Pozitif Dergisindeki Röportaj

Yaprak Çetinkaya ile Pozitif dergisi için yaptığımız röportajı buradan okuyabilirsiniz.

014_019_defne_suman_POZ

Bir kendine kavuşma hikayesi

Yoga eğitmeni Defne Suman, yazın bu sıcak günleriyle aynı adı taşıyan kitabında aile sırlarının ve hiçbir şey yokmuş gibi yaşamanın ağırlığından özgürleşen kahramanı Melike ile birlikte okuyucusunu da hafifletiyor.

YAZI: YAPRAK ÇETİNKAYA

Defne Suman ile birkaç yıl önce röportaj için bir araya geldiğimizde konumuz yoga idi. O akademik kariyerini bırakıp kendini gönüllü işler yaparak yollara vurmuş ve sonra yoga ile buluşmuş, yıllar sonra da yoga hocası olmuştu. Blog yazıyordu, yazılarını Mavi Orman adlı kitapta derlemişti. Ardından ilk romanı Saklambaç gelmişti. Su içer gibi okuduğum, kendimden hissedişler bulduğum bu roman, 2000’li yıllarda bir ailenin hikayesi aracılığı ile bize ülkedeki inanç çatışmalarını anlatıyordu. Ardından Emanet Zaman geldi. Çıkar çıkmaz Defne’nin değerli imzası ile masamdaydı. Yine su içer gibi okudum, uzun yıllarımı geçirdiğim İzmir’in 1905-1926 yılları arasındaki yaşamlarına farklı perspektiflerden bakmak besleyiciydi. Ve şimdi raflarda Yaz Sıcağı var. Önümde okunmak için sırasını bekleyen kitaplardan kibarca izin aldı ve en öne geçiverdi, yine bir solukta okundu. 40 yaşındaki Melike, hiç hesapta yokken geçmişle, aile sırları ile yüzleşiyor, yol onu Kıbrıs’a götürüyor. Katman katman açılan hikayede Melike geçmişi affederek kendine kavuşuyor.

Sana göre “Yaz Sıcağı” bir kadının mı, bir ailenin mi yoksa bir ülkenin mi hikayesi? Yoksa hiçbiri mi?

Hem hepsi, hem hiçbiri… Yaz Sıcağı, bir kavuşma hikayesi. En basitinden, bir baba ile kızın kavuşması olarak okuyabilirsin. Kıbrıs düzeyinden okursan, ayrılan toprakların ve ayrılan halkların birbirine kavuşması ya da kavuşma hayalinin hikayesi. Daha ince katmanlarına indiğin zaman kadınla erkeğin kavuşması çünkü karakterimiz Melike aslında babası yüzünden hiçbir erkeğe kavuşmayı seçmiyor, erkeklere kavuşamıyor. O yüzden aslında onun babasını affetmesi sonucunda erkeğe kavuşmasının hikayesi. En derin katmanına inersen de kişinin kendine kavuşması… O da aile sırları çözüldüğü zaman oluyor. Yani ailesinin sırlarının kendisi tarafından çözüleceğini, sonraki kuşaklara kendisi tarafından aktarılacağını düşündüğü anda kendine de kavuşmuş oluyor.

Aile geçmişleri, aile sırları kişisel gelişim uygulamalarında çok konuşuluyor. “Aile geçmişinizi sorun, araştırın, gelecek nesillere aktarmayın” deniyor. Senin ailen de sırlarla dolu mu?

Bilmiyorum. Yeni bir romana başladım şimdi. Onu yazarken geldi birden aklıma. Benim hiç tanımadığım dedemin, yani babamın babasının hakkında çok az konuşulur. Onunla ilgili, “Hamamda ölmüş” gibi bir söylenti vardı. Konuyu biraz sıkıştırdığımız zaman “Hayır canım önce hamama gitmiş, sonra evde kalp krizi geçirmiş. Hayır, hamamda onu birisi öldürmüş” gibi birtakım şeyler söyleniyordu. İnsan bilmez mi babasının nasıl öldüğünü ama bilinmiyordu. Orada büyük bir sır olmasa da belli ki esrarengiz bir durum var. Bence her ailede bu tip konuşulmayan, konuşulması tabu haline getirilmiş şeyler var. Ama niye konuşulmadığını da bilmiyoruz. Bu sorunun cevabını neden bilmiyoruz? Neden bilmediğimi bilmiyorum ama bilmemem gerektiğini biliyorum. Bu olağan bir şey, içimizde kayıtlı olan bir his aslında.

Bunlar aslında insanın hayatını etkileyen şeyler değil mi?

Kesinlikle. Bu içerde kendini tekrarlayan bir kayıt gibi aslında: “O konuda konuşma! Bu konu konuşulmaması gereken bir konudur.” Buna benzer başka konular çıktığı zaman ortaya –mesela kendi babamın ölümü- ben yine konuşmamam gerektiğine inanmış oluyorum. Nereden geliyor bu inanç? Çünkü babam ve halalarım kendi babaları hakkında konuşmamayı seçtiler ve bana şunu öğrettiler: “Bir baba öldüyse onun ölümü hakkında konuşmayalım.” Bunu bir kural olarak söylemiyorlar tabii ki ama çocuk onu kapıyor bir şekilde.

Melike karakteri 40 yaşında…. Bir gün bir anda artık genç olmadığını içi sızlayarak fark ediyor. 40 yaş senin için ne ifade ediyor?

Bir yandan çok güzel bir yaş. Bence bir kadın olmak için en güzel yaşlar 40’lar. Annem de söylemişti bunu bana; “40’lı yaşların en güzel yaşların olacak” diye. Buna kesinlikle katılıyorum. Hem olgunluğun hem de güzelliğinin doruğuna eriyorsun. Artık o gençliğin şüpheleri, özgüven sorunları, tereddütleri geçmiş oluyor. O açıdan çok güzel ve keyifli bir yaş. Bir taraftan da “Ya bundan sonrası?” diye düşünüyorsun. Bundan sonra gelecek olan yaşlarda şu anda sahip olduğun o zirvedeki güzellik olsun, gücünü güzellikten almak olsun yavaş yavaş düşüşe geçecek. İster istemez bunu biliyorsun. Bunun da bir sarsıntısı, şüphesi sarıyor ufak ufak. Senin de az önce anlattığın, o dikkatini çeken sahne benim için de çok değerliydi. Oradaki his, benim birebir yaşadığım bir histir. Diyor ki “Hayatımın yarısı o kadar hızlı geçti ki, bir bu kadar daha kaldığına inanamıyorum. Topu topu elimde şu kadar mu kaldı?” Sıfırdan 40’a kadar geçen süre çok kısa, çocukluk gibi bir şeymiş aslında. Bu beni çok yoklayan bir histir.

Geçenlerde gittiğim seminerde rakamların bizi kodladığına değinildi. Yaştan biraz bağımsızlaşmak gerek belki…

Tabii. Ben de fark ettim. 40 diye kodladığım şeye geldiğim zaman aslında onun öyle olmadığını fark ettim. Yine kendimi çok genç hissediyorum. Dünya kadar yapacak işim var. Şunu hatırladım; Joan Baez’i ilk kez sahnede gördüğümde 1988 yılıydı. O zaman 47 yaşındaymış ve ben ununu elemiş, eleğini asmış bir kadın gibi düşünüyordum onu. Oysa aradan 30 yıl daha geçti. Ve o yıllar boyunca aktif bir şekilde çalıştı ve hala da çalışıyor.

Kitaplarında iyi ailelerden gelen iyi eğitimli kadınlar var. Ama bir türlü potansiyellerini tam olarak kullanamamışlar. Mesele sadece kadın olmak mı? Bu konuda neler düşünüyorsun?

Evet benzer hikaye üç romanda da var. Benim içimde de var. Yogadan önceki zamanlarımı hatırlıyorum ve yogaya başladıktan sonraki o tatmin, huzur, kendine kavuşma hissini biliyorum. Bu kendiyle kavuşma gerçekleşmediği zaman insan ne olursa olsun bir tatminsizliğin kucağına düşüyor. Birçok kadın kendini oyalayabiliyor. Kendini işine, çocuğuna, eşine, ev işlerine, para kazanmaya veriyor. Şanslıysa o boşluk fark edilmeden ömür geçiyor. Veya bir yaşta çat diye vurabiliyor ancak o yaşta da çok geç kalınmış olabiliyor. Ben karakterleri hala bir şeyler yapabilecekleri yaşlardayken tutup, o dönüşümü yaşamaları için bir alan yaratmaya çalışıyorum. Mesela biri hep başkalarını suçlamış tatminsizliği için. “Benim tatminsizliğimin nedeni sensin” ya da “Hayatımda şu gelişmeseydi daha mutlu bir kadın olabilirdim” den birdenbire uyanıp “Hayır, aslında hepsi benim seçimim ve şu anda mutlu ve tatminkar olmayı ben seçebilirim”e dönüşümünü anlatmaya çalışıyorum. Bu da yogayla çok iyi gidiyor. Derslerimde de bunu söylemeye çalışıyorum: “Bırakın hayatınızı suçlamayı, dönün içinize bakın. Orada bulacaksınız.”

Kitapta çocuk doğurmamakla ilgili bir bölüm vardı. “Çocuk istemiyorum” fikrinin aslında özünden gelmediğini fark ediyor Melike…

Orada müthiş bir öfke çıkıyor. Aslında istemiş. İlk defa birisi “Benden bir çocuğun olmasını ister misin Melike?” diyor. Önce hep alıştığı olumsuz tepkiyi veriyor. Ondan sonra “Aslında bu dünyaya bir çocuk daha getirmenin ne gereği var?” diyor. Demek ki kafasına işlemiş. Ama ondan sonra esas his olarak o kayıp öyle bir çöküyor ki içine, öfkeyle yastıkları tekmeliyor. Yastıklardan çıkan kuş tüyleri kafasından aşağı dökülürken o sırada regl oluyor o sahnede!

Sen bu dünyaya çocuk getirmekle ilgili ne düşünüyorsun?

Ben bir süre uğraştım ama olmadı. Bence 35 yaşından sonra çocuk sahibi olma çabalarımızda tabii olmayan bir taraf var. Yani ona göre tasarlanmış değil kadın vücudu. Ama bazılarımızda oluyor, bazılarımızda olmuyor. Eğer olmuyorsa, bunu çok zorlamamak gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir sebebi vardır. Bunu sadece fizyolojik olarak söylemiyorum. Yaş olarak da baktığında sen 50’li yaşların sonuna yaklaşırken, o çocuğun ergenliğe girmesi zor bir şey. Psikolojik olarak kuşakların birbirine biraz yakın olması gerektiğini düşünüyorum. O kadar fazla kuşak farkının uzun vadede sağlıklı bir aile modeli olmadığına inanıyorum.

Aslında sormak istediğim şu: Bu dünya çok kötü ve ben buraya bir can getirmek istemiyorum yaklaşımına katılmıyorum. Sen öyle görüyor musun dünyayı?

Hayır, çocuk için değil ama kendim için olabilir. Bana öyle bir stres kaynağı olacak ki bu dünyada bir çocuk büyütmek. Bu egoist sebepten dolayı yapamam gibi geliyor. Dünya korkutucu bir yer ve ben o çocuğu nasıl koruyabilirim diye düşünüyorum.

Az önce gücünü güzellikten almaktan bahsettin. Sen şu anda gücünü nereden alıyorsun? Yogadan mı, yazarlıktan mı, güzellikten mi?

