Atina Günlükleri 11

22 Şubat 2020

Atina

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.10

Bugün dolu dolu yaşandı. Tom Robbins’in sözünü doğrularcasına, dolu olduğu için çok uzun zamana yayılmış bir gün gibi geldi bana. Bu sabah mesela, günler öncesi gibi geliyor. Dün gece Gülçin, Bey ve ben Birdman diye bir Japon barına gittik. Benim eve dönüp gece yogası yapma planlarım ilk tabak karides ile suya düştü. Eve döndüğümüzde bir enerji patlaması yaşadık ve geceyarısına kadar Madonna parçaları eşliğinde dans ettik. Bu işe en çok kediler sevindi. Havada üçlü dönüşler filan yaptılar.

Bu gece eğlencesinden sonra bu sabah sekize kadar uyundu. Üstelik yeni ayı bugün sandığımız için bu sabah da yoga yapılmadı. İstanbul’dan misafirlerimiz Beste ile Burcu gelene kadar ben birazcık öyküme baktım. Salman Rusdie’nin kitabından bir bölüm daha okudum. Kahvemi içtim. Bu arada ev doldu taştı. Hasta bakıcımız, fizyoterapist, Gülçin, iki kedi ve ben… Her şeye rağmen öyküme 300 kelime daha eklemeyi başardım. Bazen gözü karartıp kapıları kapatmak yetiyor.

Beste ile Burcu gelince yola çıktık. Kızlar arabanın arkasına sıkıştılar. Önde Bey. Direksiyonda ben Atina’nın 60 km kuzey doğusuna düşen Sesi Beach’e doğru… Başta hava yağmurlu ve soğuklu. Kırlara çıktığımızda çamları, zeytinleri fosforlu yeşile boyayan bir güneş çıktı. Denizin üzeri gümüş gibi parladı.

Sesi Beach’de bizim sık sık gittiğimiz bir balıkçı var. Gelsin salatalar, gitsin kalamarlar, karidesler, patates kızartması, şöminede kızarmış üzeri zeytinyağlı kalın ekmek dilimleri, çok taze bir kırlangıç balığı…. Yedik içtik. Çok güldük. Eğlendik. Fotoğraflar çektik. Mektubuma ekliyorum. Atina’ya akşama doğru döndük. Biraz daha bizim evde oturduk. Sonra kızlar dışarı çıktılar. Bey de yattı. Ben de sizlere böyle kısaca merhaba dedikten sonra yatıyorum.

 

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.11 (1)Yarın yine dostlarla geçecek… İnsanın ülkesi toprak değil o toprağın insanlarıdır yazmıştı Kozmas Politis İzmir anılarında. Ne kadar doğru. İnsanlarım etrafımda olduğu sürede ben de vatan hasreti çekmiyorum. Siz de ülkeden uzaktaysanız etrafınızı dostlarla çevirin. Hayatta en önemli şey dostluk bence. Aşktan da aileden de daha derin ve anlamlı izler bırakan şey dostluk.

O zaman dostluğa kadeh kaldırıyoruz.

Bey dizi seyredelim diye beni bekliyor. Uyandığımızdan beri baş başa kaldığımız ilk saat bu. Yüzümü temizleyip yanına gidiyorum. Bu kadar dışa dönük bir günden sonra içe kapanmak, yan yana oturup konuşmamak iyi gider…

Hepinize sevgiler.

Yorumlar için çok teşekkür ediyorum. Hafta içinde herkese yanıt yazacağım.

Defne.

WhatsApp Image 2020-02-22 at 19.28.17

Atina Gunlukleri 10

21 Şubat 2020

Atina

Merhaba herkese,

Bugün evden çıkarken bilgisayarimi yanıma almayı unuttum. Sizi ihmal etmek de istemediğimden Niarhos Kültür Merkezi’nin kütüphanesinden, halka açık bir bilgisayardan yazıyorum. O yuzden de turkce karakterlerim yok. Beni affedin. Eskiden emailleri boyle yazardik hatirlarsaniz. Simdi ise muthis zorlaniyorum. Belki kucuk telefonumdan yazsam daha hizli olur.

Evet bu hiç fena bir fikir değilmiş. Telefona geçtim. Türkçe karakterlere kavuştuk tekrar.

Sabah Gülçin’le çıktık. Onu Little Tree and Books’a götürdüm. Kitapların önündeki rafta yan yana oturduk ve iki saat kadar çalıştık. Benim öykünün bitinci bölümü bitti. Dört veya beş bölümden oluşacak. Yarın yeni misafirlerimiz geliyor. Burcu ile Beste. Onları da alıp deniz kıyısına balık yemeğe gideceğiz. Onlar gelmeden yazarım bir saat.

Yarın zaten yeni ay. Yoga yok. Bu gece ise Şivaratri. Yoganın en kutsal gecesi. Arınma ve ayin için, sağlık şifa için , dua için yıldızların hizası pek uygun. Bu gece yoga yapabilir ve sonrasında bir dilek tutabilirsiniz. Biz de akşam yemeğimizi erken yedik. Saat 4 gibi. Gece eve dönünce bir kısa yoga yapılır. Sabah tam bitirecekken, en derin, en açık yara haldeyken kapı çaldı ve yogam kapanmadan gün başladı. Bu gece bi kapanış da olur.

Dün benim yogaya başlayışımın on yedinci yıldönümüydü. Yoga sadhanam onyedi yaşında bir genç artık. Yakında reşit olacak. Bakalım o vakit ilişkimiz ne yola girecek! İlk hocam bana ya yogayı da bırakırsan diye sormuştu. Akademik hayatı on sene sonra bırakmıştım ya… Bilmem ki demiştim. Belki yogayı da bırakırım. Bir tek gün bile aklımdan geçirmedim. Bazı günler atlasam da son on yedi yılın yüzde 90ımda günüme yogayla başladığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bugün hayatımda bağrıma bastığım pek çok şey (kitaplarım ve bloğum) ve insan (sizler) bana yoganın armağandır. Doğum günün kutlu olsun yogam. Nice uzun yıllara.

Biz şu anda Niarhos Kültür Merkezindeyiz. Burası bir kaç sene önce açıldı. Muazzam bir kompleks. Milli kütüphane, opera bale, dev gibi bir botanik bahçesi, ses ışık gösterisi, terasları, balkonları, avlularıyla çok büyük bir etkinlik mekanı. O kadar büyük ki bir ucundan diğer ucuna gitmek için size bisiklet veriyorlar. Baştan aşağı her yerde tekerlekli sandalye için uygun bir biçimde inşa edilmiş. Tuvaletler dahil.

Milli kütüphanenin raflarında benim Yunanistan’da çıkan iki kitabımı, Emanet Zaman ve Yaz Sucağı’nın Yunanca baskılarını bulduk. Çok duygulandım. Böyle muhteşem bir kitap tapınağında benim hikayelerim de yer alıyor. Gülçin fotoğraflar çekti. Bir tanesini ekliyorum.

Gülçin ve Bey şimdi beni aşağıda, kafede bekliyorlar. Ben de bu kitap tapınağından ayrılıp onların yanına ineceğim. Malum gece uzun.

Yarın görüşmek üzere.

İyi şivaratriler. Herkes iyiliğin kazancağı bir dünya için dua etsin.

Sevgiler,

D.

 

Milli kütüphanede iki adet kitabım!

 

Atina Günlükleri 8

Sevgili Günlük okurları,

Bugün iyice geç kaldım. Herhalde siz bu satırları yarın okuyacaksınız. Türkiye’de olanlarınız benden bir saat ileride, yatmaya hazırlanıyorsunuzdur.

Bugün nasıl geçti bilmiyorum. Parmaklarımın arasından kum gibi aktı gitti. Oysa sabah 6:30da kalmış, bir gatika kitap kahve ve sonra bir saat yoga yapmıştım. Yeni bakıcımız geldi. Eğitimi sürüyor. Bey’i yataktan kaldırma, giydirme, kahve makinesine götürme talimi önce. Sonra Bey kahve makinesiyle baş başa bir gatika geçirmek istiyor. Bir gatika yirmi dört dakika, yogada bir zaman ölçüsü. O sırada ben de yeni bakıcımıza yatağı toplamayı, ortalığı toplamayı, kedi tuvaletini gösteriyorum. Sonra Bey’in tuvaleti, ardından kahvaltı, kahvaltının toplanması, günün çamaşırı…

Derken bana fenalık geldi. Sabah sabah evde kalmayı zaten hiç sevmem. Sabah sabah ev iş yapmayı hiç hiç sevmem. Sabah sabah sosyalleşmeyi, hele de çok iyi tanımadığım insanlarla bir arada vakit geçirmeyi hiç hiç hiç sevmem. Afakanlar bastı bana. Bilgisayarımı ve Yunanca kitabımı bisiklet çantama attım. Bana biraz müsade, ne olur. Çıktım. Oh! Dünya varmış. Bisikletle Kaldi kafeye gittim. Orası da ana bana günü. Pencere önündeki uzun rafta zar zor bir yer açtım kendime. Yunanca ödevlerime başladım.

