanla yeniden başlasak bile o eski bağı kuramayız. O öldü. Yenisini kurabiliriz. Bunu dostluklarda anlamak zor belki. Eski sevgililerle daha kolay. Diyelim ki yıllar önce beraberdiniz ve sonra ayrıldınız, araya evlilikler, çocuklar, yaşanmışlıklar, kayıplar girdi ve yıllar sonra yeniden karşılaştınız, aşk alevlendi. Yirmi sene önceki aşkı yeniden alevlemek yerine, yenisini yaşarsınız. Yeni kimliğinizle birbirinizi tanırsınız. Dostluklar da böyle olmalı, ayrı düşmüş dostların yolları yeniden buluşursa sıfırdan kurulmalı o bağ. Benim aklım hep eskilere gidiyor. Yeniden bağ kurabilmek için eskiye değil, yeniyi bakmak lazım oysa ki.

Bunlar nereden aklıma geldi? Bugün yine dostlarla geçti. Portland’dan Meg, İstanbul’dan Beste, Burcu ve Gülçin bize geldiler. Uzun uzun bir Türk kahvaltısı ettik. Bey ile Gülçin Amerikavari bir dokunuşla kahvaltı kokteyli de hazırladılar. Sabahın erken saatlerinden itibaren evde hummalı bir çalışma vardı. Son yıllar içinde uzun soluklu yoga öğrencilerim, diğer Shadow Yoga hocaları, yazarlık atölyesinden arkadaşlarım vaktimi en çok geçirdiğim insanlar oldular. Yasemin gibi, Evren gibi çok eski dostlarla düzenli görüşüyoruz, onlarla bağ durmadan yenileniyor ama eski Cihangir arkadaşlarım, ünviersite ve lise arkadaşlarım benden uzaklaştı. Aileler kuruldu. Yeni çevreler edinildi. Ben de onlardan uzaklaştım. Bir yanım onları çok özlüyor. Bir yanım özlediğimin gençliğim olduğunu kulağıma fısıldıyor. Bir yandan da onlar hep görüşüyorlar, bir tek ben uzaklaştım sanıyorum ve sonra tek tek konuşunca herkesin yeni sulara yelken açtığını da anlıyorum. Öte yandan çok eski dostlarla akrabalık ilişkisine benzer bir şey de kuruluyor. Evet görüşmüyoruz, evet beni gündelik dertlerimi yeni arkadaşlarım daha iyi biliyor belki ama eskilerin de zor zamanlarda orada olacağını biliyor insan. İçin için hissediyor.

Yeni bir şeyin doğması için bir şeylerin ölmesi gerek mottosunu zaman için de kullanıyorum. Eğer öykü yazmak için zaman istiyorsam, o zamanı kullandığım bir diğer şey (uyku, sosyallik, sosyal medya, email yazışmaları) ölmese bile uykuya yatırılmalı. Bir zaman dilimi sadece o öyküye adanmalı. Veya yoga için aynı şeyi söyleyebiliriz. Ve hatta dostluklar için de… Bir dosta ayrılan zamanda diğer şeyler uyumalı. Zamanı bu şekilde kompartmanlara ayırmanın çok faydasını görüyorum ben. Tatminkar yaşamlar için zamanın parmaklarımızın arasından akıp gittiği hissine karşı bir takım önlemler almamız gerekiyor. O yine akıp gidecek tabii ama aktığı yerde biriken kumdan kule bizi mutlu edecek…

İşte böyle şeyler…

Bu pazar akşamı İstanbullu misafirlerimizi Tai yemeği yemeğe Blue Bamboo’ya götürüyoruz. Müsadenizle kalkıyorum.

Yarın görüşmek üzere…

İyi haftalar!

Defne.