Hepsinden aslında; bireyselliğimden bence. Bir birey olarak sağlam durduğum yerden alıyorum. Oraya da çalışarak, çabalayarak, etimle tırnağımla geldiğime inanıyorum. Allah vergisi bir şekilde sağlam durmuyorum. Çoğumuz gibi özgüveni son derece düşük bir genç kızlıktan gelip, yazdıklarını saklayan 20’li yaşlarda bir genç kadına dönüşüp sonra yavaş yavaş, kendimi çalışa çalışa birey olarak sağlam durmamdan ve cesaretten geliyor bence. O da neyin cesareti? Beni yanlış anlarlar korkusunun gitmesi, beni ayıplarlar korkusunun gitmesi, bir de beni böyle de sevecekler inancının güçlenmesi. O korkuların hepsi aslında sevilmeme korkusu. Yanlış anlayacaklar, ne olur? Sevilmeyeceğim. Ayıplayacaklar, ne olur? Sevilmeyeceğim… Aslına beni sevecekler inancı güçlendiği an varlığımla sağlam bir şekilde duruyorum. Gerçekten de o zaman insanlar seni seviyorlar. Belki sevgi çok büyük bir laf oldu ama beğeniyorlar, takdir ediyorlar ve etrafında olmak istiyorlar. Onlara sunduğun kitapsa, dersse, ne sunmak istiyorsan onu almaya daha açık hale geliyorlar.

Melike karakterini yazmak bile “Aman kimse bir şey der mi?”yi önemsemediğini gösteriyor. Çünkü kocasını aldatan, hem de günübirlik ilişkilerle aldatan kaç kadın karakter okuduk bugüne kadar?

Onu düşündüm ben de. Böyle bir karakteri ben Türk edebiyatında görmedim. Ama bu kadın yok mu? Bir Melike karakteri yok mu? Çok var. Bana o kadar çok okur mektubu geldi ki, “Tam da düşündüğüm şeyleri yazmışsın ama ben dile getiremedim”,“Tam da yaşadığım hayatı yazmışsın ama ben bunları kağıda dökmeye cesaret edemem…” gibi. Aslında böyle çok kadın var; ya fantezi boyutunda ya da gerçeklik boyutunda.

Üç hikayede ayrılık, ayrışma, toprağından, adından, kimliğinden koparılma hikayeleri var. Yazmadan önce bunlar hep bir sızı mıydı içinde?

Evet, ben 14 yaşındayken Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabını okuyup hüngür hüngür ağlamıştım. Gece uyumadan önce okuyordum, annem ağlama seslerini duyunca ne oluyor diye geliyordu. Belki o belki daha öncesi, bilemiyorum ama şunu bir düşün, hangimiz topraklarından kopmadı? En azından ailede birisi, en iyi ihtimalle söylüyorum, çok sevdiği evinden koparılıp başka bir toprağa zorla, mecburen çok büyük bir korku hikayesini arkasında barındırarak getirilmiş. İkincisi, merakım biraz da sosyoloji okuduğum için. Sosyoloji de toplumun psikolojisini öğrenmek ya da toplumun bilinçaltını anlamak için iyi oldu. Toplumun bilinçaltı bu kayıplardan çok etkileniyor. Bunun mutlaka etkisi olmuştur.

Gelen yorumlar nasıl peki? Farklı bakış açılarına kızan oldu mu?

Hayır, hiç olmadı.

Bakış açısını değiştirdiğini söyleyen oldu mu?

Aslında “Emanet Zaman” için çok geldi bu yorum. “Ben hiç İzmir’i, 9 Eylül’ü, İzmir’in Türkleşmesini böyle düşünmemiştim” gibi yorumlar çok geldi. “Yaz Sıcağı”nda Melike, kadının özgürleşmesi, özgürleşememesi, bizim sözde özgür kadınlar olarak aslında ne çok baskılar yaşadığımız gibi konularda yorumlar geliyor. Bu gece Kıbrıs’a gidiyorum, bakalım nasıl yorumlar gelecek. Kuzeye gidiyorum, güneye de gideceğim. Ekim-Kasım gibi Yunancası da çıkıyor kitabın. İki taraftan da insanların girebildiği Birleşmiş Milletler bölgesinde bir etkinlik düzenliyoruz. Kıbrıs bir taraftan bize çok yakın bir yer, bir yandan da üstü kapatılmış bir aile sırrı aslında. Eğer “devlet baba” diye biri varsa, onun bizden sakladığı bir sır var orada. Ve biz hem biliyoruz hem de bilmiyoruz. Tam da az önce bahsettiğimiz gibi aslında; hakkında konuşmamamız gerektiğini biliyoruz. Ama ne olduğunu da bilmiyoruz ve geçiştiriyoruz.

014_019_defne_suman_POZ

Baba ve anne figürlerine gelelim. Baba figürüyle bir derdin var mı?

Her kızın herhalde vardır. Babam hayatımda yoktu, onu özleyerek büyüdüm. Hatırlayacağım kadar geç ama iz bırakacak kadar erken yaşta, 7-8 yaşlarımda evde yoktu babam. Sır olarak saklanıyordu, “İş gezisinde, Amerika’da, gelecek” deniyordu. Ama hep de fısır fısır bir şeyler konuşuluyordu. Sonradan anlaşıldı ki babam aslında başka birisiyle birlikte; onunla yaşıyor ya da onunla gidiyor nereye gidiyorsa… Sonra tüm bunlar açıldı tabii. Annem ve babam boşandılar. Sonra ikisi de çok sevdikleri insanlarla evlendiler. Fakat o iki yaş bende çok derin izler bıraktı. Bir eksiklik, güvensizlik, evde babanın olmayışı, bir apartman dairesinde, gerçekten fiziksel anlamda beni etkiledi. “Eve birisi girecek ve annemle beni öldürecek” korkusuyla geçen geceler oldu. Babayı özlemek ve bunu hiçbir zaman kendime itiraf etmemek, bu da var. “Defneciim iyi misin?” dediklerinde “Ben iyiyim, zaten daha mutluyum, annemin yanında yatıyorum” gibi söylemlerle kendimi güçlü gösterip ve o hasretin, o özlemin üzerini örtmüşüm.

Ne zaman çıktı ortaya?

Bence bu kitapla ortaya çıkıyor. Benim babam intihar etti. Ben o zaman da hiçbir şey hissetmedim. “Ne yapalım canım, kendi seçimi” diyerek yine aynı mertlik içinde durdum. Ta ki bu kitabı yazana kadar. Babamın eşi kitabı okurken bana, “Babanı ne kadar çok özleşmişsin Defne” dedi. Ben o zaman da “Yok canım” diyecektim ama şunu fark ettim. Evet ne çok özlemişim! Şimdi biz kitabı Yunanca’ya çeviriyoruz. Tercüme ediliyor ve ben de satır satır okuyorum tercüme doğru mu diye. O zaman görüyorum ne çok babam var, detaylarda ne çok onu hatırlamışım.

Kitaplardaki karakterler nereden geliyor? Bana sanki birilerinin yaşanmışlıklarının enerjisi yazarların kalemine sızıyor gibi geliyor. Var mıdır bu deneyimlerin gerçeğini yaşayan?

Hem var, hem yok. Dünya kadar okur mektubu geliyor. “Melike benim ruh ikizim” diyorlar mesela. Bir sürü insan kendini Melike ile özdeşleştiriyor. Yani diyebiliriz ki hepimizin bir Melike tarafı var. Diğer taraftan düşündüm, acaba bunlar ruhlar mı hakikaten? Ben medyum gibi onları mı yazıyorum? Ama hayır, sonuçta hepsi benden geliyor. Her şeyi parça parça ayırdığın zaman, Orhan’ı da al, Petro’yu da al, Melike’yi de al, Sinan’ı da al, hepsi benim. Dışarıdan bir karakter hayal edeyim ve onun özelliklerini Sinan’a vereyim demiyorum. “Ben Sinan olsam şimdi ne yapardım acaba?” diye düşünüyorum. Gustave Flaubert, Madame Bovary için “Nereden ilham aldınız, tanıdığınız birinden mi?” sorusuna, “Hayır. Madame Bovary benim” demiş.

Her birimiz bu kadar zenginiz aslında…

Bence yazının en güzel tarafı insanın içini büyütmesi, bütün bu karakterlere yer açması. Yüreğin büyüyor. Bu da sevmek demek.

Bloğunda şu başlığı gördüm: Yoga mı yazıdan yazı mı yogadan? Hangisi?

Benim için yazı hep vardı. Annem ilkokul 1’deyken günlük almıştı. O zamandan beri yazıyorum. Ama edebiyat yogadan diyebilirim. Evet, siyah-beyaz sınırları içinde yazarsın ama dünyamı dönüştürecek şekilde bakabilmek yoga sayesinde oldu. Edebiyat da o, yani bildiğin şeyi tersinden okuyabilmek, ters yüz edebilmek, detaylarına bakabilmek, olayı başka bir perspektiften bir daha yazabilmek. Bunlar edebiyatın büyülü tarafları. O, ancak yogadan sonra geldi bana. Şöyle bir yazı tipi var: Olması gerektiği gibi yazmak. Lisede yazdığımız kompozisyonlar mesela. Ben çok iyi yazardım çünkü olması gerekeni anlamıştım. Bir de olanı yazmak var. Olanı yazmak çok daha cesaret isteyen bir şey ve bazen olması gerekeni hiç tutmuyor.

Yaratım sürecini merak ediyorum. Hızlı yazıyorsun değil mi? Yazma şartların nedir?

Evet çok hızlı yazıyorum. Yazarken bir düzen olması gerekiyor. Eğer metin bilgisayardaysa, her gün onu mutlaka açıp bir paragraf eklemem gerekiyor. Bu kesintiye uğrarsa metin ölüyor. Bir sürü ölü metin var benim bilgisayarımda. Başlanmış ve ölmüş çünkü ben onu ziyarete gitmemişim. O yüzden günde bir kere onu ziyarete gitmem gerekiyor. İkincisi, sürekli okumak. Sürekli iş edinip iyi edebiyat okuman lazım. Ne okursan onu yazarsın. Nasıl dikkatli besleniyorsak, beyne girecek edebiyatın da saf olması gerekiyor. Muhakkak okuyorum dilim açılsın diye. Ayrıca beni kimsenin rahatsız etmemesi çok önemli. En azından üç saat. Evde yazıyorsam, eşime de söylüyorum “Bir ihtiyacın varsa şimdi söyle, yoksa üç saat yokum” diye. İnterneti ve telefonu kapatıyorum. Mutlaka büyük kulaklıklarımı takıp müzik dinliyorum. Bu demek değil ki hep yazıyorum; arada tıkanıyorum, kalkıp kendime kahve yapıyorum. Ama kimseyle konuşmamam lazım. Eğer konuşursam kaçıyor çünkü. Bazen kahve yaparken aklıma bir şey geldiğinde kahveyi bırakıp hemen aklımdakini kağıda döküyorum.

Dışarıda da yazıyor musun?

Evet, çok da severim dışarıda yazmayı. Bir kafeye gittiğimde de yine kahveyi söylüyorum, kulaklıklarımı takıyorum ve yine kimseyle konuşmadan, konsantre olarak yazıyorum. Daha bile rahat yazdığımı söyleyebilirim. Yerdeki toza takılmıyorum, bir çamaşır koyayım demiyorum. Bir de sabahları yoga yapmam gerekiyor. Çünkü hayal gücü bir şekilde hikaye üretmiyor. Sabah yoga yapmamın buna çok etkisi oluyor. Yoga yaptıktan sonra avare zaman geçirmem gerekiyor. Boğaz kıyısında bir yürüyüş, bisikletle parkta bir tur gibi. Yine tek başına olması gerek avare zamanın.