Böyle afakanlar basında aklıma babam geliyor. Ona da olurdu bu. Çıkar yürürdü o da. Veya bir yere kıvrılır uyurdu. Ben de suyum kaynayınca uyurum. Babamın gömleğinin koltuk altları lekelenirdi bu afakan basması anında. Nerede olursa olalım girer yıkardı. Sonra da gömleğine fön tutardı, kurusun diye. Teke gibi bir koku çıkarmış o anlarda babamın teninden. Bana da benzer bir ateş basıyor bu sevmediğim işler üstüste üzerime geldiğinde. Aynı, apaynı teke kokusu benim derimden de fışkıyor.  Çok geç noktasına gelmeden bir dur demek gerekiyor. Yani afakan basmadan ben çıkmalıyım evden.

Kaldi Kafe’de bir buçuk saat oturdum. Öğrencilere email yazdım, yeni ders programını, Şirince inzivasını hazırladım. Sosyal medya ve blogdaki yorumları yanıtladım. Kurumsal işini bırakan bir arkadaşım, tam zamanlı yoga hocalığının günde en az iki saat bilgisayar başında çalışmak olduğunu duyunca çok şaşırmıştı. Bu iki saat kurs kayıtları, workshop duyuruları yapılmadığı sakin günlerde. Kayıtlar başlayınca bir de bunun muhasebesi ekleniyor saatlere. Kitap tanıtımı etkinlikleri için yazışmalar, etkinlik duyurularının hazırlanması, yayınvevleriyle görüşmeler, çeviri kontrolleri vs ise bir yazarın en az bir saatini alıyordur. Hem yoga hocası hem de yazar olmak varsa kısmetinizde günde en az iki saatinizi bilgisayar başında organizasyon yaparak geçireceğinizi hatırlatayım size. 🙂

Neyse o sırada ben günlük kahve dozumu aldığımdan mı ne, yoksa Yunanca dersinden sonra artık sokağa çıkacak halim kalmadığından mı bilmem bu akşam evde oturdum. Bol baharatlı bitki çayımı pişirdim. Salman Rushdie’yi okurken onu içtim. Eylül Konukları öyküsüyle bir saat kadar uğraştım. Şimdi de karşısınızdayım. Burada saat 21:30. Bey odamdan çıkayım da yatalım diye bekliyor. Kahvaltı ve erken akşam yemeğini saymazsak beraber geçirdiğimiz en nitelikli zaman yatak vaktimiz. O zaman sohbet ediyoruz, film seyrediyoruz, dertleşiyoruz, kedilerle oynuyoruz.

O yüzden bu akşamlık burada sizden ayrılıyorum. Tom Robbins’in şöyle bir şey yazdığını hatırlıyorum: İnsan hiç bir şey yapmadığında zaman hızlı akar, çok şey yapılan bir günün süresiyse  uzun, upuzun gelir insana. Ben bugün hiç bir şey yapmamış gibi hissediyorum kendimi. Birden gece oldu. Hep daha uzun saatlerim olsun yazmaya, okumaya, yazdıklarımı düzetlmeye, akşam yogasına, sabah yogasına istiyorum… Sonra uykum geliyor.

Yarın görüşmek üzere…

Defne.

IMG_1270
bu akşam evdeyiz

 

Atina Günlükleri 5

Ananas1
Bugün Ananas kahvesindeyiz

16 Şubat 2020

Atina

Herkese merhaba ve iyi pazarlar!

Bugün yepyeni bir kahveden yazıyorum size. İsmi Anana. Öğlen yemeği için (ki Atina’da 15:00 sularında yeniyor) arkadaşlarımızla buluştuk. Folk adlı yeni açılan bir lokantaya gittik. Vegan ve vejeterjen menüsü zengin, aynı zamanda bizim Bey’i memnun edecek miktarda et yemekleri ve kokteylleri de olan bir yer. Bu lokanta daha yeni açıldı ama biz şimdiden müdavimi olduk. Yemekten sonra sokaklarda yürüdük. Atina’yı bilmeyenleriniz için hemen belirtmeliyim. Burası çok güzel bir şehir. Eski binaların korunmuş olması, çamlık tepeler, şehir parkları altı katın üzerine inşaat yasağı, antik kent ile modern kentin içiçeliği vs gibi özelliklerini bir yana bıraksanız bile inanılmaz güzel bir ışığı var. Öğlen yemeği sırasında arkadaşımız Alexandra Atina için yeni Kaliforniya tabirini kullandı. Yılın 365 günü güneş isteyenler artık Atina’ya taşınıyormuş. Sizi de bekleriz.

Bu Anana kahvesine Bey istedi diye geldik. Nefis bir yer. Yerler mozaik. Yemekler vegan ve vejeteryen, çay, kahve şahane. Sahipleri çevreye duyarlı. Plastik kullanılmıyor. Tasarımdan keklere, fincanlara, lambalara kadar her şey özenle yapılmış. Minik bir avlusu var. Sigaracılar orada. Geri kalan masalarda da benim gibi bilgisayar başında oturanlar, Japon turistler, pazar gezmesine çıkmış genç insanlar oturuyor. Günlerden pazar olduğu için içerisi çok kalabalık. Buraya hafta içi gündüz gelip bir mektubumu daha buradan yazacağım.

Ananas4
Atina’nın altın ışığı

Onlar bir masaya geçtiler, ben bilgisayarımı alıp minik turuncu bir sehpaya yerleştim, size yazıyorum. Söz verdim, bir gün bile sizi atlatamam. Hem düzenli yazmazsanız yazı size küser. Yoga gibi. Eh, malum saat de 5.30’u bulduğuna göre, arkadaşlarımdan izin isteyip ayrı bir masaya çekilmekten başka çare yok. Biz çok gençken, bir arkadaşımız vardı. Her gün mutlaka meditasyon yapıyordu. Bizim eve misafir geldiklerinde mesela izin isteyip yatak odalarından birine giriyor ve yarım saat orada oturuyordu. Biz gençtik ve komiğimize gidiyordu bu durum ama saygı da duymuyor değildik hani.

Şimdi ben de biliyorum ki yogayı da, meditasyonu da, yazıyı da  ritim besliyor. Onlar hayatın koştumacasına, sosyal etkinliklere rağmen varolmak istiyorlar. Bana yer açarsan ben de sana armağanımı veririm, diyorlar. O halde bana bir saat müsaade, ben bloğumu yazacağım diyebilmek de benim yazıya olan borcum.

Elbette bir roman üzerinde çalılşıyor olsam şimdi, işler o kadar kolay değil. Edebiyat sadece zaman ve ilgi değil, ciddiyet de istiyor. Arkadaşlarımı kahve masalarında bırakıp da bir köşeye çekilerek öykü yazamam. Öykü konusuna gelince, beş gün oldu hâlâ bir öyküye başlayamadım. Biraz dertleniyorum. Defterime notlar alıyorum. Aklıma bir iki fikir geliyor ama şunu da biliyorum ki öyküler, romanlar fikirlerle değil, cümlelerle yazılıyor. Oturup cümle kurmam lazım. Yarın bir saat cümle kuracağım. Hafta başı.

Ne okursan onu yazarsın derler ya… Ben de bu yüzden aylardır öykü okumaya çalışıyorum. Dünya kadar öykü okuduktan sonra bugün, bir romana teslim oldum. Hindistan’dan aldığım Quixote. Salman Rushdie’nin yeni romanı. Tuğla gibi ağır, kalın bir kitap. İngilizce. Kendini Don Quixote sanan bir Amerikalı ilaç satıcısının (tabi ki Hint asıllı Müslüman- başka bir Rushdie karakteri hayal edemiyorum) öyküsü. Eve dönüp tekar başına geçmek için sabırsızlanıyorum. (Yan masadan yarım pasta geldi: Glutensiz, vegan ve şekersizmiş! Bizim Bey gönderdi. Leziz!)

Ananas3
Mektup masam

Yazılarımı evin dışında yazmayı seviyorum. Etrafımdaki gürültüye, harekete rağmen dışarıda daha kolay konsantre oluyorum. Evdeyken, birileri benden hep bir şeyler istiyor. İstemeler de isteyecekmiş gibi geliyor. Kİmse olmasa da ev benden bir şeyler istiyor: Düzen, temizlik, çay, kahve… Yakınlarıma hep söylerim, ben Orhan Pamuk gibi sabah evden çıkayım, yazıhaneme gideyim, akşama kadar orada kalayım. Hayalimdeki hayat bu zannederim. O mudur gerçekten? Çok yakında benim de bir yazıhanem olacak. Bakalım o zaman oturabilecek miyim masa başında, yoksa yine size kahve köşelerinden mi sesleneceğim?

Biri vapurda, diğeri trende, üçüncüsü de otobüs garında geçen üç öykü hayaleti geziniyor hayalimde. Hangisiyle başlayayım? Siz de yazmak ister misiniz? Beraber başlayalım mı?

Haber bekliyorum

Sevgiler,

Defne.