 

Atina Günlükleri 11

22 Şubat 2020

Atina

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.10

Bugün dolu dolu yaşandı. Tom Robbins’in sözünü doğrularcasına, dolu olduğu için çok uzun zamana yayılmış bir gün gibi geldi bana. Bu sabah mesela, günler öncesi gibi geliyor. Dün gece Gülçin, Bey ve ben Birdman diye bir Japon barına gittik. Benim eve dönüp gece yogası yapma planlarım ilk tabak karides ile suya düştü. Eve döndüğümüzde bir enerji patlaması yaşadık ve geceyarısına kadar Madonna parçaları eşliğinde dans ettik. Bu işe en çok kediler sevindi. Havada üçlü dönüşler filan yaptılar.

Bu gece eğlencesinden sonra bu sabah sekize kadar uyundu. Üstelik yeni ayı bugün sandığımız için bu sabah da yoga yapılmadı. İstanbul’dan misafirlerimiz Beste ile Burcu gelene kadar ben birazcık öyküme baktım. Salman Rusdie’nin kitabından bir bölüm daha okudum. Kahvemi içtim. Bu arada ev doldu taştı. Hasta bakıcımız, fizyoterapist, Gülçin, iki kedi ve ben… Her şeye rağmen öyküme 300 kelime daha eklemeyi başardım. Bazen gözü karartıp kapıları kapatmak yetiyor.

Beste ile Burcu gelince yola çıktık. Kızlar arabanın arkasına sıkıştılar. Önde Bey. Direksiyonda ben Atina’nın 60 km kuzey doğusuna düşen Sesi Beach’e doğru… Başta hava yağmurlu ve soğuklu. Kırlara çıktığımızda çamları, zeytinleri fosforlu yeşile boyayan bir güneş çıktı. Denizin üzeri gümüş gibi parladı.

Sesi Beach’de bizim sık sık gittiğimiz bir balıkçı var. Gelsin salatalar, gitsin kalamarlar, karidesler, patates kızartması, şöminede kızarmış üzeri zeytinyağlı kalın ekmek dilimleri, çok taze bir kırlangıç balığı…. Yedik içtik. Çok güldük. Eğlendik. Fotoğraflar çektik. Mektubuma ekliyorum. Atina’ya akşama doğru döndük. Biraz daha bizim evde oturduk. Sonra kızlar dışarı çıktılar. Bey de yattı. Ben de sizlere böyle kısaca merhaba dedikten sonra yatıyorum.

 

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.11 (1)Yarın yine dostlarla geçecek… İnsanın ülkesi toprak değil o toprağın insanlarıdır yazmıştı Kozmas Politis İzmir anılarında. Ne kadar doğru. İnsanlarım etrafımda olduğu sürede ben de vatan hasreti çekmiyorum. Siz de ülkeden uzaktaysanız etrafınızı dostlarla çevirin. Hayatta en önemli şey dostluk bence. Aşktan da aileden de daha derin ve anlamlı izler bırakan şey dostluk.

O zaman dostluğa kadeh kaldırıyoruz.

Bey dizi seyredelim diye beni bekliyor. Uyandığımızdan beri baş başa kaldığımız ilk saat bu. Yüzümü temizleyip yanına gidiyorum. Bu kadar dışa dönük bir günden sonra içe kapanmak, yan yana oturup konuşmamak iyi gider…

Hepinize sevgiler.

Yorumlar için çok teşekkür ediyorum. Hafta içinde herkese yanıt yazacağım.

Defne.

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.17

Atina Gunlukleri 10

21 Şubat 2020

Atina

Merhaba herkese,

Bugün evden çıkarken bilgisayarimi yanıma almayı unuttum. Sizi ihmal etmek de istemediğimden Niarhos Kültür Merkezi’nin kütüphanesinden, halka açık bir bilgisayardan yazıyorum. O yuzden de turkce karakterlerim yok. Beni affedin. Eskiden emailleri boyle yazardik hatirlarsaniz. Simdi ise muthis zorlaniyorum. Belki kucuk telefonumdan yazsam daha hizli olur.

Evet bu hiç fena bir fikir değilmiş. Telefona geçtim. Türkçe karakterlere kavuştuk tekrar.