Hangi yogayı yapıyorsun sabahları?

Ben Shadow yoganın öğrencisi ve hocasıyım. Serilerimiz var, her sene hocamız ihtiyacımıza göre değiştiriyor. Onu çalışıyorum. Aynı seviyeye gelmiş bütün öğrenciler aynısını yapıyoruz. Sonuna da senin vücuduna uygun bir şeyler veriyor, onları uyguluyoruz. Bir saat yapılıyor o seri. Yoga dediğim hem hareket, hem meditasyon, hem nefes. Set bittiği zaman hepsi yapılmış oluyor.

 

014_019_defne_suman_poz_2.jpgAİLENİN HİKAYESİNİ KADIN AKTARIR

Yaz Sıcağı’nda hikayenin kadınlar tarafından anlatıldığında dair, yani “Söz kadınındır” diye bir iddia var aslında. Bu aslında bence içimizde kayıtlı bir bilgi. Melike diyor ki: “Babamın neden Cem’i (ağabeyi) değil de beni çağırdığını anlıyorum.” Çünkü bir hikayeyi ancak bir kadın anlatabilir. Ve o aileyi özgürleştirecek olan kişi de o kadın. Cem’in kızı Sofia da hikayeyi devam ettirecek. Artık erkeksi alanlarda güç kazanmak yerine kadınsı alanlarda güç araştırıyoruz ya, bu hikaye anlatıcılığının da hatırlanmasında fayda var. Ailenin hikayesini kadın taşır ve aktarır.

KİTAPLAR İNSANLARI BİRLEŞTİRİYOR

Romanlar da yoga gibi birleştirir mi?

Bence birleştirir. Dün İzmir’de kaldığım otelin lobisine bir okur imza almaya geldi. Küçük çocuğu varmış, onu bırakmış ve imza almaya gelmiş. Birleştirdi bizi yani. O kadar çok okurla buluştum ki. 2007’de ilk bloğumu yayınladığımdan beri etrafımı saran insanlar, benim yeni çevrem ve dostlarım yazı sayesinde hayatıma girdi. Kitaplar insanlar arasında köprü kuruyor. Şu anda yatay düzlemde biz buluşuyoruz, romanlar sayesinde. Ama dikey düzlemde Oğuz Atay’la da Tanpınar’la da kitap sayesinde buluştum. Bir açıdan da benden sonraki kuşaklara da bu kitap sayesinde kavuşacağım.

Atölye Yeşil hakkında duyurularını gördüm. Bir hayalin gerçek oluyor galiba. Nasıl bir oluşum?

Benim hayalimdeki yoga, kişisel gelişim, hareket sanatları okulu. Türkiye’de yoga hocası olarak mücadele ettiğim bir durum var. O da hocayla öğrencinin kopukluğu. Yoga, spor salonuna gittiğinde o anda ders varsa girilecek bir şey değil. Hocayla öğrenci arasındaki ilişki en önemli bağ. Ondan sonra da öğrenci-öğrenci ilişkisi çok önemli. Onların da bir topluluk oluşturmaları ve birbirlerine destek olmaları gerek. Benim derslerimi verdiğim model zaten bu. Örneğin ben bir grup açıyorum ve bir sene aynı kişilerle devam ediyorum. Bunu hocalara da aşılamak istiyorum. Burada onlara fiziksel alan yaratmak istedim. Benim gibi düşünen hocalar bir çember oluştursunlar ve Atölye Yeşil’e gelip ders versinler. Hayalim şu: 7-8 hoca olalım ve öğrenci topluluklarımız oluşsun. Mesela orada bir resepsiyon yok. Anahtarı gizli bir yere koyuyoruz, hoca gelip buluyor. O mekanı hoca ve öğrencileri istedikleri gibi kullanıyor. O iki saat onların, diledikleri gibi kullanabiliyorlar. Kütüphane var, mutfak var yemek yapmak isteyeler için. Sense Writing, travma üzerine çalışmalar, aile dizimi, Chi gong, Thai masajı gibi etkinlikler var.

 

MEKANLAR DA BİRER  KARAKTER 

Mekanları da çok güzel anlatıyorsun. Yazmadan önce mekanları görüyor musun? Ya da gördüğün yerleri mi yazıyorsun?

İkisi de oluyor. Çoğunlukla, başlarken bildiğim yerden başlıyorum. Mesela Fener ve Balat, o tepe beni nedense çok etkiler. 16-17 yaşlarındayken dönem ödevi yapmak için Kadın Eserleri Kütüphanesi’ni arıyordum. Ama yerini bilmediğim için yanlış yere gitmişim. Yukarıda o kırmızı okulu gördüm ve inanılmaz etkilendim. O zamandan beri benim için gizli bir mabet gibi oldu orası. Nasıl Melike’nin EğriKapı’sı var, benim de Fener’im oldu. Fener Rum Lisesi, St. Maria Kilisesi (Kanlı Kilise), orası benim küçük mabedim oldu. Ne zaman sıkılsam oraya koştum. Saklambaç’ta da var orası, kırılma noktası yaşanır. Kızlar oraya çıkarlar. Hoca Efendi’yi ararken orada kar yağar… Mekan benim için karakter kadar önemli. Mekanı karakter olarak sokuyorum hikayeye.

Şehri biz yaratıyoruz dedin röportajdan önceki sohbetimizde. İstanbul’dan şikayet edenlere ne demek istersin?

Atinalılar da Atina’dan şikayet ediyor. Bu bir seçim aslında. Şehir, mekan algısı bir hayaldir. Nereye bakacağımızı biz seçiyoruz. Hepimiz şehrimizi kendimiz yaratıyoruz. Nereye dikkatini verirsen o senin gerçeğin olur. Ben o yüzden çok dikkatli bir şekilde şehrimi yaratıyorum. Fener, Balat, seviyorum ve mutlaka her İstanbul’a geldiğimde gezerim. Boğaz’a mutlaka bir kez inerim, Boğaziçi Üniversitesi’ne giderim. Böylece ben İstanbul’umu yaratmış oluyorum.

Görüş alanındaki şey senin şehrindir. Geri kalan kısımları zor mu, bir sürü engebeden mi geçmemiz gerekiyor, fark etmez. Ben o hayalim olan şehir parçalarına varmak için onları küçük bir engebe gibi görüyorum. Yani üzerinden atlıyorum ve oraya gittiğim zaman şehrin hazzını o noktada yaşıyorum. Bu yüzden sahip olduğum, hayalini kurduğum parçaların kaybolduğunu görürsem o zaman yıkılıyorum.

 

 

014_019_defne_suman_poz_3.jpg

Ne Heyecanlı Çocuklardık Biz!

 

2011_5_Greece_Turkey_-991
Foto: Aisha Harley

Cumartesi, 15:24, Portland, OR, ABD.

Bunaltmayan ama hangi mevsimde olduğumuza da hatırlatacak kadar sıcak güneş ışınları yaprakların arasından süzülüp yola düşüyordu.Geçtiğim sokaklarda kimsecikler yok. Evler, ağaçlar, çiçekler, yapraklar arasından süzülen ışık. O kadar. Tek hareket ben, bisikletim ve gölgemizden ibaretti. Spotify’dan müzik dinleyerek ilerliyordum. Joan Baez’in yorumu Brothers in Arms çalmaya başladı.

Birden yüreğim sıkıştı.

Zamanında, Joan Baez’e fanatik derecesinde hayranlık duyduğum 14-17 yaş dönemimde bu parça benim için fazla bir önem taşımıyordu. Başka bir grubun bestesi olduğunu biliyordum. 1988 senesinde çıkan Recently albümümün ilk parçasıydı. “Recently”  ise satın aldığım ilk Joan Baez kasediydi. Konserden hemen sonra almıştım. Sonra da elimde kasedimle taş merdivenlerden aşağı uçarak, kulis kapısına dayanmış ve kasedimi imzalatmayı başarmıştım. Çok muhtemel eve dönüp kasedimi teybe koyduğumda duyduğum ilk parça Brothers in Arms idi.

Şimdi dünyanın hâlâ cennet kadar güzel kalmayı bir parçasında, güneş tenimde, kuvvet bacaklarımda, kulaklıklar kulağımda zamanın içinden süzülüp geçerken heyecan ve hüzün arası bir duygu geldi yüreğime oturdu.

Heyecan eskidendi. Hüzün ise şimdiden.

Biz ne heyecanlı çocuklardık! Açık Hava tiyatrosunu ana babalarımızla doldurur, hep bir ağızdan “We Shall Overcome” söylerken nasıl da bütün, nasıl da inançlı, nasıl da umutluyduk. Haydi, bizi bırakalım. Ben heyecanlıydım. Karanlık günler geride kalıyordu. Ben karanlık günlerin karanlığını anlayarak değil sadece sezerek yaşamıştım. Çünkü çocuktum. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar ve korkulacak bir şey varsa onu keskin sezgileriyle de bilirler. (Annemle babam ben yedi yaşaındayken trafik kazası geçirmişlerdi. Arabadaki herkes gibi onlar da hastanelik olmuş, ameliyatlar geçirmiş, günlerce hastanede kalmışlardı ve bana bakan babaanne, nene, hala, dede grubu bunu benden saklamışlardı. Beni korumak için tabii. Ama ben hayatımda o dönemki kadar çok korktuğumu hatırlamıyorum. Bilginin içeriği ne kadar korkunç olursa olsun o bilgiyi çocuktan saklamak kadar korkunç olamaz- çocuğun içinde)

12 Eylül ve ülkenin sonraki yıllarda girdiği dönemin karanlık, işkenceli, sürgünlü, kaçmalı, sıkı yönetimli, gece sokağa çıkma yasaklı, pencereye yaklaşma, o kasetleri sakın sokakta dinleme, bu kitapları yakalım, bunları küvette boğalım, onu da almışlar, bunu da götürmüşler fısıltıları ile bilinçaltıma dolan korku dalgaları 1988’deki Joan Baez konserinden ilk defa çözülüyor, ilk defa korkunun yerini umudun alabileceği fikri yüreğimde açıyordu. Tabii ben bunları anlayacak yaşta değildim. Yüreğimde çok güçlü bir heyecan duyuyordum, o kadar. Dünyaya geliş nedenimi ve insanlık içindeki yerimi bulmuş gibi bir his.

Üstelik yalnız değildim. O yıldızlı güzelim 15 Temmuz gecesi (29 sene önce bugün- Spotify’ınbulutam da bugün çalmak için bana Brothers in Arms’ı seçmesi  bir tesadüf mü yoksa Tanrının göz kırpması mı? ) Açık Hava Tiyatrosu’nu yedi bin kişi doldurmuştu, (Önceki gece ve sonraki gece de. İstanbul konserleri üç gece üst üsteydi.) İki gün sonra Ankara Hipodrom konseri bir gecede elli bin kişiyle açık bize fark atacak ve Ankara’ya gitmediğim için kahrımdan ağlayacaktım.