Ananas2
İçi güzel, dışı güzel arkadaşım Alexandra ile ne projeler ne projeler…

Atina Günlükleri 4

15 Şubat 2020

Atina

Sevgili Günlük Okurları,

Bugün geciktim. Kusura bakmayın. Günlerden cumartesi oluşuna verin. Bugün klasik kahve turuma çıkmam ancak akşamın 5ine kısmet oldu. Daha erken Bey ile işlerimiz vardı. Nihayet erken akşam yemeğimizi yedik ve ben yağmur ihtimaline aldırmadan bisikletime atlayıp kendimi sokaklara vurdum. Önce Yorgo amcanın aktarına gittim. Yorgo amca İstanbullu bir Rum. 80’li yıllarda Atina’ya göçmek zorunda kalmış. Baharatların sadece Türkçe isimlerini bilen herkes onun dükkanında. Türk çayı da var.

Yorgo amcadan 200gram kişniş, 50gr top kara biber ve 50gr kakule aldım. Hindistan’daki Ayurveda merkezinde günde iki defa ikram ettikleri kış çayından ben de yapıyorum. Bu bahsettiğim baharatın yanı sıra bir de kuru zencefil katılıyor çaya. Tatlı seven için bal de pek yaraşıyor ama ılınmadan balı eklemeyin, zehirler. Kahveyi günde sadece bir taneye indirdiğimden beri yeni içeceğim bu kış çayı. İnanın kahveyi hiç aramıyorum. Belki yakında o sabahki bir tanenin yerini de kış çayı alır. Malum, yaş dayandı kırk altıya. Menapoz köşe başında. Karaciğeri kollamak gerek. Aylardır alkol almadım. Çay içmedim. Kahve günde bir defa 12 gram taze çekirdek. Şu bilgelik çağına sağlıkla girelim inşallah.

Çantamdan baharatlarımla bastım pedallara. Yine Dope’dayım. Günlüklere başladığım noktada, aynı masada. Hava karardı. Dükkanlar kepenklerini indirdi. Dope da boşalmış. Umarım birazdan kapatıyorlar diye bizi kapının önüne koymazlar. Hızlıca yazayım.

Bu sabah yedide uyandık. Portland’daki dostumuz Aisha’nın tazısı Pepper ölmüş. Henüz gözlerimiz kapalıyken aldığımız haber buydu. Pepper kalp hastasıydı. Aisha onu barınaktan aldığı günden beri bu acı günü bekliyorduk. Yine de ikimizin de gözlerinde  iki damla yaş aktı. Yaşam boyunca yanı başımızda sessizlce yol alan hayvanlarımızın kaybı içimde bir başka yeri yakıyor. Pepper da Aisha’nın bizi Portland’daki evde ziyarete geldiği her sefer onunlaydı. Neşeli kardeşi Pluto’nun aksine hüzünlü ve ürkek, halının bir köşesine siner, onu bu yabancı eve getiren Aisha’dan gözünü ayırmadan tedirgin beklerdi. (Bakınız şu aşağıki fotoğrafımız) Yokluğunu uzaktan bile hissedebiliyorum.

IMG_6702
Pepper ile Pluto bizim evde

Sabah kedilerimle her zamankinden daha çok oynadım. Koştuk. Saklandık. Oyunca fare kovaladık. Sevinçten kuyrukları sincap gibi kabardı. Yorgun düşünce uyudular. Ben de nihayet o zaman yogama başlayabildim. Bey’in de fizyoterapisti gelmişti o esnada. Gündoğumunda yoga yapmaya alışmış bir vücut için hoş bir sürprizdi. Kedilerle oynarken açılmış, ısınmış. Zihin içinse tatsızdı. Dışarıda hayat başlamış. Gürül gürül bir Cumartesi. Mahalle pazarı, müzik, fizyoterapist ile Bey’in muhabbeti… İçe dönüş ve ibadet saatleri gelmiş geçmiş. Sondaki pranayama veya sessizce oturma kısımlarını atladım bu yüzden. Yine de yogasananın mucizesi sürüyordu. Zihin dalgaları yavaşlamış, hayat kaçmıyor. Ağır ağır giyindim. Kahvaltıyı hazırladım. Size yazmak üzere evden sıvışmaya hazırlanırken telefon çaldı.

Hastabakıcı ajansıymış. Haftalardır Bey’e bakacak bir hasta bakıcı arıyoruz. Benim İstanbul’da olduğum günlerde bizim evde kalacak, ben Atina’dayken de 9:00-14:00 (Yunanistan’da resmi çalışma saatleri) arası gelip bize yardımcı olacak genç, güçlü, güvenilir kuvvetli, akıllı, Yunanca veya İngilizce bilen bir kadının peşindeyiz.  Bir türlü kısmet olmuyor. Ajans bu defa pek iddialı konuştu. Bizi buluşturacağı hasta bakıcı aradığımız tüm özelliklere sahipmiş. Apar topar evden çıktık. Malum burada saat 14:00 dedin mi ajans, banka, postane hepsi kapanır. Hasta bakıcı kadın gerçekten de kibar, sağlıklı, aklı başında görünüyordu. Salı günü iş başı yapması için anlaştık. Hadi hayırlısı.

Aranızda hasta eş veya başka yakına bakanlar vardır muhakkak. MS hastası eşlerine, tekerlekli sandalyede yaşayan çocuklarına, ana babalarına bakanların da olduğunu tahmin ediyorum. Bir bakıcının önemini size ne kadar anlatsam az. Özellikle karı koca arasında. İnsan istemiyor tabii. Evde sizinle yaşayan bir yabancı. Fazladan bir nefes. Huyunu, suyunu bilmediğiniz bir insan. Bir dolu para. Onsuz idare ederiz dediğimiz pek çok anlar oldu. Büyük yanlış. İdare etmek bir ilişki için tehlikeli bir sözcük zaten. Hiç bir şeyi idare etmemek gerek. Hastalık zaten hep sizinle beraber. Bir akşam yemeğe çıktığınızda, seyahate giderken, yaz tatili için planlarınızı yaparken hastalık, çözmeniz gereken çok bilinmezli bir denklemin bir vektörü olarak orada duruyor. Daima duruyor. Çiftin günlük hayatından az biraz çekilsin diye bir bakıcı lazım. Mesela uyanınca ben, kalkayım ve sırt üstü yatan Bey’i oturur pozisyona bu yeni hanım kızımız getirsin. Ben yine ikimize birden kahve yapayım ama pencerenin önünde, elimde romanımla kendi kahvemi içip bitirdikten sonra doğrudan yogaya geçebileyim. Bey’i kaldırmak, giydirmek, tuvalete götürüp beklemek, diş fırçasına macun sıkmak hanım kızımızın işleri olsun. Ben o sırada yogamı yapayım ve bittiğinde yıkanmış, giyinmiş bir Bey ile hazır bir kahvaltı bulayım. Sonra yine kahvaltıyı ben toplarım ve öğlen yemeği için alışverişi yaparım. Bey’i ihtiyaçlarını benden başka birisi görsün ki ben bir an önce evden sıvışmaya kalkışmayayım. Beraber vakit geçirmek için içimde heves kalsın. Tüm bunlar için bir hastalıkla beraber yaşayan çiftlerin dışarıdan yardım alması şart. Hastalığın ilişkiyi ele geçirmemesi için. Bu konuda sorularınız varsa bana yazabilirsiniz. Biz on senedir tekerlekli sandalye üzerinde yaşayan bir erkek ve  bağımsızlığına düşkün bir kadın olarak evliliğimizi sürdürüyoruz. Sanırım ki bu yola yeni girenlere rehberlik edecek kadar tecrübemiz birikmiştir.

Mektubumu bu defalık burada kesiyorum. Dope gerçekten de kapanıyor. Bisikletle eve dönmek var şimdi karanlıkta. Ah ama bitirmeden nihayet diz doktoruna gittiğimi yazayım ki annem ve diğer merak edenler rahatlasın. Doktor dizimdeki kilitlenmeyi pek ciddiye almadı. Kırk yaşından sonra olur böyle dedi. Minisküs filan değil. Diz kapağı kaymıştır, sizin dizleriniz biraz çıkık, biraz oynak, bacakları güçlü tutalım, kilo almayalım, halter kaldırmayalım (Allah Allah!) dedi, yolladı beni. Ben zaten yoga ile onu epeyce iyileştirmiştim. Laf aramızda her şey ayaklarda başlıyor. Ayakları boş vermeden başladığım bir gün, biletleri iyice ısıttığım bir seri dizleri korumakla kalmıyor, iyileştiriyor da. Neler neler yaptım ben bugünkü yogamda, hiç kilitlenmedi. Yarın size minicik bir serinin fotoğraflarını koyarım. Ayak bileklerini esnenip güçlendirmek için.

Şimdilik esen kalın… Yollar beni bekler. Pepper’ın anısına bir fotoğrafımızı koyuyorum.

Bir daha görüşüncüye kadar RIP Pepper, dostum.

IMG_0357
Ben Pepper’ın evindeyim

Atina Günlükleri 3

14 Şubat 2020

Atina

fullsizeoutput_4424
Kaldi Kafe

Bugün size Kaldi kahvesinden yazıyorum. Kaldi bizim mahallede sayılır. On dakika yürüyerek geliyorum. Yürürken Salman Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları’nı dinliyorum bu ara. Bu kitabı 2000li yılların başında bir defa Sundance’de okumuştum. Türkçesinden. Sonra Tayland’daki mahallemizin kitapçısından İngilizcesini buldum.

