Yogada Hoca Yitirmek 1. Bölüm: Albequerque Havaalanı

kalemtıraş:

Bu aralar okumak istersiniz belki…

Originally posted on İnsanlik Hali:

Dört yıl kadar önce, Albequerque havaalanında, bir merdivenin en alt basamağına tünemiş inanamaz gözlerle kucağımda açık diz üstü bilgisayarıma bakıyorum. E-posta kutuma düşmüş son mesaj şöyle diyor:

Sevgili Defne,

Umarım bu mesaj vaktinde eline geçer. Santa Fe’deki kurs iptal oldu. Gelme!

P.S

Bavullara, bavul arabalarının tekerleklerine, boyasız tozlu, bağcıkları bağlı, rugan, topuklu ayakkabıların içindeki aceleci, avare, uzun kısa adımlara  baka baka ağlamaya başlıyorum! İnen kalkan uçakların anonsları sesimi bastırıyor. Kimse benimle ilgilenmiyor.

Santa Fe şehrinin bulunduğu New Mexico eyaleti Portland’ın 1795 km güneydoğusuna düşüyor. Bir şehirden diğerine uçak yolculuğu -direk uçuş bulacak kadar şanslı olduğumuzu varsayarsak- iki saat otuz dakika sürüyor. Bilet fiyatları da 300 dolardan başlıyor.Santa Fe’nin büyük bir havaalanı yok. Bu nedenle uçabileceğiniz en yakın şehir 70km ötesindeki Albequerque.

İşsiz, evsiz, beş kuruşsuz bir hayat döneminde bu yolculuğa neden çıkmıştım?

3 günlük yoga kursunun içine düştüğüm varoluşsal bunalımdan beni kurtaracağına sahiden inanıyor muydum? Üstelik önemli bir kurs değil…

View original 225 more words

Kısa bir Ara

Kısa bir Ara

Sevgili Okurlar,
İkinci romanımın dünyasında kaybolmaya gidiyorum.
Bitirince döneceğim.
Sevgiler!

Soma’da Sekiz Saat

Originally posted on fakfukfon:

cemoksuz

View original 4 more words

İlişkilere dair bir Sohbetten Kalanlar

Pek kıymetli hocam Zhander Remete kitabında yogayı  “ruhu ruh olmayan her şeyden ayrıştırma sanatı” olarak tanımlıyor. Bu sabah İstanbul’daki öğrencilerimle telefon üzerinden sürdürdüğümüz bir sohbet sırasında bu konu gündeme geldi. Mesajlar vasıtası ile o kadar çok şey konuştuk ki sanırım sohbetimizden bir yazı çıkacak.

Konu korkuların, şüphelerin, varsayımların gölgelediği aşk ve iş ilişkilerinden açıldı. İlişkiler kendimize, hayata veya varoluşa dair keşiflerimiz sırasında bize ayna tuttukları, kör noktalarımızı aydınlattıkları için yogada (ya da diğer mistik sistemlerde) önemli yer tutar. Evliliğimizin gidişatından korkuyorsak, sevgilimize güvenmiyorsak, beraber çalıştığımız insanların mütemadiyen arkamızdan iş çevirdiklerinden şüpheleniyorsak ne yapacağız?

Bu tip sorular genelde karşımızdakinin davranışından değil, dünyaya ve insanlara şüphe ve kaygı lensinden bakmaya meyilli olanın kendi zihnimizden kaynaklanıyor. Buradan en kolay değil ama en kısa çıkış yolu karşımızdaki insan ile konuşmak, ona kendi içimizi açmak. Konuşmak derken suçlama/saldırı tonunda değil de kendini ifade etme gayreti ile girilen bir sohbeti  kastediyorum.  Saldırı/suçlama tonunu kontrol altında tutmanın en kolay yolu ben ile başlayan cümlelerin senle başlayan cümlere oranına bakmak. Gayemiz kendi kaygılarımızı en saf haliyle ifade etmek ise cümleye “sen şöyle yaptın” ile değil “ben böyle hissediyorum” ile başlamak daha mantıklı ve karşılıklı iletişimin sürmesi için daha verimli bir seçenek. Nitekim “sen” ile başlayan her cümle karşımızdakini bizi dinlemek yerine kendi savunmasını hazırlamaya sevk ediyor.

İnsanın kendi hislerini, kaygılarını, korkularını karşısındaki insana anlatırken saldırı/suçlama tonundan arınması ilk adım ise ikinci adım kendini ifade sırasında öz tahlillerden kaçınmak. Tahlil aslında iletişime pek bir şey katmıyor. Hatta bizi bağ kurmaktan alıkoyuyor bile diyebiliriz. “Ben kendimi böyle hissediyorum, bundan korkuyorum, sana şu açıdan ihtiyacım var gibi” cümleleri “çünkü” takip ettiği anda tahlile başlıyoruz. Neden tam kendimizi anlatırken durumumuzu analiz etmeye girişiyoruz? Belki bir kaçış, belki bir endişe kıvılcımını önleme, haklı çıkma ya da karşımızdakine kendimizi, beğendirme, onaylatma çabası.

O halde samimi bir kendini ifade edişin ilk şartı cümleyi “ben” ile başlatmaksa ikincisi de çünkü’süz sürdürmek olabilir mi?