Biz hepimiz, yedi binler, on binler, elli binler, milyonlar biz hepimiz heyecanlıydık. Joan Baez “Şimdi sesimi duvarların dışında kalanlara ve duvarların içine tıkılanlara yolluyorum” diyordu. Çıt çıkarmadan dinliyorduk ki sesi gitsin o duvarların ardına. Herkesin bir teyzesi, bir uzak amcası, bir sevdiği duvarların ardındaydı hâlâ. Ama biz çocukluğumuza musallat bir karabasandan kurtuluyorduk. Biz, bir araya geliyorduk. Taksim meydanındaki Bulutsuz Özlemi konserinde Acil Demokrasi diye bağırıyorduk mesela. Elden ele “Haziran’da Ölmek Zor Berivan” kasedi dolanıyordu, yasakmış, korsanmış, aman ortalık yerde çalmayın diye diye. Şebnem İşigüzel yaşıtımızdı. Hanene Ay Doğacak kitabının sansürlü satırları siyah bantla kapatılmıştı. İnadına gidip kitabı alıyor, satırları örten siyah bantların ardındaki hikayeyi sınır tanımaz hayal gücümüzle tamamlıyorduk.

Doğduğumuzdan beri ismini duyduğumuz, yazılarını okumasak bile ismini duya duya büyüdüğümüz, bir uzak akrabamız gibi sevip, yakınlık duyduğumuz Uğur Mumcu katledildiğinde hep birden, ülkeyi kucaklayan koca bir ağ gibi sokaklara döküldük, yağmura, kışa, çamura aldırmadan omuz omuza yürüdük. Döktüğümüz gözyaşı içtendi. Bir amcamız ölmüş, öldürülmüştü. Biz karnında korkuyla büyüyen çocuklardık. Onu karnımıza geri koymalarına izin vermeyecektik. Islak saçlarımızla üzgün ama yine de heyecanlıydık.

Zülfü Livaneli yeniden sahneye çıkıyordu ve biz yumruğumuzu yıldızlı gökyüzüne kaldırdıp defalarca, hiç doymamacasına, hiç susmamamcasına “Ey Özgürlük!” diye bağırabiliyorduk çünkü. Bağırdığımızla kalmayıp, üniversitelerde türban yasaklanınca kampüs kapılarında türbanlı arkadaşlarımızla beraber bekliyorduk. Erkek arkadaşlarımız başlarına türban takıp da yasağı protesto edince hep beraber gülüyorduk. Gençtik, umutlu, heyecanlıydık. Hepimiz özgürlüğe inanıyorduk. Her insan dileğidiğince yaşayabilmeliydi. Onurlu, adil, eşit bir düzende…

Elbette, bize gözdağı veriyordu birileri. Koca bir sistem. Koca bir düzen. Aziz Nesin’i gözümüzün önünde yakmak istiyordu mesela. Şairleri, yazarları, dostlarımızın babalarını yakıyordu da. Ekran karşsında donup kalıyorduk. Hayır doğru olmasın, diye dua ediyorduk. Bizim Zeynep’in babası olmasın… Yanlış duymuş olayım. Pınar Selek’in harcanmış hayatı bize verilmiş koca bir gözdağıydı. Sincan’dan tanklar geçiyordu güpegündüz. Türbanların yerine peruk takmak zorunda bırakılıyordu sınıf arkadaşlarımız. Fahişelere tecavüz eden daha az cezalandırılsın diyordu başkaları. Karşı apartmandaki üniversite öğrencisi kızlar saçlarından sürüklenerk evlerinden alınırken kayda geçirelim diye isimlerini bağırıyorlardı. Balkonlarda donup kaldığımızda, en azından öldürülmediler, diye içimizden geçiriyorduk. Yargısız inhaz kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerden biriydi.

Tüm gözdağına rağmen direniyorduk.

Joan Baez her yıl geliyordu. Biz her yıl biraz daha büyüyorduk. Saat 21:00’de ışıkları açıp kapatıyor, komşularla selamlaşıp gülüşüyor, tencere tava vurarak pencerelere çıkıyor, o da kesmezse elektro gitarlarla balkonda konser veriyorduk. Derin devlet, mafya, faşist bağlantılarına tahammül etmeyeceğimizi dünya aleme duyurmak için hep beraberdik. “Bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış,” diye Teoman’la beraber söylerken çocukluğumuzdaki karanlık korkuyu anımsatan bir şeyler kasılıyordu karnımızda. Bize anlatılmayan karanlık bir sır vardı bir yerlerde. Onu da yeneceğimize inanıyorduk. Tünelin ucunda muhakkak ışık vardı.

İşte bir anda, bir tanecik “Brothers in Arms” ile bunların hepsi doluşuverdi aklıma. Birden üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanımın gençliğe ve umuda yazılmış bir ağıt olduğunu kavradım. Her ikisini de yitirdik. Biz. Yedi binler, elli binler, milyonlar. Bir zamanlar omuz omuza şarkı söyleyen bizler. Her birimiz ağıdımızı kendi başımıza yakabiliriz şimdi. Ağıdı yakılmayan kayıplar çünkü hayalet gibi hayatlarımızın üzerinde gezinir çünkü, musallat olurlar. Bize. Ve sonraki kuşaklara.

 

Not: Tüm kayıplara ve ağıtlara rağmen yaşama sevincim eskisi kadar güçlü benim. Joan Baez’in bana 29 yıl önce yazdığı mektubunda söylediği gibi “hiç bir şey için çok geç değil ve  hâlâ yapılacak dünya kadar işimiz var.”

Şimdi sizi gidemediğim için çok ağladığım Ankara konseri görüntüleriyle baş başa bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

Topaç Meselesi

 

5aŞu aralar Yaz Sıcağı’nın Yunaca tercümesi ile uğraşıyoruz, saatlerce bir Yunanca, bir Türkçe metin arasında gidip gelmekten gözlerim şaşılaştı.Sonra beyaz ekrana bir daha bakamıyorum. Bakıyorum da işte ancak Burak Gökçe’nin 500 kelimesini aktarmaya. İki gün önce onu bile deftere yazdım. (sonra kelimeleri tek tek elimle saydım tabii ki) Ama şöyle bir şey var. Bunu Melike (Kutsi) ile iç konuşmalarım sırasında da keşfetmiştim: Öyküleri başta defterime yazmak kolay. Orası tanıdık bir alan diye mi, yoksa benden başkası okumayacak diye mi karakterler kağıt kalem karşısında dökülüp, saçılıyorlar. Doğrudan bilgisayara yazmaya kalkışınca ise bir performans kaygısı sarıyor beni. Sanki karşımda yanıp sönen şey kursör değil de okur ve sabırsızlıkla beni bekliyor. Kilitleniyorum. Oysa biliyorum benim değil anlatıcının konuşması gerek. Benim kendimi unutmam, sadece harfleri tuşlayan parmakların sahibi olmam gerekiyor. En azından şu ilk yaratma aşamasında.

Yazarken -özellike edebiyat- dilin çözülmesi için geçmesi gereken bir zaman var. Yogadaki ısınmalar gibi bir süreç. O süreci kolaylaştıracak şeylerden birisi elbette okumak. Ben romanımla uğraşmaya başlamadan önce mutlaka bir ghati Türkçe roman ya da öykü okuyorum. İki ghati daha iyi. Şiir daha da iyi. Sonra deftere notlar almaya başlıyorum. Serbest mülakat tekniği. Melike, anlat bana, çocukluğunda nasıl bir evde yaşadın? Soruyu ne kadar daraltırsak o kadar ayrıntılı yanıtlar geliyor. (Özgürlük ve sınırlar paradokus hakkında bir örnek daha) Yemek odasını anlat, karşı komşuların penceresinden görünenleri anlat, tuvaletin yerini söyle…Böyle böyle konuşturttum ben o kızı. (Galiba ilk önce Safinaz’ın saatlerini anlattı. Ben Galata’daki daireyi sormuştum oysa ki. Kahramaları serbest bırakınız, anlatsınlar.) Bu da işte çaba ve teslimiyet… Sen sor, sonra bırak anlatısın. Anlattıkları tutarsız da olsa karışma. (Yazar adaylarına hararetle önerilir. Başka birini konuşturunuz)

Çaba ve teslimiyet konusu yogada farklı alanlarda karşımıza çıkar. Nefes al/ver, stana/asana, abhyasa/vairagyam. Topaç örneğini de derslerde pek defa vermişimdir. Çocukluğumuzdaki teneke topaçları hatırlayalım. Bastır, bastır, bastır, bastır ki dönsün ama sonra bırak ve seyreyle. Yogadaki çaba- teslimiyet ikilisi de böyledir. (Yoga hayattır zaten.)

Patanjali’ye soracak olursak sadece çaba yeterli değildir. Doğru çaba diye bir şey vardır. Richard Freeman da bir konuşmasında ışıkların elektrik düğmesine bastığında yanacağını bilmiyorsanız ve karanlıkta durup prizin etrafını saatlerce ovalayıp durursanız ışıklar yanmaz, der. Ama düğmenin yerini ve ne yapacağınızı bilirseniz tık dokunursunuz ve voila tüm devreler bağlanır, içlerinden elekrik akmaya başlar. Freeman bu örneği yogada bandaların kullanımı için vermişti.

Doğru çaba da böyle bir şeydir. Prizin etrafını ovalamak da çabadır elbet ama bizi bir yere götürmez. Çok şansa belki eliniz düğmeye çarpar, ışıklar yanar, sonuca ulaştım diye sevinirsiniz. Ama o  kadar. Bir daha tekrarı zor bir sonuçtur bu. Birisinin size düğmenin yerini göstermesi ve nasıl açılacağını öğretmesi ise enerji ve zaman tasarrufu sağlar. Sonra her gün gider o düğmeye basarsınız. Öğrenme süreciyle beraber bu doğru çabadır.

Bu örneği yogaya farklı biçimlerde uyarlayabiliriz. Birincisi yalan yanlış öğrenilmiş serilerin, kafamıza göre bir araya getirilmesindeki çaba çabadır elbet, ama beyhude çabadır. Sakatlamadı diyelim, yorar, bezdirir ya da en fenası insanı yanıltır. Yoga yapıyorum sanırsın ama hiç değişmezsin, özgürlüğe doğru yol alacağına, daha dar bir alana sıkışırsın. İlişkilerin kalitesi düşmeye başlar. Toplumun sınırlarını ihlal ettiği,  bireyselliğin içine güvenle ve sevgiyle yerleşeceğin yerde hırçınlaşırsın. Sonra da bırakırsın yogayı.

Güvendiğin bir hocanın  yıllar içinde öğrendikleri ve tecrübeleri ile damıttığı serileri öğrenirken ise elekrtik düğmesine nasıl basılacağını öğrenirsin. Işıklar yanar. Teslimiyet burada, hocana güvenmekle başlar. Ve tabii güvenilir bir hoca bulmakla. Dünya, yoga hocası diye geçinen ve öğrencilerini sömürmekten, suitimal etmekten başka iş yapmayan sözde yoga hocaları ile doluyken bu başlıbaşına bir çabadır zaten.

Teslimiyetin çok tatlı, çok dinlendiren bir tarafı var. Hocanın kollarına bırakmak gibi kendini. Hocanın dediklerini üzerinde çok düşünmeden ama hassasiyeti de elden bırakmadan uygulamak. Onun bir şeyleri senden daha iyi bildiğine güvenip çizdiği yolu takip etmek. Ötesini düşünme zahmetinden bizi kurtaran bir teslimiyet bu. Elbette hocanın çizdiği yolun gönlümüzde bir teli tıngırdatması şartıyla. Yoksa körü körüne, bu adam/kadın belli ki mutlu/aydınlanmış/sağlıklı diyerek onu taklit etmek ya da onun gözüne girmek için yapılan yogadan bahsetmiyorum.