Mahallemizin kitapçısı yaman bir yerdi. Şehrin tek ingilizce kitap satan dükkanıydı bir defa. Yoga okulumuzun ve Lisa Lippuner’in galerisinin bulunduğu “soi” de bulunuyordu kitapçı. Beni sevmediğine ikna olduğum, erkeksi hatlara sahip bir kadın işletiyordu orayı. Soi, Tai dilinde küçük sokak demek. Bahsi geçen soi’nin kendi sahiden de küçüktü ama anlamı benim için devasaydı. Çünkü Soi yoga hocalarımın da dahil olduğu pek cool bir grup farang (Tayland’a yerleşmiş Batılılar) yerleşkesi olarak görev yapıyordu şehirde. Soi’nin en sonunda ise sırtçantalı gezginlerin kaldığı Mutmee Guesthouse vardı. Hâlâ da var. Soi’nin üzerinde sağlı sollu yer alan renkli, bakımlı iki katlı evlerde hâlâ ilk yoga hocalarımın da dahil olduğu cool faranglar yaşıyor.

Ben henüz otuz yaşında bile değildim ve o soi’de bir ev sahibi olmak için yanıp tutuşuyordum. Soi’de yaşarsam cool farangların ayda bir defa Mutmee Guesthouse’da tertipledikleri akşam yemeklerine davet edilebilirdim. Çünkü davet sahiplerinin etrafında ne kadar dolanıp dursam da beni bir türlü akşamlarına dahil etmiyorlae,  aralarına almıyorlardı. Ben yeniydim orada. Fazla gençtim. Fazla taze.  Kalıcı olup olmayacağım belli değildi. Nong Khai adlı o küçük, o özelliksiz kentin anlaşılmaz bir büyüsü vardı. Mutmee’de kalan gezginler sırt çantalarını bırakıp yerleşiverirlerdi oraya. Şaşırtıcı bir farang nüfusu gelişmişti bulanık bir nehrin kıyısına kurulmuş, kasabadan bozma Nong Khai’da. Bir iki sene kalan çoktu. Marifet o üç seneyi aşmak, oraya kök salmak, Soi’nin asilzadelerine katılacak kadar sebatlı olduğunu kanıtlamaktı.

Ben kanıtlayamadım. Onlar haklıydılar. Ben ise geçiciydim. Bu yüzden de onlar Mutmee Guesthouse’un muz ağaçları, hamaklar, palmiyeler, şezlonglar, kediler, kurbağalarla dolu bahçesinde, uzun büyük masada hep beraber yemek yerleken ben evimin üst katında, bulanık nehre bakan odamda oturup çay içtim, Geceyarısı Çocukları’nı okudum.

(Şimdi buraya bir parantez açmak şart oldu. O zamanların üzerinden on beş yıl geçti. Soi’nin insanlarıyla sosyal medyada yeniden buluştuk. Beni örnek olan nice genç kadın Nong Khai’e gitti, ilk hocalarımın yoga kurslarına katıldı, Mutmee Guesthouse’da kaldı. Soi’nin insanlarının istisnasız hepsinden -kitapçının sahibi erkeksi kadına kadar-  bana ulaşan mesaj beni ne kadar özlediklerine, beni ne kadar sevdiklerine dairdi. Ben onların beni dışladıklarına inanarak orada üç yılımı geçirdim. Sevilmediğime inandım. Sevilesi bir insan olmadığıma. Boş yere üzüldüm. Meğer o insanların kalbinde bir yer edinmişim. Keşke şimdi otuz yaşındaki kendime bir mektup yazabilsem ve sevilesi bir insan olduğumu ona anlatabilsem. Ürkerek o insanların arasında dolanacağına, kabul bekleyeceğine, masalarına otursaydım, bir hikaye anlatıp çorbaya kendimden bir şey katsaydım… )

Parantezden çıktım ama bu konudan çıkamadım. İnsanın ilk ihtiyacı aidiyetmiş. Bunu psikoloji dersinde okumuştuk. İnsan yavrusu bir gruba ait olmazsa yaşamını sürdüremeyeceğini bildiği için ailesine canına sarılır gibi sarılırmış. Belki de bu yüzden bizi en çok inciten şeyleden birisi dahil olmak istediğimiz bir grup tarafından reddedilmek. Bu korku ilkokul yıllarımızdan beri bizi hayalet gibi kovalayan bir korku. İlkokuldaki kızlar arasındaki kıskançlıklar da hep bu dışlanma korkusundan geliyor.

İlkokul geldiğine göre konu, dün kaldığım yere döneyim.

İlkokul ikinci sınıfta, sekiz yaşındayken çok hastalandım. Tam olarak bana ne oldu bilmiyorum. Streptokokla başlayan ve bir türlü iyileşmeyen bir dizi komplikasyon yüzünden çok uzun süre okula gidemedim. (Bana şimdi aylar gibi geliyor ama herhalde sadece bir iki haftaydı)  Akşamları iğneci evimize geliyor ve buz gibi penisilin iğnesi vuruyordu popoma. Gündüzleri, eğer annem fakülteye gittiyse onun yatağında oturuyordum. Yan dairede oturan büyük halam ve bebekliğimden beri bana bakan “Habiduş” Hasibe benimle duruyorlardı. Gündüzleri televizyon yoktu. Bilgisayarların evlere girmesi iki üç sene sonra olacaktı. Gamewatch diye bir şey vardı. Mickey Mouse sağa sola koşup dört bir köşeden dökülen yumurtaları elindeki sepete toplamaya çalışıyordu. Sekiz yaşında bir çocuğu bile bir süre sonra bayan bir oyuncaktı. Tüm kitaplarımı okumuştum. Milliyet Çocuk’un sayfalarını çeviriyordum kim bilir kaçıncı kez. Birden kapı çalındı. Habiduş Hasibe açtı. Postacı Ramazan’ın sesini duydum. Hemen yorganların, çarşafların arasından fırlayıp pijamalarımla çıplak ayak kapıya koştum. Habiduş kızdı, ayaklarımı üşüteceğim diye.Bizim yerler bordo marleydi o zamanlar.  Postacı Ramazan’ın uzattığı pakedi kaptım. Ne olduğunu biliyordum. Geldiğine inananamıyordum sadece. Ben sipariş etmiştim. Tek başıma Milliyet Çocuk’tan çıkan formu doldurmuş, zartlamış, pullamış, Postacı Ramazan’a ellerimle teslim etmiştim zarfımı.

Yorganın altına girip paketi parçaladım. Evet oydu! Küçük Prens kasedim gelmişti. Milliyet Çocuk’ta ilanın görüp de tek başıma sipariş verdiğim kaset sahiden de gelmişti. Demek böyle şeyler mümkündü dünyada. Parasını da ödememiştim. Nasıl gelmişti acaba? Bunu az bir şey dert ettikten sınra baş ucumdaki kaset çalara kasedimi yerleştirdim…. Bir Mozart ezgisiyle açıldı. Başımı yastığıma bırakıp gözlerimi kapattım. Ülkü Giray anlatmaya başladı.

Altı yıl öncesine kadar beni gerçekten anlayacak bir dost bulamadan yapayalnız yaşadım.  

Böyle açılan bir öykü hangi çocuğun kalbini çalmaz? Hangi çocuk yalnızlıktan azade bir hayat sürer?

Küçük Prens kendinden biraz büyük bir gezegende yaşarmış. Kendine bir dost ararmış.

Hasta yatağımda kasedimi dinlerken usul usul ağlamaya başladım. Ama bu sefer yaşlar her zamanki “tantrum” yaşlarımdan farklıydı. Çok derin bir hüzne dokunmuştu Küçük Prens. Sadece benim sandığım zannettiğim bir kederin evrenselliğini kavradığım andı. Hem kedere ağlıyordum, hem de yalnızlığı hissedişte yalnız olmadığımı bilmenin tuhaf paradoksuna.

Ne acı bir dostu unutmak, dünyada kaç kişinin dostu var ki?

İyi edebiyatın bize armağanı tam da bu değil mi?

Peki tamam, biraz da havadis:

fullsizeoutput_4440
Atina’nın Poli’li gelinleri

Dün akşam Atina’nın tatlısı Sinem ile yakışıklı eşi Alexandros’un kahvesi Exodus’ta bir kitap akşamı düzenledik. Şömineyi yaktık. Çaylar kaynadı. Benim kitapları masaya yaydık. Burada yaşayan ve hemen hepsi bizim gibi Yunan erkeklerle evli kadınlar geldiler. Çok tekil sandığımız bir durumun masanın etrafını saran herkes tarafından yaşandığını hatırlamanın neşesi sardı bizi. Kısır çıktı ortaya, patates salatası, imzalar attım, beylere benim kitapların Yunacalarını, kadınlara aynı kitapların Türkçelerini imzaladım. En seksi kitap Yaz Sıcağı, en çok aranan ama bulunamayan kitap Mavi Orman seçildi. En kısa zamanda yeniden buluşmak üzere deyip ayrıldık.

Yalnız değiliz. Hatırlamaya ihtiyacımız var sadece.