Sabah Gülçin’le çıktık. Onu Little Tree and Books’a götürdüm. Kitapların önündeki rafta yan yana oturduk ve iki saat kadar çalıştık. Benim öykünün bitinci bölümü bitti. Dört veya beş bölümden oluşacak. Yarın yeni misafirlerimiz geliyor. Burcu ile Beste. Onları da alıp deniz kıyısına balık yemeğe gideceğiz. Onlar gelmeden yazarım bir saat.

Yarın zaten yeni ay. Yoga yok. Bu gece ise Şivaratri. Yoganın en kutsal gecesi. Arınma ve ayin için, sağlık şifa için , dua için yıldızların hizası pek uygun. Bu gece yoga yapabilir ve sonrasında bir dilek tutabilirsiniz. Biz de akşam yemeğimizi erken yedik. Saat 4 gibi. Gece eve dönünce bir kısa yoga yapılır. Sabah tam bitirecekken, en derin, en açık yara haldeyken kapı çaldı ve yogam kapanmadan gün başladı. Bu gece bi kapanış da olur.

Dün benim yogaya başlayışımın on yedinci yıldönümüydü. Yoga sadhanam onyedi yaşında bir genç artık. Yakında reşit olacak. Bakalım o vakit ilişkimiz ne yola girecek! İlk hocam bana ya yogayı da bırakırsan diye sormuştu. Akademik hayatı on sene sonra bırakmıştım ya… Bilmem ki demiştim. Belki yogayı da bırakırım. Bir tek gün bile aklımdan geçirmedim. Bazı günler atlasam da son on yedi yılın yüzde 90ımda günüme yogayla başladığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bugün hayatımda bağrıma bastığım pek çok şey (kitaplarım ve bloğum) ve insan (sizler) bana yoganın armağandır. Doğum günün kutlu olsun yogam. Nice uzun yıllara.

Biz şu anda Niarhos Kültür Merkezindeyiz. Burası bir kaç sene önce açıldı. Muazzam bir kompleks. Milli kütüphane, opera bale, dev gibi bir botanik bahçesi, ses ışık gösterisi, terasları, balkonları, avlularıyla çok büyük bir etkinlik mekanı. O kadar büyük ki bir ucundan diğer ucuna gitmek için size bisiklet veriyorlar. Baştan aşağı her yerde tekerlekli sandalye için uygun bir biçimde inşa edilmiş. Tuvaletler dahil.

Milli kütüphanenin raflarında benim Yunanistan’da çıkan iki kitabımı, Emanet Zaman ve Yaz Sucağı’nın Yunanca baskılarını bulduk. Çok duygulandım. Böyle muhteşem bir kitap tapınağında benim hikayelerim de yer alıyor. Gülçin fotoğraflar çekti. Bir tanesini ekliyorum.

Gülçin ve Bey şimdi beni aşağıda, kafede bekliyorlar. Ben de bu kitap tapınağından ayrılıp onların yanına ineceğim. Malum gece uzun.

Yarın görüşmek üzere.

İyi şivaratriler. Herkes iyiliğin kazancağı bir dünya için dua etsin.

Sevgiler,

D.

 

Milli kütüphanede iki adet kitabım!

 

Atina Günlükleri 8

Sevgili Günlük okurları,

Bugün iyice geç kaldım. Herhalde siz bu satırları yarın okuyacaksınız. Türkiye’de olanlarınız benden bir saat ileride, yatmaya hazırlanıyorsunuzdur.

Bugün nasıl geçti bilmiyorum. Parmaklarımın arasından kum gibi aktı gitti. Oysa sabah 6:30da kalmış, bir gatika kitap kahve ve sonra bir saat yoga yapmıştım. Yeni bakıcımız geldi. Eğitimi sürüyor. Bey’i yataktan kaldırma, giydirme, kahve makinesine götürme talimi önce. Sonra Bey kahve makinesiyle baş başa bir gatika geçirmek istiyor. Bir gatika yirmi dört dakika, yogada bir zaman ölçüsü. O sırada ben de yeni bakıcımıza yatağı toplamayı, ortalığı toplamayı, kedi tuvaletini gösteriyorum. Sonra Bey’in tuvaleti, ardından kahvaltı, kahvaltının toplanması, günün çamaşırı…