Gönlün bir telini tıngırdaması meselesi bence çaba/teslimiyet geriliminin merkezine oturuyor. Neden yoga yapıyoruz? Neden her gün bu zahmete giriyoruz? Neden tüm o kurslar, dersler, sabahın köründe yollara dökülmeler? Bu soruların mantıklı bir cevabı olmasa da (olmasın, olmasın zaten) içimizden bir gücün bizi oraya ittiğini biliyoruz. Gönlün teli işte o güç. Gönlün o teli, bizi  bizden daha yüksek bir mertebeye taşıma heveslisi bir güç. Onun sırtında dalgalara atlıyoruz. Buradaysanız, 28gün yogaya gönül verdiyseniz, düşe kalka da olsa sabahlara yogayı kattıysanız gönlün o telinin tıngırtısını duymuş olmalısınız. Kaç doz çaba, kaç doz teslimiyetin cevabı da o telin çaldığı müzikte saklı.

Robert Svaboda bir yazısında, “tabii gidin yüreğinizin götürdüğü yere ama günümüz dünyasında kaçınız yüreğinizin sesini duyuyor”, diye soruyordu. Ben de katılıyorum. Sabah uyandığımızda, uyanamadığımızda, boş ver yogayı diyen ses yüreğin mi, eski kalıpların mı? Uyanıp kalktığınızda, telefona uzanan eli yüreğiniz mi, yoksa farklı bir şeyler yapmaktan oldum olası hoşlanmayan nefs mi yönetiyor?

Çaba, mekanik bir hırsla karşılaştırıldığı gibi teslimiyet de çoğunlukla tembellikle karşılaştırılır. Yoga yapmak bir saat boyunca nefes saymak, dakika saymak, asana saymak haline gelirse elbette insan ondan çıkış yolları arar. Teslimiyet de tembellik anlamına gelir böylece. Modern toplum, iş ve okul düzeni ile bize hafta içlerinde canın çıkana kadar çalış, hafta sonu ise mahrum kaldığın her şeyi dibine kadar yaşa, mesajını verdiği için şartlanmış zihnimiz yogayı da böyle görüyor olabilir. Doğru çaba ile güvenli teslimiyet iç içe geçtiğinde hayat uçtan uça savrulmak yerine organik bir ritim içinde şekilleniyor. Yoganın, sağlıklı hayatın, nitelikli ilişkilerin sürdürebilirliği önemli ki bir uçtan diğerine savrulmayalım.

Fakat her şeyden önce yogayı sevmek gerek. Onu  faydaları için uygulamak da bence beyhude çaba. Çünkü  ancak sevdiğimiz zaman ona yer açabiliyoruz hayatta, bu sayede de  gururla bu alanı savunabiliyoruz. “Yarın programı bir saat sonraya alalım da ben yogamı yapabileyim” diyebiliyorsunuz. Eğer sevmiyorsanız, gönlünüzün o teli hiç tıngırdamıyorsa, belki de doğru yerde değilsiniz. O zaman tüm seriler beyhude çaba.

Ama ufaktan ufakan tıngırdıyorsa o tel, onun peşinden gidin. Alışkanlıktan bir şey yapmadan önce, başınızı eğip o teli duymaya çalışın. Ben bu bardak rakıyı şimdi içmek istiyor muyum? İçimde bir saat daha burada oturmak geliyor mu? Yoksa şimdi uyuyup yarın sabah erken kalkmak beni daha mı çok tatmin edecek? Sevgiden mi, korkudan mı hareket ediyorum? Bunların cevapları o anda saklı. Herkesin hayat reçetesi ayrı olduğu gibi, her bir anın da ihtiyaçları farklı. Bu akşam erken yatar, güneşten önce kalkarsınız. Yarın arkadaşlarınızla geç saatlere kadar sohbet eder, biraz daha geç kalkarsınız, sıcakta yoga yaparsınız. Dost sohbetinin izleri yüreğinizde kalmıştır, aldırmazsınız. Doğru tele kulak verirseniz çaba ile teslimiyetin ahenkli geçişi organik olarak hayatınıza girecektir.

 

 

 

 

Edebiyat, Yoga ve Hayat Üzerine

(Bu söyleşi 28 Mayıs 2017 tarihinde http://www.superergen.com/gunun-soylesisi–defne-suman-ile-edebiyat–yoga-ve-hayat-uzerine bağlantısında yayımlanmıştır) 


Sevgili Defne Suman’a  sorularımıza verdiği sımsıcak yanıtlar için Süper Ergen Ailesi adına çok teşekkür ediyor ve sizleri keyifle okuyacağınızı tahmin ettiğimiz bu güzel söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.

Önce sosyoloji eğitimi, ardından yoga, tüm bunların içinde hayatın geneline yayılan bir yazma deneyimi ve bunun da ötesinde yazarlık… Hepsi bir bütünün hoş birer parçası adeta.

Siz bu yaşamdaki yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Yaşamı bir yolculuk olarak görüyorum. Bu, hem mekanda bir yolculuk, hem de zamanda. Belki günlerim hep yollarda geçtiği için bana öyle geliyordur. Günleri tren vagonlarına benzetiyorum. Artarda dizilmişler, sabah uyandığımda o vagonların birindeyim. Tren gidiyor. Tren insanlarla dolu. Onlar benim bu hayatta karşılaştığım, karşılaşacağım (belki ilk defa, belki bir defa ve belki de defalarca) yol arkadaşlarım. Yolculuğun anlamı onlarla beraber kurduğumuz bütünde aslında. Belki de şöyle demeliyim: Hayat bir yol hikayesi benim için. Aynı tren içinde giden bir avuç insanın karşılaşmaları, sevinçleri, hüzünleri, etkileşimleri sonucunda insanlığa sundukları öyküleri. Bir araya geldiğim insanları çok önemsiyorum. Hiç kimsenin hayatıma boş yere girmediğine inanıyorum. Bir de günleri çok önemsiyorum. Hayat günlerden örülü ne de olsa. Gününü nasıl geçiriyorsan hayatın odur nihayetinde. Ben de günümü sevdiğim faaliyetler ve bana varlığımın derin sularını hissettirebilen insanlarla döşemeye çalışıyorum. Bu başlı başına bir çaba aslında. Çünkü zaman uçup gidiyor. Ben çok sevdiğim bir şey olan roman okumaya ya da yazmaya ya da yoga yapmaya başlayana kadar binbir angarya karşıma çıkıyor. Angarya el alıyor, vakit alıyor. İnsanın hep aslında gönlünde yatanı hatırlaması, kendine hatırlatması gerekiyor.


Romanlarınızdan okura geçen şöyle bir his var: “Aslında roman, kendini daha önceden yazıp bitirmiş ve siz gerçekte bitmiş bir romanı hatırlayıp kaleme almış; böylelikle, sanki roman metnini uzun zamandır durduğu eski sandıktan gün ışığına çıkarmış ve düzenleyip okuyucuya hediye etmişsiniz.

Öyle rahat, akıcı ve kıvrak bir dil kullanıyor, öykü ve karakterleri öyle rahat ve gerçekçi bir şekilde kurguluyor, tarihi unsurları hikayenin içinde öylesine dile getiriyorsunuz ki, sanki gerçekten hafızada sessiz sakin durmakta olan anılarınızı yazmış ve sonuçta ortaya bir roman çıkarmışsınız gibi bir hisse kapılabiliyor insan.

Bu anlamda, yazma sürecinizi anlatır mısınız?  Siz de, okurun bir çırpıda okuduğu şekilde,  “su gibi” yazar mısınız romanlarınızı?

Bu güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Hayır, romanları yazmak o kadar kolay olmuyor. Su gibi akan bölümler de var, yarım paragrafı için tüm günü geçirdiğim bölümler de var. Edebiyat yazarlığının bir taraftan çocuksu bir hazzı var. İstediğim şeyi yazabilirim. Çocukluktaki oyun kurmak gibi ki ben çocukken çok oyun kurdum. Tek başıma kurdum hepsini. Oyuncak bebeklerimle, sonsuz sayıda romana, senaryoya imza attım. Hayal alemimde tabii. Aileler kurdum, dostluklar, aşklar, kaygılar yarattım onlara. Belki bu yüzden romanda karakter yaratmak bana aşina geldi, onlara bir şeyler istetmemek, onları bir yerden bir yere götürmek, yavaş yavaş tanımak, huylarını, geçmişlerini, arızalarını öğrenmek çocukluğumdan bildiğim ve iyi yapabildiğim bir şeydi. Romanların da ilk aşamasını bu yüzden kolay kuruyorum.

Ama sonra “edebiyat işçiliği” dediğimiz bir kısmı var ki, orada bir yetişkin olarak çalışmam gerekiyor. Bir yandan sanat tarafı var: Hep orada olup da hiç görmediğimiz bir tarafını (hayatın, dünyanın, ilişkilerin, ailenin, şehrin) göstermek, onu kendi içinde bulmak, sonra söze dökmek. Bu başlı başına bir iş. Üstelik insanı en zayıf yerinden vuruyor: Özgüveninden… “Ya, benim dünyayı görüş biçimimde orijinal bir şey yoksa, ya klişelere kaçıyorsam?” kaygıları ile baş ediyorsun bu aşamada (veya baş edemiyorsun).

Sonra daha teknik meseleler var: Maddi hata yapmamak, kurguda boşluk bırakmamak, metni inandırıcı kılmak gibi. Tüm bunların yanında benim bir de romanların konusu olan tarih araştırması yapmam gerekiyor. Bir yandan yine maddi hata olmasın diye, bir yandan da geçmişte kalmış bir dünyayı kurarken tüm ayrıntılar yerli yerinde olsun diye. Tüm bunlar bir araya geldiğinde uzun saatler çalışma isteyen bir nakış işi edebiyat yazarlığı. Her bir satır üzerinde uzun uzun düşünüyorsunuz inanın ki.



Bilindiği gibi, “kültürel turizm” denince, dünyanın değişik yerlerinde, yazarların yaşadığı ve romanların geçtiği mekanlara düzenlenen geziler de akla geliyor ve bu gezi türüne “Edebiyat Turizmi” deniliyor. Son iki romanınıza bakıldığında, mekanlar ve romanı oluşturan kurgu arasında son derece sıkı bağlar olduğu görülmekte. Öyle ki, romanda adı geçen mekanlara sizin kılavuzluğunuzda bir günlük bir gezi düzenleniyor, verilen minik molalarda kitaptan parçalar okunuyor ve böylelikle, – romanın okuruna bir nevi hediyesi niteliğinde – hoş bir edebiyat gezisi ortaya çıkmış oluyor.

Bu kapsamda, mekan – roman arasındaki sıkı bağlar konusunda neler söylersiniz? Romanlarınızda “mekanlar” sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim; uzun yıllar ben ailemden bahsederken “Fertleri akademisyenlerden oluşur.” tabirini kullanmıştım. Bu bir bakıma doğru, ama sadece yarısı.

Anne tarafımın tamamı üniversitede profesördür evet, ama babam da turizmciydi. Hem de Türkiye’nin ilk turizmcilerinden biri. Ben teleks makineleri etrafında büyüdüm. Tur otobüslerimizin şoförlerinin omuzlarına tırmandım. Henüz on bir yaşındayken babama turlarında asistanlık etmeye başladım. Bu da doğal olarak içimde insanları gezdirme isteği geliştirdi.