Bu sabah daha gözlerimi açmadan tarihi biliyordum. Başımı çevirmeden (soğan kokusu yüzünden bizim Bey başımı ondan öte yana çevirerek uyumamı rica etmişti dün gece), gözlerimi açmadan kocamın sevgililer gününü kutladım, sonra kahve yapmak üzere kalktım. Aklımdan tüm aşklarım geçti. Bir tanesini bile acıyla hatırlamadığımı düşünerek sevindim. Hepsini içimden kutladım.

Şu dizeler o saatten beri dilimde, yazmasam olmazdı:

Bu yalnızlık hiç bitmez
Ne kavgam bitti ne sevdam
Ömür geçer gönül geçmez

Benden  selam söyleyin bütün aşklarıma.

fullsizeoutput_4441
AŞK GÖÇÜ – Atinalı hemşeriler

 

Atina Günlükleri 2

13 Şubat 2020

Atina

Tekrar merhaba,

Bugün Atina’daki biricik kahvem Little Tree and Books’dan yazıyorum size. Burası Akropolis mahallesi sınırları içinde, hem kitapçı, hem de kafe. Bizim eve pek yakın sayılmaz. Bisikletle yarım saat sürüyor, taksiyle 10-15 dakika. Sabah Yunanca dersim vardı. Her salı ve perşembe sabahları 11’de Yunanca dersim var. Hocamla Skype’da buluşuyoruz. Bir buçuk saat sürüyor ders. Sonra öğle yemeği yedik. Kedileri besledim. Bey’i öptüm, çıktım. Yolda Yunanistan’daki yayınevimin kitapçısına uğrayıp burada çıkan kitaplarımdan üç tane aldım. Akşamki etkinliğimizde elimizde bulunsun.

IMG_1017
Dirseğimi dayadığım raftan yazıyorum.

Little Tree and Books’un topu topu on tane masası var ve bir de kanaryası. Masaları boş bulmak mümkün değil. Ben de arka taraftaki kitap raflarının önüne konmuş bar taburesinde oturuyorum. Önüm, arkam, sağım, solum kitap. Badem sütlü kakaomun hemen arkasında Dido Sotiriou kitapları duruyor. Raftan bozma bu masaya her oturduğumda Dido’nun kitaplarından birini çekip yanıma koyuyorum. Bana Yunanistan’ı anlatan ilk yazardır Dido Sotiriou. Bizim evde Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabından en az üç tane bulunurdu. (Anneme göre kütüphanede kitap aramaktansa gidip bir yenisi almak hem daha pratiktir hem de yayıncı desteklenmiş olur.)

Benden Selam Söyle Anadolu’yu ilk defa okuduğumda on iki yaşındaydım. Okulda öğrendiğim resmi Türk tarih tezine karşı bir görüşün içimde filizlenmesi de bu kitabı okurken vuku bulmuştu. Hiç bilmediğim amele taburlarının Nazi kamplarına ne çok benzediğini ilk o zaman düşündüm sanırım. Kitap biterken ağlamaktan bi hal olmuştum. Son cümlesi hafızamdan yankılandıkça hâlâ boğazıma bir şeyler takılır:

-Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin.

(Bu roman hakkında çok iyi bir çalışma için Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek’in Birinci Dünya Savaşı’nda Asker olmak adlı makalesini okuyabilirsiniz.)

Daha sonra, Emanet Zaman’ı yazdığım zamanlarda kitabı hem Yunancasından hem de İngilizcesinden bir kez daha okudum. Bizim Bey ile uyumadan önce birbirimize okuduğumuz bölümlerde beraber ağladık. Topraklarımızın ve insanlarımızın, insanlığın trajedisinden fazlasına ağlıyorduk. Bizi, Amerika’nın bir uzak kentinde karşılaşmış  Türk kadını ile Yunan erkeği birbirine bağlayan o esrarlı şeye dokunuyordu Sotiriou’nun romanı ve dönemin kayıpları, yitimleri ve felaketleri. Bizim Bey Emanet Zaman’ı yunancasından okurken de çok ağladı. Ben de yazarken ağlamıştım. Bizi bir araya getiren ve öykülerini yazdıran Emanet Zaman karakterleri bizim ilişkimiz aracılığıyla geçmişten bugüne seslerini duyurmayı başarmış hayaletkerdi belki de.

Emanet Zaman kitabımın yeri kalbimde başkadır. Bir daha hiç bir romanı öyle delice bir ilham ve aşkla yazmadım. Teknik olarak belki en başarılı edebi eserim değildir, nihayetinde sadece ikinci roman. Büyülü gerçeklik yöntemini çok gerçekçi bir tarihi fona oturtmamı eleştirmiş edebiyatçılar olmadı değil ama sorarım onlara Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları nedir ve Allende’nin Ruhlar Evi ve Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığı? Bu romanlar Emanet Zaman’ın tekniğini doğurdu. Ben hayaletlerin hafızalarında dolandım ve onların sesini kağıda döktüm. Yıllarca çok çalıştım.

O sırada yeni düşük yapmıştım ve bir daha hamile kalmaya gücüm yoktu. Yılların ibresi kırkı gösteriyordu. Yine de bir deneyelim dedik. O kış dersleri iptal ettim. Amerika’daki evimizde kaldık. Bir tam yıl boyunca hemen hiç seyehat etmedik. O sırada yazdım Emanet Zamanı. Her gün, her akşam saatlerce, şevkle, aşkla, bulduğum her yerde çalışarak, yazarak geçti.

Bugün Emanet Zaman’ı kayırıyorsam biraz bu yüzden. Kitabın zor bir kurgusu olduğunu, İzmir’e, tarihe, eski Türkçeye yabancı, her gün düzenli okuma alışkanlığı bulunmayan okuru zorladığını biliyorum. Ama bir kitabın zor okunurluğu yüzünden diğerleri arasında kaybolup gitmesi taraftarı değilim. Kitaplarımız biz yazarların çocuklarıdır. Okunmalarından, görünürlük kazanmalarından, “hayatta bir yere gelmelerinden” biz yazarlar sorumluyuz. Bu benim şahsi görüşüm. Romanı bir yayınevine verip de o yayınevinden kitabı yaşatmasını, yükseltmesini beklemek, çocuğunuzu bir yatılı okula verip de ihtiyaçlarıyla bir daha hiç ilgilenmemeye benziyor. Yayınevi elbette kitabın yaşaması, beslenmesi, yükselmesi için bir ortam sunacaktır ama çocuğunuzun yüzlerce çocuk arasından sivrilip, hayallerini gerçekleştirmesini istiyorsanız onun elini siz yazarlar tutacaksınız. Başkası değil.

İşte bu minvalde şeyler düşünürken bir gün, aklıma Emanet Zaman’ı piyano dinletisi eşliğinde yüksek sesle okumak fikri düştü aklıma. Yoga öğrencim,  yetenekli piyanist Fatoş Ş. Pınarbaşı bir zamandır evlerinde konserler düzenliyordu. Evde Konser Var projesini belki duymuşsunuzdur. Fatoş ve opera sanatçısı arkadaşı Atilla Gündoğdu Pınarbaşı ailesinin Kurtuluş’taki evlerinde Lied akşamları düzenliyorlar bir zamandır.  Hemen Fatoş’a açıldım. Ben okusam, sen çalsan, Ali şömineyi yaksa, Duygu sıcak şarap yapsa, kediler etrafta dolansa, dışarıda kar yağsa ve biz kitabı baştan sona okusak sence kimse gelir mi? Kervan yolda düzülür dedik ve Kış Masalları projesini duyurduk. Ali harika bir tanıtım videosu hazırladı. Sosyal medyada görebilirsiniz. İki günde etkinliğimize yirmi beş kişi kaydoldu. Şehrin en soğu

75385b52-8ba1-4812-9951-65e18cf92075
Kış Masalları 2. Buluşması

k ve fırtınalı akşamlarının birinde başladık. Okurlar Gebze’den, Florya’dan, Kartal’dan Kurtuluş’a geldiler ve gecein sonunda bu dediğim yerlerle geri döndüler…

Kış Masalları’nın Şubat ayı buluşmasında Fatoş Erik Satie’den iki parça çaldı. (Bu arada şunu da söylemeden edemeyeceğim: Her buluşmada kitaptan dört bölüm okuyoruz. Fatoş öncesinde bu bölümlerin özünü, ruhunu yansıtacak parçalar buluyor, benim okumam biterken o da çalmaya başlıyor. Emanet Zaman’ın hayalimizde uyanan sahnelerini onun parmakları piyanoda gezinirken bir kez daha yaşıyoruz.) Erik Satie’den çaldığı iki parça da bana pek tanıdık geldi. Evet, ne olacak diyeceksiniz. Erik Satie herkese tanıdık gelir. Benimki öyle değildi. Sanki hayatımın her günü dinlemiştim. Ama nerede bir türlü hatırlayamıyordum. Aklıma takıldı. Satie’nin Gymnopedie’si pek çok filmin müziğinde kullanılmıştı ama bende soundtrack’i olan filmler değildi bunlar. Belki bale dersinde kullandık yıllarca. Belki bale okulundan birimizin sahnede bu müzikle solosu vardı, olabilir. Hala hatırlayabilmiş değilim. Acaba dedim sık sık dinlediğim sesli kitaplardan birinin fonunda mı çalıyor? Sesli kitap dinlem

eye bayılıyorum. Yazıma ana babalık eden tüm yazarların sesli kitapları küçük ipodumda kayıtlı. Bisiklet üzerinde şehri gezerken, yürürken, metroda hep kulağımda aşina bir öykü.