Derken bana fenalık geldi. Sabah sabah evde kalmayı zaten hiç sevmem. Sabah sabah ev iş yapmayı hiç hiç sevmem. Sabah sabah sosyalleşmeyi, hele de çok iyi tanımadığım insanlarla bir arada vakit geçirmeyi hiç hiç hiç sevmem. Afakanlar bastı bana. Bilgisayarımı ve Yunanca kitabımı bisiklet çantama attım. Bana biraz müsade, ne olur. Çıktım. Oh! Dünya varmış. Bisikletle Kaldi kafeye gittim. Orası da ana bana günü. Pencere önündeki uzun rafta zar zor bir yer açtım kendime. Yunanca ödevlerime başladım.

Böyle afakanlar basında aklıma babam geliyor. Ona da olurdu bu. Çıkar yürürdü o da. Veya bir yere kıvrılır uyurdu. Ben de suyum kaynayınca uyurum. Babamın gömleğinin koltuk altları lekelenirdi bu afakan basması anında. Nerede olursa olalım girer yıkardı. Sonra da gömleğine fön tutardı, kurusun diye. Teke gibi bir koku çıkarmış o anlarda babamın teninden. Bana da benzer bir ateş basıyor bu sevmediğim işler üstüste üzerime geldiğinde. Aynı, apaynı teke kokusu benim derimden de fışkıyor.  Çok geç noktasına gelmeden bir dur demek gerekiyor. Yani afakan basmadan ben çıkmalıyım evden.

Kaldi Kafe’de bir buçuk saat oturdum. Öğrencilere email yazdım, yeni ders programını, Şirince inzivasını hazırladım. Sosyal medya ve blogdaki yorumları yanıtladım. Kurumsal işini bırakan bir arkadaşım, tam zamanlı yoga hocalığının günde en az iki saat bilgisayar başında çalışmak olduğunu duyunca çok şaşırmıştı. Bu iki saat kurs kayıtları, workshop duyuruları yapılmadığı sakin günlerde. Kayıtlar başlayınca bir de bunun muhasebesi ekleniyor saatlere. Kitap tanıtımı etkinlikleri için yazışmalar, etkinlik duyurularının hazırlanması, yayınvevleriyle görüşmeler, çeviri kontrolleri vs ise bir yazarın en az bir saatini alıyordur. Hem yoga hocası hem de yazar olmak varsa kısmetinizde günde en az iki saatinizi bilgisayar başında organizasyon yaparak geçireceğinizi hatırlatayım size. 🙂

Neyse o sırada ben günlük kahve dozumu aldığımdan mı ne, yoksa Yunanca dersinden sonra artık sokağa çıkacak halim kalmadığından mı bilmem bu akşam evde oturdum. Bol baharatlı bitki çayımı pişirdim. Salman Rushdie’yi okurken onu içtim. Eylül Konukları öyküsüyle bir saat kadar uğraştım. Şimdi de karşısınızdayım. Burada saat 21:30. Bey odamdan çıkayım da yatalım diye bekliyor. Kahvaltı ve erken akşam yemeğini saymazsak beraber geçirdiğimiz en nitelikli zaman yatak vaktimiz. O zaman sohbet ediyoruz, film seyrediyoruz, dertleşiyoruz, kedilerle oynuyoruz.

O yüzden bu akşamlık burada sizden ayrılıyorum. Tom Robbins’in şöyle bir şey yazdığını hatırlıyorum: İnsan hiç bir şey yapmadığında zaman hızlı akar, çok şey yapılan bir günün süresiyse  uzun, upuzun gelir insana. Ben bugün hiç bir şey yapmamış gibi hissediyorum kendimi. Birden gece oldu. Hep daha uzun saatlerim olsun yazmaya, okumaya, yazdıklarımı düzetlmeye, akşam yogasına, sabah yogasına istiyorum… Sonra uykum geliyor.

Yarın görüşmek üzere…

Defne.

IMG_1270
bu akşam evdeyiz