Emanet Zaman’ı yazarken, hep okurlarla buluşup bir kısmı çok değişmekle birlikte hâlâ orada duran, bir kısmı ise çoktan kül olup gitmiş mekanları gezmeyi hayal edip dururdum. Ve evet, benim için mekan çok önemli. Özellikle de şehirler çok önemli. Ben büyük şehirde doğdum. Şehrin benliğimde çok derin bir izi var. Karakterlerim de hep şehir insanları. Şehir demek, bireyin gününü geçirmek üzere hayatına dahil ettiği mekanlar demek. Bu yüzden mekanları ben karakter olarak görüyorum metinlerimde. Onlarla duygusal bir bağ geliştiriyoruz.

Mesela “Emanet Zaman”da Panayota, Kraemer Palas’a aşıktır. Her gün gidip o görkemli binayı, kendisine haram bir güzeli seyreder gibi, seyreder içini çeke çeke.

“Yaz Sıcağı”nda Melike’yi Petro’ya çeken şey, genç adamın ilk buluşmaları için seçtiği Kanlı Kilise’nin çocukluk anılarında değerli bir yeri olmasıdır.

Şehrin mekanlarına fark etmeden bağlanırız ve onlar hayatımıza giren sevgililer gibi seçimlerimizde rol oynarlar.


Yogayla tanışınca, yazdıklarınızı paylaşma konusunda cesaretinizi topladığınızı, yazmanın “sadece kendine ait değil, diğeri ile paylaşılacak bir araç” olduğunu kavradığınızı belirtiyorsunuz.

Buradan hareketle, özellikle romanlarınızı yazma sürecinize okuru ne ölçüde dahil edersiniz?

İlk başta okur yokmuş gibi yazıyorum. Daha doğrusu, sanki birisi (ya da birileri) bana öykü anlatıyormuş gibi gelişiyor yaratma süreci. Daha sonra, yani ilk taslak, başıyla sonuyla bittiğinde ve ben yazdıklarımı okumaya koyulduğumda okuru düşünmeye başlıyorum. Bu süreçte okurun ilgisini metinde tutma gayreti değil de onu hayal kırıklığına uğratmama çabası beliriyor. Ben de iyi bir okur olduğumdan bir öyküdeki tutarsızlıkların, beni o kurgu dünyasının gerçekliğine inanmaktan alıkoyacak detayların varlığına ne kadar sinir olunabileceğini biliyorum. O yüzden bir okur gibi okuyorum baştan sona hikayeyi. Eğer benim kafama takılıyorsa bir ayrıntı, muhakkak okurun da kafasına takılacaktır. Hemen onu temizliyorum. Ama okurun bulması için sağa sola sakladığım bir sürü hazineler de var. Onları da metne zekice yerleştiriyorum ki okur da hikayeye dahil olsun.


“İnsanlık Hali” adlı blog’unuzda yer alan “Bir İçe Dönüş Hikayesi”nde şöyle diyorsunuz:

O bir haftada hocalarımız bize yogaya dair temel bilgileri öğrettiler. Yerinde, isabetli ve hala kendi yogamda ve derslerimde kullandığım bilgiler bunlar. Ama benim için çok daha önemli olan bir başka şeyi daha öğrettiler bize o kursta. İçe dönmeyi… Her dakika konuşmak, her söze cevap vermek zorunda olmadığımızı. Tek başınalığın nimetlerini. Sessizliğin kıymetini. Yavaşlığın, yumuşaklığın, zerafetin gücünü.

Edebiyat ve yoga arasındaki ilişkiyi bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

İçe dönmek, hem yazarlığın (yaratıcılığın) hem de yoganın (maneviyatın) hem gereği, hem de sonucu. Her iki dal da benliği araştırıyor. “Ben kimim, neyi, nasıl yaşarım, çektiğim acıların, varoluşsal krizlerimin kaynağı içimde nerededir?” sorularını soruyor.

Yoga hareketleri, dışa rotasyonların muhakkak içe rotasyonlarla dengelendiği serilerden oluşur. Edebiyat da öyle bence. Aslında her türlü yaratıcı faaliyet için bunu söyleyebilirim. Bir yandan hayata atılmak, insanların arasına karışmak, ilişkilere girip çıkmak, “insanlık hali”ni her yönüyle yaşamak gerek. Bunu yogadaki dışa rotasyonlara benzetebiliriz. Sonra biraz da yalnız kalmak, yazmak, çizmek, deniz kenarında uzun yürüyüşlere çıkmak, belki yakınlarda bir adaya tek başına bir hafta sonu gezisine çıkmak gerekiyor. Bu da içe rotasyon. Yaratıcılığın tohumu içimize, insanlara karıştığımızda atılıyorsa, o tohumun filize dönüşmesi için gerekli suyu da bize tek başınalık anlarımız sağlıyor.


Eserlerinizin Türk Edebiyatında nasıl bir iz bırakmasını, bir yazar olarak ne tür farklar yaratmayı istersiniz? Ve sizce Defne Suman, aradan yıllar geçtiğinde edebiyat dünyası tarafından nasıl anılsın?

Yarattığım karakterlerin toplumun hafızasında canlı kalmasını isterim. Nasıl hepimiz Feride’yi tanıyor, onu eski bir dostumuz gibi hatırlıyoruz, ben de karakterlerimin insanların yüreklerinde yer bulmasını isterim. Ama bunu hangi yazar istemez? Öte yandan, konuşulmamış konuları, aile sırlarını, kadınlığın romanlara konu edilmeyen sancıları ile hazlarını yazmış bir yazar olarak tanınmak isterim. Bunu yapmaya çalışıyorum çünkü. Bir de resmi tarihe bir alternatif üretmek, bize “düşman” diye belletilmiş toplumların içinden seçtiğim karakterler ile okur arasında bir gönül bağı kurarak gençlerin geçmişi yeniden düşünmelerini sağlamak gibi bir arzum da var.



Yazarlık, yaşamınızda yoga eğitmenliği kadar önemli bir yer tutuyor. Her iki açıdan bakarsak, bundan sonrası için hayalleriniz, yapmak istedikleriniz nelerdir?

İnsan hayatı için uzun sayılacak bir zamandır (neredeyse on dört yıldır) sürekli seyahat ederek, evden eve geçerek yaşadım. Son iki yıldır ilk defa hayatımda bir düzen var ve ben bu düzeni seviyorum. Bir süre daha İstanbul ve İzmir’de yoga dersleri verip, Atina’da yazarlık yaparak yaşamayı sürdürmek istiyorum. Daha sonrası için bir Yunan adasında edebiyat ve yoga evi açmak gibi bir hayalim var. Eşim de kafe işletmek istiyor. Alt kat kafe ve kitabevi, orta kat yoga, en üst katta benim yazma odam olacak şekilde düzenleyeceğim bir okul hayal ediyorum. Orada sadece yoga dersleri değil, yaratıcı yazarlık da öğretirim belki.


Tayland’daki yoga deneyimlerinizde “Hocalar, içe dönük tabiatın nimetlerini anlattılar. Dünyanın içe dönüklerin sessizliğine, yumuşaklığına, sakin sakin iş bitirme yeteneklerine ve bireyselliğine ne kadar muhtaç olduğunu anlattılar.” şeklinde ifade ettiğiniz içe dönüş haline, özellikle ergenlik dönemi açısından bakarsak, bu dönemde ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki nasıl kurgulanmalı? Ebeveyn bu dönemde çocuğun hayatında nasıl bir rol almalı sizce?

Ben pek fazla olmalı olmamalı tarzında tavsiyeler vermekten yana değilim. Ancak kendimden referansla bir şeyler söyleyebilirim. “Ben ergen iken yaşadığım şeylerin hangisi bugün mutlu ve tatminkar bir yere varmamı sağladı, hangilerini farklı yaşasaydım vakit kaybetmezdim?” bunları sıkça düşünüyorum. Aileme pek çok konuda müteşekkirim ama galiba en çok şu üç konuda: Bağımsızlık, güven ve saygı. Sadece bir ergenin değil, her yaşta insanın ihtiyacı olan şeyler bunlar. Kendi kararlarımı bağımsızca ben verdim. Hangi bölümde okuyacağıma, hangi üniversiteye gireceğime, hangi müzik aletini çalacağıma, kimden özel ders alıp, hangi dershaneye gideceğime ben tek başıma karar verdim. Onlar bana güvendiler. Yanlış bir adım attığımı düşündüklerinde bu fikirlerini dile getirdiler ama fikrimi değiştirmem için baskı yapmadılar. Ben düşünüp kendim geri adım attım ya da inat ettim. Yenildiğim, yıldığım zamanlarda ise “Bak biz sana söylemiştik.” demediler. Ayağa kalkıp yoluma devam etmem için destek oldular. Ben küçük yaşımdan beri sevilen ve sayılan bir birey olduğumu hissettim. Bu da ayaklarımı yere sağlam basmamı ve insanları sevmemi sağladı.



Hemen her yaştan insanın en büyük hayali, dünyayı gezmektir. Sadece turistik gezi yapmanın ötesine geçerek, dünyanın değişik yerlerinde belli bir süre kalıp yeni bir yaşam kurmayı seçmiş bir kişi olarak siz, tüm seçimlerinizi ve yaşam deneyimlerinizi gözönüne aldığınızda, gençlere kendilerini bulma sürecinde neler önerirsiniz?

Öncelikle acele etmemelerini. Bir de belki de kendini bulmak diye bir şeyin olmadığını. Ben dediğimiz kişi son derece değişken bir varlık. On dört yaşındaki ben ile kırk dördümdeki ben aynı kişi miyiz? Elbette değiliz. O zaman bulunacak bir ben var mı? Tabii bu çok felsefi bir soru.

Soruyu “Ben hayatta ne yapsam mutlu olurum?“a çevirdiğimizde ise şunu söyleyebilirim: Güne odaklanın. Bunu daha önce de söylemiştim. Hayat günlerden oluşur. Gününü nasıl geçiriyorsan o senin hayatındır. Büyüyünce ne olacaksın, diye sorarlar ya. Bence bu sorunun yanıtı hiç verilemiyor. Çünkü büyüme hiç bitmiyor. Ben sosyoloji bölümünü üniversite tercihlerimin en tepesine yazarken hayatımın tamamını belirleyecek bir karar verdiğimi sanıyordum. Bir bakıma öyleydi ama benim düşündüğüm gibi değil. Sosyolog olacaktım, sonra araştırmacı gazeteci, kenarda köşede kalmış insanların öykülerini yazacaktım. Hayalim buydu. Bu hayale tutunarak test çözüyordum, özel derslere, dershanelere tahammül ediyordum. Sonra o hayalin artık hayalim olmadığı bir dönem geldi. Yeni bir hayal kurdum. Dünyayı gezecektim. Blog yazıp, gezilerimi anlatacaktım. O hayale tutundum bu sefer. Onunla gezdim. Daha sonra yoga geldi. Sonra romanlar. Hayaller sürüyor. Hayaller değişiyor, dönüşüyor. Onlara tutunup bir vagondan diğerine geçiyoruz.

Galiba en çok şunu önermek isterim: Hayal kurmayı asla bırakmayın ve hayallerin peşinden koşmayı. Mutluluğu bulanlar hayalperestlerdir. Cesaret, hayallere inanmaktan geliyor. Yıldığınız zamanlarda size hayallerinizi hatırlatacak, sizin hayallerinize inanan iyi bir dost bulundurun yanınızda, yakınınızda. O elinizden tutup kaldırsın sizi düştüğünüzde. Çünkü hayallerin peşinde günleri işlemek cesaret ister, etrafınızı onlardan güç alacağınız insanlarla çevirin. Cesaretinizi kıranları arka saflara yollayın.