Bulamadım. Ama bir düşünce beni diğerine attı ve kendimi hiç beklemediğim bir yerde buldum. Çocukluğumun hasta yatağında. Bunu size yarınki mektubunda anlatayım. Biliyorsunuz bu akşam bizim gibi Türk-Yunan çift olan Sinem ile Alexandros’un güzel kahvesi Exodus’ta İnsanlık Hali kitabım için düzenlediğimiz etkinliğimiz var. Atina’daysanız mutlaka bekliyoruz. 19:00’da başlıyor. Şömine yanacak ve çaylar kaynayacak!

84958186_1717952781681282_4268956810846666752_n
13 Şubat akşamı 19:00’da Atina’da

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 1

12 Şubat 2020

Atina

Herkese merhaba,

İstanbul’dan iki gün önce döndük. Orada on yedi gün kalmıştık. Ben hem öğrenci hem de hoca olarak yoga kurslarına katıldım. Bir gün edebiyat yazarlığı çalışmasını yönettim, Orhan Pamuk’un Kar romanını okumuştuk onu tartıştık, sonra da ondan aldığımız ilhamla trende geçen ve içinde kar olan bir öykü yazdık. En azından öyle bir öyküye başladık. Başka bir gün Yaz Sıcağı kitabımdaki kimi sahnelerin geçtiği Fener, Balat, Eğrikapı semtlerini okurlara gezdirdim. Bir akşam Kış Masalları vardı. Ondan bir sonraki mektubumda bahsedeceğim. Bir akşam Beyoğlu Edebiyat Evi Kıraathane’de Hatha Yoga hakkında sohbet ettik. Bir de uzun zamandır “sahne almak” istediğim Akaretler Minoa’da Nazlı Gürkaş’la en yeni kitabım İnsanlık Hali’ni konuştuk. Yılın en soğuk gecesiydi. Üstelik Cumaydı. Buna rağmen sevgili okurlar, öğrenciler ve ailem geldiler, beni çok mutlu ettiler. Ertesi sabah kanepede uyuduğum yerden gözlerimi karanlığın içinde parlayan beyaz çatılara açtım. Dersim Advayta Bomonti’de sabahın 7sinde başlayacaktı. Herhalde kimse gelmezdi. Dersten önce kendi yogama ayırdığım yarım saat Mete babamın kara gömülmüş arabasının camlarını temizleyerek geçti. Stüdyoya vardığımda öğrencilerin büyük çoğunluğu (50 kişi!) oraya varmıştı bile. Hayran olmamak elde değil. Gün aydınlanırken yoga yaptığımız yerden, gökten zarafetle inen kar tanelerini izledik.

Şimdi Atina’dayım. Pazartesi öğleden sonra iki kedim ve tekerlekli sandalyedeki eşimle Sabiha Gökçen havalimanına doğru yola çıktık. Kediler çantalarında uslu uslu oturdular. Tüm güvenlik geçişleride onları çantalarından çıkartıp kucağımda taşıdım. Direnmediler. Uçak boştu. Ayaklarımızın altında sessizce oturdular. Tekerlekli sandalyemiz kaybolmadı. Uçak çıkışında Bey’i taşımaya bir değil, iki kişi geldi. Taksiye sığdık. Bütün bunlar İstanbul-Atina arası kedili, kocalı beş saatlik yolculuğu bir başarı hikayesi olarak kurmamıza yeter de artar. Eve döndüğümüzde kediler ve koca tuvalete gittiler, o iş de kazasız belasız yapıldı. Ondan sonra gevşedik.

Bundan sonraki on yedi gün benim için bir içe dönüş zamanı. Gerçi çok istisnai bir etkinliğe katılacağım. Atina’da Türkçe bir kitap akşamı düzenliyoruz. Bizim gibi Türk-Yunan bir çift olan Sinem’le Alexandros’un Exodus adlı kahvesinde İnsanlık Hali hakkında sohbet edeceğiz. Atina’da yaşayan ve Türkçe bilen, Türkçe kitap okuyabilen herkesi davet ettik. Şömine başı, çay, kahve, şarap… Güzel geçeceğe benzer. Yarın akşamı iple çekiyorum.

Atina’ya bahar gelmiş. Hava sıcaklığı 20 derece civarında. İstanbul’un karlı günlerinde elimizin altında bulundurmaya alıştığımız atkı, bere, eldiven takımları hemen çekmecelere kalktı. Öğleden sonra sokağa çıktım. Bizim eve on on beş dakika uzaklıktaki yeni kahvem Dope’a geldim. Buraya geçen ay Bey ile geldiğimizde pek hoş bir tesadüfle iki Türk kadınla tanıştım. Masalarında Ege Soley’in Sakin kitabı duruyordu. İyi ki sosyal bir günümdeymişim. Üşenmedim, gidip merhaba dedim. O ara daha yeni Doğan Novus’un başında olan Mavi Orman editörüm Handan’la Sakin adlı kitabı konuşmuştuk. Daha sonra da ortaya çıktı ki Sakin’in yazar Ege zaten benim pek sevdiğim bir çevirmen (az buz değil Ferrante’lerin çevirmeni) ve arkadaşım olan Eren’in kızıymış. O arada o da ortaya çıktı. İncecik ağlarla birbirimize bağlıyız.  Tesadüfler de hayatın kurgusu işte. Bu kahveye geçen gelişimde tanıştığım güzel ve akıllı kadınlar da edebiyat sevdalısı çıktılar. Seçkin’in kitap bloğu vardı. Beni tanıdı. Seçkin, Huriye ve Ayça ile hemen planlar yaptık, aklımıza o anda gelen projeleri not ettik. Madem düzen bizi bu kahvede buluşturmuştu, biz de düzene katkıda bulunmak üzere bu buluşmadan bir çocuk doğurmalıydık!

Şimdi yine Dope’dayız. Tek başıma geldim. Hava mis. Baharın ilk günleri hâlâ içimi kıpır kıpır ediyor. Gerçi artık kış mevsimi yok ama anılarda kalan bir tortu var işte, o geri geliyor. Kokular, serinlikle karışan güneş, gölgede ürpermek vs… Bana eski baharları hatırlatıyor. Hemen canım Rumelihisarındaki o eski büfede basılmış domates salçalı sucuklu tosttan istiyor. O büfe artık yok (galiba) ve ben on beş yılı aşkın zamandır et yemiyorum. Yine de anısı geliyor. Ağzım sulanıyor. Yaşım ilerledikçe hayatın en canlı kısmının anıları hatırladığımızda içimizi saran duygular olduğunu keşfediyorum. Şimdinin gücü geçmişin tadından geçiyor. Şimdiyi anlamlı kılan her şey hafızada saklı. Şu anda belleğimi benden çalsalar, bahar bana bir şey ifade eder mi? İçimde bir şeyler kıpırdanır mı? Yitirdiklerimin hasretini duymadan elimdekilerin kıymetini bilebilir miyim? Spotify’ın günün seçkisi olarak bana sunduğu Değirmenler’i belleğim olmadan yine de sevebilir miyim?

Niyetim bu on yedi gün içinde yeni bir öykü yazmak. Dün biraz uğraştım. Yazdığım hiç bir şeyi beğenmedim. Trende geçen ve içinde kar olan öyküyü sürdürmek istedim, aldı başını bir yerlere gitti, beni doyurmadı. Gerçi bir öykü ya da bir roman başlangıç aşamasında bir yazarı doyurmaz ya, en azında birazcık heyecanlandırsaydı. O da olmadı. Yeni bir şey mi denesem, yoksa sebat edip trende geçen (ama henüz içinde kar olmayan) öykümü biraz daha yazsam mı bilemiyorum.

Bu arada size yazayım dedim. Önümüzdeki on yedi gün bir yandan yeni bir öykü çıkarmaya çalışırken, diğer yandan da size mektup yazmayı sürdüreceğim. Beraber göreceğiz neler çıkacak… Her gittiğim kahveden bir fotoğraf da yollarım. Bugünkü Dope’dan.

Yarın için aklıma gelen konuları unutmamak için buraya not edeyim. Hem sizin için de bir “teaser” olur. (Ne demekse!)

Küçük Prens, Erik Satie, Kış Masalları, Emanet Zaman.

fullsizeoutput_4426

 

 

 

 

 

 

2020 KIŞ ETKİNLİKLERİ

Bu kışa hızlı giriyoruz. Yoga, yazarlık, kitap yürüyüşleri, kitap okumaları, atölyeler, dersler, kurslar… Listesini aşağıya bırakıyorum.

Kış Masalları

2d4c1e62-031d-4f8d-b3b1-1717879ae6fbPiyano dinletisi eşliğinde Emanet Zaman kitabımı okuyorum. Kış boyunca dört defa bir araya geleceğiz. Şömine, sıcak şarap, çay, kediler…Dört buluşmanın tamamına katılmak ve Emanet Zaman’ı okumak şartıyla.

Piyano: Fatma Şafak Pınarbaşı Okuma: Defne Suman

Buluşma tarihleri 7/1, 4/2, 3/3, 31/3.

Saat: 19:00-21:00

Yer: Kurtuluş Son Durak

Bu etkinliğimiz dolmuştur. İlginiz için çok teşekkür ederi.z

Yaz Sıcağı Kitap Yürüyüşü

Yaz Sıcağı Test2

Romanın geçtiği mahallerde geziyoruz, kilit sahnelere ev sahipliği eden kiliselere, okullara, binalara, surlara girip çıkıyoruz. Isınmak için girdiğimiz yerlerde kitaptan parçalar okuyoruz. Kitabın Dyazılış öyküsünü siz soruyorsunuz, ben zevkle anlatıyorum. Bu yürüyüşe katılmak için Yaz Sıcağı kitabının en azından ilk yarısını okumuş olmanız gerekiyor.

Tarih: 28 Ocak 2020 Salı

Saat: 11:30-14:30 Fener, Balat, Ayvansaray

11:30 Fener Rum Patrikhanesi önünde buluşuyoruz

Ücret:100TL

Öncesinde kayıt yapılması şarttır. Kayıt için sumandefne@gmail.com adresine email yazınız.

Konuşma: Hatha Yoga’nın Kökleri ve Dönüşümü

GölgeBu akşam yoganın felsefesini, değişimini ve itibarını geri kazanması için yapılabilecekleri konuşmak üzere buluşuyoruz.

Tarih: 30 Ocak 2020

Saat 19:00

Yer: Kıraathane. Istanbul Edebiyat Evi

Etkinlik ücretsizdir.

Kayıt ve ayrıntılı bilgi için:

http://kiraathane.com.tr/sezon-programi/2020-01-30-hatha-yoga-nin-kokleri-ve-donusumu

Shadow Yoga Workshop- Balakrama Prelüt

Shadow Yoga prelütlerini hatırlamak veya cilalamak isteyen eski öğrenciler için bir workhop.

Vahni

Balakrama prelütünü geçmişte bir zaman öğrenmiş olma şartımız vardır. Tecrübeli yoga öğrencileri, ilgileniyorsanız bana yazın. Konuşalım.

Tarih: 3 ve 6 Şubat 2020

Saat: 17:00-19:00

Yer: Gayrettepe, İstanbul

Ücret: 200TL

Kayıtlar için defnesumanyoga@gmail.com

 

Minoa’da İnsanlık Hali Sohbeti ve İmza

Beşiktaş Minoa’da yeni kitabım İnsanlık Hali’ni konuşuyoruz. Sevgili Nazlı Gürkaş soruyor, ben yanıtlıyorum.

Minoa Afiş Yeni_insta

Moderatör: Nazlı Gürkaş

Sonra  imza var, daha sonra da caz dinletisi.

Harika bir akşam!

Tarih: 7 Şubat 2020

Saat:19:00

Yer: Minoa Bookstore, Akaretler Yokuşu No 52A Beşiktaş

 

 

Shadow Yoga Başlangıç Kursu

Pınar Üstün’ün vereceği bu kursta Shadow Yoga sisteminin ilk seti olan Balakrama’yı öğreneceksiniz.

Cumartesi 08:30-10:30 & Salı 19:00-20:30
Tarihler: 22-29 Şubat – 7 Mart CUMARTESİ
25 Şubat – 3 Mart SALI
Toplam 9 saat

Bilgi ve kayıt için Pınar Üstün’e pinarustunyoga@gmail.com adresinden yazınız.

WhatsApp Image 2020-01-19 at 18.27.00

AGNIYOGANA Film Gösterimi

Screen Shot 2020-01-18 at 11.38.18

Yönetmenliğini Shadow Yoga okulunun baş hocası Emma Balnaves’in üstlendiği Agniyogana Belgeseli, Hatha Yoga’nın kadim köklerini anlatıyor.

Belgeselin gösterimi 23 Nisan 2020 saat 19:00’da Kadıköy Sineması’nda gerçekleşecek. Fragmanı buradan seyredebilirsiniz.

Biletler için shadowyogaturkiye@gmail.com

 

Shandor Remete ve Emma Balnaves ile Hatha Yoga Konuşması ve Nṛtta Sādhanā Hafta Sonu Kursu

24-25-26 Nisan 2020

Bütün dersler yoga tecrübesine sahip her seviyeden öğrenciye açıktır.

Sundernath (Shandor Remete) ile Hatha Yoga Konuşması

24 Nisan Cuma
17:00-19:00
Yer: Advayta Bomonti
Ücret: 100 USD

  • Bu konuşmaya katılım, hafta sonu kursuna katılanlar için zorunludur. Hafta sonu kursuna katılanlar bu konuşma için ayrıca ücret ödemezler. Yalnızca konuşmaya katılmak isteyenler için ücret 100 USD’dir.

Emma Balnaves ile Nṛtta Sādhanā Hafta Sonu Kursu

25 & 26 Nisan
Cumartesi             Pazar
07:00-09:00           07:00-09:00

16:00-18:00

Yer: Advayta Bomonti
Ücret: 370 USD (Bu ücrete Sundernath’ın Hatha Yoga Konuşması dahildir)

  • Erkenci kuş ücreti: 1 Mart 2020’den önce yapılan ödemeler için 330 USD.

Yerinizi ayırtmak için kursun %25’i değerindeki 90 USD’lik kaporanın ödenmesi gereklidir. Kapora hiçbir koşulda geri ödenmez.

istkurs

İptal politikası:

24 Şubat 2020 tarihinden önce yapılan iptaller için ödenen miktarın %50’si iade edilir. Bu tarihten sonra yapılan iptaller için ücret iade edilmez.

 

Kontenjan kısıtlıdır. Yerinizi ayırtmak için ücreti erkenden ödemeniz tavsiye olunur.

Kayıt için shadowyogaturkiye@gmail.com adresine yazınız.

 

 

Ayurveda Haberleri

Sevgili sadık okurlarım,

Size bu mektubu Hindistan’ın Coimbatore kenti eteklerine kurulmuş Vaidyagrâma Ayurveda Merkezi’nden yazıyorum. Buraya varalı tastamam iki hafta oldu. İki haftadır ağaçlar, çiçekler, kuş, horoz, tavuskuşu sesleri, kuzu melemeleri arasında yaşıyorum. Sütlü mamül bile yutuyorum.

Buraya yoga hocalarımızın daveti sayesinde geldik. On gün Ayurveda terapisi ve bir hafta da yoga dersi göreceğimiz şekilde tasarlanmış bir tedavi-eğitim programına katılıyorum. İlk hafta hocalarımız burada değillerdi. Dünyanın farklı köşelerinden yaşayan ve büyük çoğunluğu Shadow Yoga hocalığı yapan sınıf arkadaşlarımdan -ben de dahil onsekiz kişi- bir araya geldik.

Doğrusu ben buraya beklentisiz gelmiştim. Beklentisizlikten de öte burada geçireceğimiz zamanının nasıl olacağını tahayyül bile etmemişim. O yüzden de ilk akşam dört kişilik bir doktorlar ekibi ellerinde formlar, stereoskop ve bir baskül (eyvah eyvah!) odama geldiklerinde epey şaşırdım. Sonradan anladım ki bizim burada yoga öğrencisi sıfatıyla bulunmamız doktorlarımız için bir şey değiştirmiyor, sanatoryuma yatan hastalarız biz de ve tedavimiz için ne gerekirse yapılacak.

Sanatoryum kelimesini boşuna kullanmadım. İstanbul-Mumbai arası yolculuk sırasında Kelebeğin Rüyası filmini seyretmiştim. Heybeliada sanatoryumu oradan aklımda kalmış olmalı. Sanatoryum yaşamı, doğa içinde, iyileşmeye adanmış bir zaman dilimi, doktorlarla hastaların beraber kaldığı bir tesis vs. Burası da tam öyle. İnsanlar buraya bizim gibi yoga kursumuz başlamadan iki dirhem şifa alalım diye gelmiyorlar. Ciddi hastalıkların pençesinden kurtulmak veya geçmişte tabii kaldıkları farklı durumlar sırasında aldıkları toksinlerden arınmak için geliyorlar.

Doktorlar bilgili ve ciddiler. Sadece Ayurveda tıbbı konusunda değil, Batı ve Çin tıbbını da çalışmış, bilen kimseler. Onların benim sağlığımı ciddiye almaları benim içimde de saygı ve ciddiyet uyandırdı. Ne zamandır beni rahatsız eden dizimi iyileştirmek istediğimi söyledim. Dizim 1996 yılında, tutkulu bir yaz aşkının terkisinde, Bodrum’da kiralanmış bir Vespa’nın arka koltuğundan uçarak sol kalçamın üzerine indiğimden beri sızlar. Padmâsana’da sol diz havada kalan dizdir. Ağır yük kaldırdığım günlük hayat, yogayla dengelendikçe ben dizimi idare ediyordum ama bu yaz benden iki kat ağır bir mermer kurnayı bahçenin bir ucundan diğer ucuna taşımaya kalkışınca dizim iflas etti ve o günden beri ne zaman büksem kilitleniyor ve düzleşmesi için epey uğraşmam gerekiyor.