Bir söyleşinizde “Edebiyat, bir yandan bir zihin jimnastiği, öte yandan ötekini anlama yolunda çok önemli bir adım. Ben en çok roman okumayan insandan korkarım! Bir başkasının dünyasını nasıl anlar roman okumayan birisi?” diyorsunuz. Gençlerimize edebiyat dünyasında rehberlik edeceğini düşündüğünüz “10 kitaplık bir Defne Suman Seçkisi” sunabilir misiniz?

Elbette, seve seve.

Ayfer Tunç – Yeşil Peri Gecesi

Murat Gülsoy – Bu Filmin Kötü Adamı Benim

Arundhati Roy – Küçük Şeylerin Tanrısı

Tom Robbins – Parfümün Dansı

Haruki Murakami – Sahilde Kafka

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

Pınar Kür – Bir Cinayet Romanı

Leyla Erbil – Bir Tuhaf Kadın

Adalet Ağaoğlu – Ölmeye Yatmak

Yasal Uyarı: Her hakkı http://www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

 

Yoga mı yazıdan, yazı mı yogadan?

IMG_1852Bana sıkça sorulan sorulardan biri yoga ile yazı arasında bir bağ kurup kurmadığımdır. Acaba ciddi bir yoga öğrencisi olmasaydım da yazabilir miydim, ya da yazılarımla yogaya dokunmasaydım bunca yıl sonra hâlâ yogaya şevkle sarılabilir miydim? Tabii ki bunun cevabını kesin olarak vermeme imkan yok ama hayatımda yoga ile yazının sıkı sıkıya arasında sıkı bir ilişki bulunduğu biliyorum. Mesela yoga yapmadığım günler kelimeler kalemimden akmıyor. Ya da iyi yazdığım, ürettiğimden tatmin duyduğum akşamların ertesinde yogamı yaparken kafamın sakin, nefesimin uzun, vücudumun da hem daha yumuşak hem de daha güçlü olduğunu fark ediyorum. Birinin başlattığı akımı diğer yakalıyor, kendine katıyor ve yoga ile yazı iki nehir gibi iki koldan hayatımı besliyorlar.

Bildiğim şey şu ki yoga bana yazmam konusunda cesaret verdi. Hayır, sadece yazmam konusunda değil. Şöyle demek daha doğru: Yoga özgür bir birey olarak kendimi gerçekleştirmem konusunda ihtiyacım olan cesareti içimde bulmamı sağladı. Çünkü ben yaptıklarıyla annesinin gözüne girememiş bir kız çocuğu idim. Geçen gün annem avukat olmuş bir çocukluk arkadaşımdan bahsederken “elle tutulur bir işi var ne de olsa,” diye şaka yaptı, benim işimin (yoga hocalığı) “hafifliğine” dokundurarak . Kalabalık bir sofradaydık. Gülüşüyorduk. Aldırmadım. Hatta esas elle tutulur işin benimki olduğuna dair bir şaka da ben patlattım. Artık annemin sahiden şaka yaptığını ve benimle gurur duyduğunu biliyorum ama bu tip şakaları, hicivleri duyarak büyümüş bir kız çocuğu olarak neredeyse otuz yaşıma kadar yazdıklarımı kimseciklere okuyamadım. Hep birilerinin dalga geçtiğini düşündüm. Uzaklardan kahkahalar duydum. Durduğum yerde terleyip, kızardım. Doldurduğum saman kağıtlarını çekmecenin arkasına ittim.

Sonra işte internet hayatlarımıza girdi ve blog denen bir mecrada ben iç/dış seyahatlerimi yazarken buldum kendimi. Hiç kimse de kötü kötü gülmüyordu. Alay eden de yoktu. Eleştiren, sorgulayan, kavgaya girmek isteyen tek tük insanlar çıktıysa da genel olarak yazı benim hayatıma eşi benzeri bulunmaz bir tatmin ve pırlanta değerinde bir alay öğrenci kazandırdı. Bloğumu açışımın onuncu yılında yoga ve yazı hayatımda ve ilişkilerimde öyle bir iç içe girdiler ki  artık hangisi hangisi besliyor, ben de bilmiyorum.

Yoga zihni keskinleştirip hali hazırda duran duygunun, düşüncenin, inancın, tepkinin arkasında başka bir varoluş biçimi de mümkün mü diye sorduğu için hayatla daha derinden ilişki kurmamı sağlıyor ama edebiyat gibi bir alanım olmasa elimde acaba o ilişkiyi ifade edebilir miyim, yoksa uçar gider, yiter mi boşlukta?

Sense Writing_2.jpg

 

Gilead Gelecek mi?

(Bu yazının orijinali 11 Nisan 2017 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlanmıştır. Aisha Harley‘nin fotoğraflarıyla şimdi İnsanlık Hali’nde.)

Aisha_Marathonas_2017_4Margaret Atwood’un ünlü ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü ilk okuduğumda hikâyenin ne ile ilgili olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dünyanın uzak bir köşesinde, Laos dağlarının arasına sıkışmış bir vadide kaldığım pansiyonda elime geçmişti kitap. Sırtımda ufak çantamla Asya’yı geziyordum. Yanıma fazladan tişört, ayakkabı ya da normal boy diş macunu alamadığım gibi kitap taşıma lüksüm de yoktu. Neyse ki gezgin rotalarına kurulmuş pansiyonlarda derme çatma da olsa daima bir kitaplığa rastlıyordunuz ve raflarından istediğinizi alıp, sırtınızdaki kitabı oraya bırakabiliyordunuz.
‘Damızlık Kız’ da elime böyle geçti. O uzak köyde karşıma çıkınca eski bir dostla karşılaşmış gibi sevindim. Atwood’un pek çok kitabını okumuştum. Tozlu, virajlı yollarda, üstü açık kamyonetlerde, tavuklarla, keçilerle, annelerinin kucağıma bıraktığı bebeklerle yolculuk etmekten yorulmuştum. Dağ tepe gezmeye hiç niyetim yoktu. Zaten kaldığım köyün fosforlu yeşile çalan pirinç tarlalarında Vietnam savaşından kalma mayınlar döşeliydi hâlâ. ‘Damızlık Kızı’ kolumun altına kıstırıp Mekong nehrine nazır hamaklardan birine uzandım. İlk sayfayı çevirdim.

Bence şanslıydım. Şanslıydım çünkü ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Prensipten çok sabırsızlıktan arka kapak okuma huyum da yoktur. Kapak tasarımına bile ancak kitabın ortalarına geldiğimde dikkat ederim. O akşamüstü de sevdiğim bir yazarın kurduğu dünyaya balıklama dalmanın telaşı içinde ne kitabın ismine, ne de ön yüzündeki kırmızı pelerinli, kukuletalı kadına  dikkat etmişim. Hâl böyle olunca ilk bölümü bitirmeden şaşkınlığa düştüm. Bu hikaye nerede, ne zamanda geçiyordu? Fredinki (orijinalinde Offred) diye anılan anlatıcı karakterimiz tam olarak hangi işlevle o evde bulunuyordu? Dünyaya ne olmuştu?

Evet bence çok şanslıydım. Çünkü sorularımın cevaplarını perde perde açılan ustaca kurguda buluyordum. Kısa sürede güneş dağların ardında yitti gitti, sivrisinekler taarruza geçti, hamaktan kalkıp odama girdim. Akşamları sadece iki saat çalışan jeneratör tavandan sarkan çıplak ampullere elektrik gönderdi. Sonra o da bitti. Ben mum ışığında okumayı sürdürdüm. Kurgu en sevdiğim cinstendi. Baştan hiç bir şey anlamıyorsun. Bir zaman dilimine, dünya üzerinde bir coğrafyaya, bir kadının hayatına ortasından giriveriyorsun. Anlatıcı senin kafandaki karışıklığı düzeltmek için çaba sarf etmiyor. Kendi zihin ve zaman akışı içinde kâh gününü, kâh maziden bir anıyı anlatıyor. Okur da anlatan kadar çaba göstermek zorunda bu yapbozun parçalarını yerine koymak için. Ve sonunda işte yazarın ustalığı orada kendini gösteriyor ve bir tek yönü bile aksamayan, okurun kafasındaki her bir sorunun cevabı verilmiş bir biçimde hikâye sona bağlanıyor.

‘Damızlık Kız’ı aklınızda hikâye sona bağlanıyor mu, yoksa aslında her şey o sonda mı başlıyor, Fredinki bu hikayeyi nereden, hangi zamanda ve kime anlatıyor, yazar bu konuda bizim ne düşünmemizi istemiş gibi sorularla bitiriyorsunuz. Kitap sadece hikayenin içeriğini değil, metnin oluşma hikâyesini de düşünmeye davet ediyor. Bu açıdan metakurmacasal bir tarafı da var. Ama ben o genç yaşımda, dağların arasına sıkışmış bir Laos köyünde, mum ışığında bitirdiğim romanı yastığımın yanına bırakıp yatağıma sırt üstü uzandığımda bunları düşünmüyordum.

Aisha_Marathonas_2017_1

Tüm kadınlar bir erkeğin…

Ben Gilead Cumhuriyeti’ni düşünüyordum. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün geçtiği teokratik diktatörlük ülkesini… Yakın gelecekte bir zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal düzeni tepetaklak eden bir askeri darbe yapılmış. Hristiyan püritenlerin idareyi ele geçirdiği o günden sonra da evlilik dışı ilişki yaşayanlar, boşanmışlar, feministler, Yahudiler ve hatta Katolikler bile yeni düzen tarafından yutulup yok edilmeye başlanmış. Gilead’ın yeni toplumsal yapısı ve egemen ideolojisi elbette kadınların görünürlüğü üzerinden düzenleniyor. Ülkede yaşayan tüm kadınlar bir erkeğe ait sayılıyor. Anlatıcımız gibi bir erkeğe çocuk versin diye damızlık kız olarak görevlendirilmiş kadınların isimleri bile yok. Hangi erkeğin ‘damızlığı’ ise o erkeğin isminden türemiş bir isimle çağrılıyor. Hane halkının başı Fred ise damızlık kızın ismi Fredinki mesela. (Kitabın orijinalinde Offred- ki burada Atwood her zamanki sözcük oyunlarına başvurmadan edemiyor. Offred bir bakışta bize sunulmuş, adanmış, anlamlarına gelen ‘offered’ kelimesini de hatırlattığından.)

Pansiyondan ayrılırken kitabı Laos dağları arasına sıkışmış o küçük vadide bıraktım, bir sonraki okuru için ama Fredinki ve içinde yaşadığı dünya benimle dünyayı gezmeye devam etti. Orwell’in ‘1984’ünü okurken ilk defa hissettiğim ama “Bize olmaz öyle şey canım” diye diye bilincimin gerisine attığım o kaygı, bir kadın anlatıcın ağzından aktarıldığında, giydiğini, çıkardığını, bakışını, oda perdesinin aralığını devamlı olarak bir suçluluk çerçevesi içinde düşünmek zorunda kalmanın aşina çilesini ucundan tanıyınca yüreğimi ele geçirmişti.

Aisha_Marathonas_2017_3Gilead gelecek miydi?
Tozlu virajlı yollarda, üstü açık kamyonetlerde bir ülkeden diğerine geçerken kendi kendime bunu soruyordum.
Gilead gelecek miydi? Ben kadın başıma, sırtımda bir çanta ile ülkeden ülkeye hoplaya zıplaya dolaştığım, “Bana bir oda lütfen” diye pansiyon lobilerine, evime girer gibi girdiğim şu zamanlardaki özgürlüğümü hayretle anacak, belki de Fredinki’nin geçmişi hatırlarken sık sık başına geldiği üzere bu kadar özgürlük hikâyesi karşısında belleğimin beni yanılttığına kanaat getirecek miydim?

O zaman daha 20. yüzyıldaydık. Sonraki yüzyıl özgürlüklerimizi güvenlik adına kendi ellerimizle teslim ettiğimiz, özel hayatımızı eşi benzeri tarihte görülmemiş bir açıklıkta dünya aleme ilan ettiğimiz bir sahne ile açıldı. Telefon numaralarımız, ev adreslerimiz, bir gün içinde girip çıktığımız tüm mekânlar meraklısı için bir tık ötedeydi artık. Gilead’ın ‘gözleri’, ‘1984’ün ‘Büyük Birader’i gibi her anımızı, her adımımız izler oldu ama ne Atwood’un ne de Orwell’in aklına gelen ayrıntı, o gözlere bizzat kendi irademizle açılacağımızdı. Eh, boşuna dememişler edebiyat asla hayat kadar şaşırtıcı olamaz diye!

‘Vay be ne özgürmüşüz!’
‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü yirmi yıl sonra bu defa Türkçe çevirisinden okudum. (Sevinç Altınçekiç ile Özcan Kabakçıoğlu’nun tercümesi insana çeviri bir metin okuduğunu unutturtacak kadar iyi.) Gilead gelecek mi, artık aklımda bir soru değildi. Gilead şüphesiz gelecekti. Gilead geleceğimizdi. Atwood bunu –ironiye bakın ki- 1984 yılında görmüş, geleceği ince ince kurmuştu.
Gilead gelecek ise oradan maziye bakıp da “Vay be ne özgürmüş” diyeceğimiz günler de tam bu günler olmuyor mu? İnterneti cebimizde taşıyoruz, istediğimize mesaj yazıyor, merak ettiğimiz bilgiye çok da zorlanmadan ulaşıyoruz. Bize dayatılan doğrunun dışında da gerçekler bulunabileceğine dair bir kuşku duyabiliyor, kuşkunun peşinden gidip farklı kaynakları araştırabiliyoruz. Savaşlar, kadına şiddet, terörizm, vize gereklilikleri derken gezegende fütursuzca gezeceğimiz alanlar azalsa da az buçuk zorlanarak bir çoğumuz hâlâ ülkeden çıkıp, sonra geri dönebiliyoruz. Âşık olabiliyor, âşık olduğumuz insanla bir hayat hayal edebiliyoruz hâlâ.
Gilead’ın insanları bunları yapamıyor.
Geleceği düşündükçe ben bugünden şikayet etmeyi bırakıyor, eriyip giden özgürlüklerime daha sıkı sarılıyorum. Gilead günlerinde çünkü gerçeğin bize dayatılan tek doğru olmadığını hatırlamamız ve onu bilmeyenlere hatırlatmamız için bugüne tanıklık etmiş olmamız önemli.
Çok önemli.

Aisha_Marathonas_2017_2

YAZ SICAĞI ÇIKTI!

Sevda bir kapıdır.

Nereye açıldığını bilmezsin, yine de içeri adımını atarsın.

Yaz Sicagi_kapak.indd

Sanat tarihçisi Melike, İstanbul’daki Bizans kiliselerini gezdireceği Yunan yönetmen Petro’nun kendisini bambaşka bir amaçla aradığını bilemezdi.

Petro’nun ortaya çıkışının, ailesindeki sır kapılarını bir bir aralayacağını, aşk hikâyelerini, kayıp hikâyelerini, acılı ada hikâyelerini ortaya sereceğini hayal bile edemezdi.

Yaz Sıcağı bir parçalanma ve kavuşma öyküsü. Baba ile kızın… Kadın ile erkeğin… Ana ile oğulun… İkiye bölünmüş topraklar ile ayrı düşmüş kardeşlerin…

 

Tanıtım videosu  burada!

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Tüm kitapçılarda…

 

Gelecek denen Canavar

Capitalism will kill you and Fascism won't save you!2017 yılına girdik.

Barış, huzur, sevgi dileklerimiz için topu topu bir saatimiz olduğunu bilmeden kucaklaştık. Yine umutla. Nefes alıp verdiğimiz sürece ne yapıp edip bir kaynağını bulup yüreklerimize yerleşen o umudu birbirimize geçirerek gülümsedik, güldük, yeniyi kutladık.

Bu yılbaşında ben de pek çok İstanbullu gibi evde, ailemle birlikteydim. Çocukluk yılbaşılarımı geçirdiğim salonda, yine aynı televizyonun karşısında fındık fıstık atıştırıp, plastik ağacın altına dizdiğimiz hediyeleri sahiplerine dağıttım, hem DJ’lik hem de dans ettim. Bir üst kuşağın bir gözü haberlerdeydi. Bizimki sosyal medyada. Hepimiz bir felaket beklentisi ve bir o kadar da belki olmaz ümidi içindeydik. Saatler ilerleyip de terazinin ümit kefesi ağır basmaya başladıkça neşemiz arttı, ailecek masanın etrafında halay bile çektik. Annem sofradan yeşil bir peçete kapıp halay başı oldu. Bir şey olmuyordu. Belki olmayacaktı. Noel Baba nefreti kusulmuş, belki ortalık durulmuştu.

İnsan umuyor işte. İstiyor çünkü ummak.

Varolmak için mecburuz ümide.

Annemler yeni yıla hangi kanalla, kimle gireceğiz gibi eski dertlerine, acaba girebilecek miyiz, geri sayım yapılacak mı, yeni yıla girdiğimiz seçtiğimiz kanalın sanatçısı tarafından telaffuz edilecek mi gibi çok yeni dertleri eklemişken, yabancı damat kocam kanallarını zapladığımız ekranda bir görünüp bir kaybolan Bülent Ersoy’a mı, Tarkan’ın dansına mı daha çok hayret edeceğinizi  bilemezken, kapı çalar, telefon çalar, ben 1980 yılına girdiğimiz gece siyah beyaz ekranlarımızda salınan Nesrin Topkapı’yı You Tube’dan zorla aileye izletmeye çalışırken (gençliğine, güzelliğine, şu karnını, boynunu oynatışına, belinin esnekliğine, kollarının zarafetine bakın, bakın!)  Tarkan geri sayımı üstlendi, biz sarılışıp, öpüştük, kırk yıldır aynı mahallede oturduğumuz dostlarımız, komşularımız, akrabalarımız geldiler, gittiler… Sonra yorgun düşüp uyuduk. Saat 1i ancak geçmişti.

Kaygı içinde beklediğimiz felaket tabi ki o gece biz  uyurken yaşanmıştı.

Şişme Noel Babaları sünnet etmekle, ona yumruk çakan delikanlı resimlerini paylaşmak ve Aydın’da “temsili” Noel Baba’yı ibreti alem olsun diye oyuncak silahla yine oyun icabı darp edip ve sonra etrafında zeybek oynamakla bitecek bir nefret değildi topraklara yayılmış olan.

Ben telefonumun din-dinleriyle yeni yılın ilk gününe gözümü açtığımda gece elbette çok fena, çok çok fena bir şeyler yaşanmış olduğunu anladım. Lise arkadaşlarımdan oluşan whatsapp grubunda olup da yurt dışında yaşayan arkadaşlarımız iyi miyiz diye soruyorlardı.

Benim ailemle geçirdiğim sıcacık bir gecenin sonunda mutlu ve ümitli uykuma daldığım sırada, iki kilometre ötedeki Reina’da insanları taramışlardı. İnsanlar kaçmak isterken birbirlerini ezmiş, kimisi sıfırın altına düşen soğukta Boğaz’a atlamış, donarak ölmüştü. Ölmüştü insanlar. Uyuduğum yatağın iki kilometre ötesinde. Çocukların babaları, annelerin çocukları, karıların kocaları, birilerinin çok sevdiği insanlar vahşice taranmış, canları alınmıştı.

Gözlerimi kapattım.

İki kilometre ötemde Boğaz’da o insanların cansız vücutları, cesetleri yüzüyordu.

Yıllar önce bir kitap okumuştum. Yakın gelecekte geçen hafif bilim kurgulardan. Bir sahnesi çok sık aklıma gelse de kitabın ismi, yazarı, diğer sahnelerini hatırlayamıyorum. Hatırladığım sahnede kahramanımız bir görev için geçmişe gönderiliyor. Geçmiş dediği de bizim şimdi. Onu en çok şaşırtan kadınların güzelliği, yemeklerin çeşitliliği, sanat, edebiyat gibi hazların varlığı. Çünkü o öyle bir zamanda (gelecekte) yaşıyor ki artık kadınların kendilerine bakacak halleri kalmamış, makyaj zaten yasaklanmış, gezegende su bitmiş, yemek sadece fabrikada üretilen tek lezzetlik besin haline gelmiş.

Kapalı gözlerimin ardından geleceği gördüm.

Bugüne kadar yaşadığım günlerime şükrettim. Çünkü hayat bir şenlikti o günlerde.

Bugüne şükrettim. Çünkü hayattayım. Hayatta olduğum gibi içecek temiz suyum, boğazımdan inen besleyici, lezzetli lokmalarım, bir kenara çekilip de elime aldığımda beni edebiyat hazzı ile dolduran kitaplarım, ülkem diye koşa koşa gelip kavuştuğum ailem, dostlarım var.

Bir çok insanın yok.

Dünya kan ağlıyor.

Gelecek tüm insanlığı yutmaya hazırlanan bir canavar gibi yaklaşıyor.

Hızla yaklaşıyor.

2012 yılı ve kıyamet söylentilerine, felaket tellallığına gülüp geçmiştim ben daha bir kaç sene önce.

Ama bir dönemin sonuna geldiğimiz kesin. Geleceğin zor geçeceği aşikar. Dünya coğrafyasında yer değiştirsek de paçayı kurtaracağımız bir zorluk değil üstelik bu. Egemen güçler tarafından meşrulaştırılan ve hatta övülen şiddet dünyayı dört koldan sarıyor, kaçacak bir köşe kalmayacak.

Uyanıp öncelikleri yeniden düzenleme vakti artık. Hayatı hep sürdürdüğümüz gibi sürdüremeyiz artık. Oturduğumuz yerden lanet okumakla sadece mevcut ayrılığa katkıda bulunuyoruz. Karşımızdaki öyle bir canavar ki bizlerin hayat süresi içinde yenileceğine inancım yok. Ama o canavar sayesinde belki uyuşmuş, robotlaşmış, hiç sorgulamadan kabullendiğimiz hayatlarımızdan silkinip varoluşumuzu sorgulayabiliriz.

Belki yeni yaşam alanları yaratabiliriz. Daha azla yetinerek, daha sade, daha basit, hırsı arınmış gerçek hayatlara geçişimizi belki bu canavar sağlar. Ümit belki oradadır. Kendi içimizdeki değişimde…

2017’nin kendi gerçeğimize uyandığımız, önceliklerimizi gözden geçirip, hayatımızın sorumluluğunu üstlendiğimiz, hiç atmadığımız yeni bir adımı attığımız bir yıl olması dileklerimle…

Defne Suman