Bu denli yapısal bir sorunun kandaki toksinleri temizlemek, enerji kanallarındaki tıkanıklarını açmak, vücudun element dengesini düzenlemek üzerine kurulu Ayurveda tıbbı tarafından, hem de bu kadar kısa sürede tedavi edileceğinden emin değildim ama doktorlara bıraktım kendimi. Tedavimi belirlediler, ertesi sabah başlayacağını bildirip beni kendi halime bıraktılar.

Odamda tek başıma kalıyorum. Yemekler sefertasında günde üç defa odama geliyor. Balkonumdaki döşekte bağdaş kurarak yiyorum. Yemekler hafif, doyurucu sebze yemekleri, pilav, çorba ve çutneyden oluşuyor. Miktarı benim normalde yediğimden fazla. Ama ağırlık yapmıyor. Burada güneşe çıkmamız önerilmiyor. Tüm açık hava alanlarının tepesi örtülü. İnternete günde bir saat giriyoruz. Girmesek daha da iyi olacağı söyleniyor. Odalarda internet yok. İnternete girebilmek için sohbetlerin ve diğer etkinlilerin yapıldığı Mandapam’a gidiyoruz. Aslında anladım ki insanın internette işi günde bir saatte çok rahat bitiyor. E-mailliermi topladıktan sonra yanıtları odamda yazıp, ertesi günkü internet saatinde gönderiyorum. Mesajların tamamı aynı saatte telefona düşünce onlara da beş dakika içinde yanıt verebiliyorum. Bu sistemi eve gidince de sürdürmek istiyorum. Sabah yarım saat ve sonra akşam yarım saat internet. Acil bir işi olan bana telefon edebilir.

Tedavim ilk sabahımızda başladı. Burası dört odadan oluşan kısımlara ayrılmış. Ben 7. kısımdayım. Her kısmın bir doktor ekibi ve bir de terapist ekibi var. Terapistler genç kadın ve erkekler. Kadınlara kadınlar, erkeklere erkekler bakıyor. Bana Tayland’daki öğrencilerimi hatırlatan, güler yüzlü, saygılı ve kendi aralarında bol bol konuşup gülen insanlar. Benim terapistim Vidya ilk sabah beni alıp terapi odasına götürdü. Her kısmın iki tane terapi odası var. Odanızdan çıktıktan sonra iki adımda oraya varıyorsunuz. Terapi masası, ahşap, büyük, yüksek bir yatak. Buraya belinize bağladıkları bir patiska donu saymazsak çıplak yatıyorsunuz. Doktorların size uygun gördükleri terapiyi genç terapist kızlar uyguluyor. Bir saat kadar sürüyor. Masaj olabilir, lavman olabilir, tepeden tırnağa vücudun üzerinde su gezdirmek, içi şifalı ot dolu sıcak torbalarla vücudu dövmek olabilir… Herkesi dengesizliğine ve olası tıkanıklıklarına göre doktorlar tedaviyi belirliyor, terapistler uyguluyor. Doktorlar arada kontrole geliyor.

Terapiden sonra terapist kızlardan biri sizi terapi odasına bağlı bulunan hamama götürüyor ve oradan maşrapalar dolusu sıcak suyu başınızdan aşağı dökmek suretiyle bir güzel yıkıyor. Sonunda saç da yıkanıyor. Sabun yok. Sabun yerine yeşil gram adı verilen ve maş fasülyesinden yapılan bir karışım kullanılıyor. Terapistim Vidya beni yeşil gramla yıkadıktan sonra bir defa bile nemlendirici sürme ihtiyacı duymadım. Tenim yumuşacık oldu. Yüzüm de dahil. Saçları da şampuanla değil, Karruka adı verdikleri kara bir tıbbi su ile yıkıyorlar. İki haftadır saçlarıma şampuan değmedi ve saçlarım hiç bu kadar parlak ve sağlıklı görünmemişti.

Yıkanıp paklandıktan sonra tansiyon ölçülüyor, ıslak baştan nem kapmayalım diye bındıldak bölgesine bir pudra, iki kaşın arası ve boğaza da başka pudralar sürülüyor, terapist eşliğinde odanıza götürülüyorsunuz. Günün geri kalanında dinlenme öneriliyor. Veya doktorların konuşmalarına katılabilirsiniz. Her öğleden sonra doktorlar Ayurveda hakkındaki sorularımızı yanıtlamak üzere Mandapam’da bizi bekliyorlar. Bu sohbetlerde ben çok şey öğrendim.

Ayuverda vücudun iyileşmesinin, zihnin temizliğinden ve ruhun sükunetinden bağımsız olmadığını öne süren bir tıp sistemi. Gün doğumuna ve batımına denk gelen dua seanslarında, gözlerimi salonun ortasındaki ateşten ayırmadan oturdum ve yaşamı sürdüren agniye dua eden doktorlarımızın sesine kendimi bıraktım. Yıllar önce Tayland’ın kuzeyinde bir Budist manastırda kalmıştım. Orada da gün ilk ve son ışıkları toplu dua ile selamlanırdı. Aklıma tüm zamanların en sevdiğim filmi Contact (Jody Foster’ın uzaya gittiği)’tan bir cümle geldi. Dünya üzerinde yaşayan insanların yüzde doksan dokuzu ulu bir gücün varlığına inanır. Gezegenimizi uzayda temsil edecek kişinin insanlığın bu ortak özelliğini yüreğinde taşıyor olması önemlidir.

Hocalarımız geldikten kısa bir süre sonra yoga derslerimiz başladı. Yoga ve terapi aynı anda gitmiyor. Terapinin bitip yoganın başlaması lazım. Bunu hem doktorlar hem de hocalar bize defalara söylediler. Yoga ile Ayurveda ortak ilkeler üzerine kurulu da olsa aynı anda çalıştığında birbirine ters düşen iki sistem. Tedavilerimizi de ona göre ayarlamıştı doktorlar. Yoga başlarken biz de artık iyileşiyorduk.

Dizim gözle görülür bir şekilde iyileşti. Bu kadar yapısal bir incinmenin enerji kanallarını düzene sokarak (hem de sadece on günde) iyileşmesi bana yine vücudun kendini onaracak güce sahip olduğunu hatırlattı. Yeter ki biz önündeki engelleri kaldıralım.

Bu arada bonus olarak da adet kanamam geldi. Dört aydır gelmiyordu. Çok sevindim. Kanama başlar başlamaz yogaya ara verdiğimiz gibi Ayurveda tedavileri de duruyor. Doktorlar, adet kendisi bir temizlik süreci. Biz müdahale etmeden kendisi aksın gitsin diyorlar, gözüme sürme bile çekmiyorlar!

İki haftadır kahve içmediğimi ve kahvenin yerine günde 2 litreye yakın sıcak su içtiğimi de buradan siz sevgili okurlara bildirmek isterim. Akşamlarım sessiz. Odamda kitap okuyorum. Mektup yazıyorum. Bir tane öykü bile çıkarttım. Tayland yıllarımın huzurlu akşamlarını hatırlıyorum. Yanık hindistancevizi kokusu da eklenince, on beş yıl önceki Nong Khai yaşamım burnumda tütmeye başladı.Özlemediğimi bile bilmediğim şeyleri meğer ne çok özlemişim!

Haberlerim şimdilik bu kadar… Aklınızda Ayurveda tıbbı ile tedavi görmek varsa, hiç üşenmeyin atlayın gelin. Basit ilkeler üzerine kurulu bu tıp sistemi 3000 yıldır insanları iyileştirmeyi sürüyor. Daha doğrusu vücudun kendini iyileştirme kabiliyetini ortaya çıkarmak için yoldaki kayaları, taşları temizliyor, gerisini organizmanın mühendislik harikası tasarımı getiriyor.

Hepinize sevgiler, selamlar…

Mektubuma bir kaç tane de fotoğraf ekliyorum. Umarım beğenirsiniz.

Defne.

Vaidyagrama 1
Vaidyagrama
Vaidyagrama 2
Sabah kahvaltısı
Vaidyagrama 8
Şenbagam’ı kutsarken
IMG_1114
Odamın bulunduğu avlu
IMG_1117
Avlumuzun girişi
fullsizeoutput_41c1
Japonya’nın Shadow Yoga hocası Akiko ile sabah çayı
IMG_1202
Elimi sıcak sudan soğuk suya sokmayan terapist kızlarım
fullsizeoutput_4180
Doktorum ve cin kızıyla
IMG_1212
Sütlerimizin kaynağı
IMG_1214
Gheeler hazırlanıyor.
IMG_1215
Ghee yapan teyzenin torunları
IMG_1222
Doktorumla sandalağacı dikiyoruz
IMG_1230
Vidya ile birbirimize pek bağlandık.
fullsizeoutput_41eb.jpeg

Tayland’daki evim de böyle bir manzaraya bakardı. Özlemediğimi bile bilmediğim şeyleri meğer ne çok özlemişim!

Shadow Yoga Türkiye 💕