Samimi ilişkilerin (sevgili, eş, iş arkadaşı, aile ferdi ya da dostluk ilişkileri) önündeki bir diğer engel karşımızdakinin tepkisini kontrol etmek isteyişimiz. İçinde kesinlikle kötü niyet barındırmayan bu istek ilişkilere ve iletişime en fena darbelerden birini vuruyor. Karşımızdakini kırmamak/üzmemek/kızdırmamak için söylemediğimiz söyler hem samimiyetten hem de huzurumuzdan yiyor. Bu durumun özellikle romantik ilişkilerde “ben sana söylemesem bile sen benim buna ihtiyacım olduğunu anlayıp, bana bu istediğimi vermelisin” gibi kangrenimsi tezahürleri görülebiliyor. Maalesef çok sevdiğimiz yavuklu bir medyum değil ve ihtiyaçlarımızı kendi ağzımızla ona her seferinde (evet bir kere değil, her sefer) söylemedikçe onun leb demeden leblebiyi anlamasını beklemek birazcık zalimlik.

Karşımızdakinin tepkisini kontrol altına almaya çalışmak, yani üzülmesin, kırılmasın, kızmasın diye titizlenip lafımızı yutmak ya da sözcüklerimizi cımbız ile ayıklayarak söylemek ilişkiye iki koldan zarar veriyor. Birinci karşımızdaki kişiye tepki vermesi için alan bırakmamış oluyoruz. Gayrı ihtiyari ona diyoruz ki “ben senin ne tepki vereceğini zaten biliyorum. O yüzden de düşüncelerimi (dertlerimi, hayallerimi, kaygılarımı, korkularımı) kendime (senden) saklayıp sana başka (seveceğini/beğeneceğini tahmin ettiğim) bir yüzümü göstereceğim.”

Bu düşünce/davranış zinciri karşımızdaki sevgilinin (ya da patron-fark etmez) bizim tahminimizden farklı bir yanıtı olabileceği ihtimalini baştan iptal ediyor. İlişkiyi bizim varsayımlarımızdan ibaret ve meraktan yoksun bir gerçekliğe (yanılsamaya) indirgiyor.

Ama neden ötekinin tepkisine aldırmaksızın içimizden geçeni söyleyemiyoruz?

Neden sahi?

Bu sorunun cevabı için dikkatimizi karşımızdaki insandan çekip kendi içimize bakalım. Kolay değil, değil mi? Karşımızdakine odaklanıp, “ben ona içimden geçenleri söylerim ama o beni anlamaz ya da kırılır, üzülür, kızar, beni bırakır, işimden kovar,” lara dikkatimizi vermek, enerjimizi bu kaygıların peşinde sarf etmek hem kolay hem de daha aşina olduğumuz bir durum. O yüzden aklımız ilk evvela oraya gidiyor. Ötekine yani. Kendimize değil.

Oysa bir durup düşündüğümüzde, “Sahi ya neden ben içimden geçenleri samimi bir şekilde şu karşımdaki insana söyleyemiyorum?” diye sorduğumuzda samimi bir ilişki için ötekine değil kendi içimize bakmanın tek yok olduğunu görüyoruz. Burada şöyle bir durum ortaya çıkabiliyor: Kendimizden öyle kopuk olabiliriz ki ne hissettiğimizi ararken yine ve tekrar tekrar odağımız ötekine veya durum tahliline kayar. Ya da alışkanlıkla karşımızdakine değil ama bu sefer kendimize saldırı/suçlama tonu ile yaklaşırız ki bunların hepsi egonun içeriye odaklanmadan kaytarma yöntemleri sayılabilir. Nihayet egodan paçayı kurtarıp sıkıntının köküne baktığımızda karşımıza bilin bakalım kim çıkar?

KORKU.

Benim hakkımda ne düşünecek? Onu üzecek miyim? Kızdıracak mıyım? Ne yaparsam beni sevmesini/beğenmesini sağlayabilirim/sürdürebilirim?

İçinde hep korkuyu barındıran bu sorulara sarf ettiğimiz inanılmaz miktardaki enerjiden bizi bitiriyor.

Burada korkuya sorabileceğimiz bir kaç soru var: Ne olur? Ne olur sana kızarsa? Seni beğenmemesi ne anlama gelir? O seni onaylamazsa sen neye dönüşürsün? Başarısız olursan ne hissedersin?

Korkuyu bir varlık gibi karşınıza alıp bunları kendisine sorun. Çok ilginç ve beklenmedik cevaplar alacağınıza eminim. Ayrıca korku başta çıkmaz sokak gibi görünse de bu sorularla çözülüp size yepyeni bir yol da açabilir. Korkuyu son durak diye düşünmemek lazım. Korkudan sonra bir durak daha var:

CESARET.

Ego (ya da zihin) devamlı olarak kendimiz ve dünya hakkında bir yanılsama yaratıyor. Bu yanılsamadan yola çıkarak kurduğumuz ilişkilerin kriz anlarında sadece saldırı/suçlama moduna geçiyoruz. Samimi ve sağlıklı ilişkiler ben’de başlayıp biz’de biten çünkü’süz cümlelerden oluşan sohbetlerle kurulabiliyor. Bu sohbetlerde insan kendini ifade etme şansını ve ötekini dinleme imkanını buluyor.

Bu arada son bir not: Kendini ifade etmek demek, zihin gevezelikleri (bu terim sevgili editörüm Çağlayan Erendağ tarafından sınıfa hediye edildi) ile karşımızdakini boğmak anlamına gelmiyor. Bizim sorumluluğunuz “esas ben” in sesini egonun sesinden ayrıştırıp esas ben’den konuşmayı öğrenmek. Esas benin keşfi ise tek başınalık anlarında, yoga ya da psikolojik danışmanlık seanslarında geliştirebileceğimiz bir pratik.

Özümüzde gizli ışığın kaynağı, esas ben’i egonun, zihnin gölgelerinden arındırıp, hayatı oradan yaşamak… Bütün çabamız bunun için değil mi zaten?

 

 

 

 

Bir Hayran Mektubunun Ardından

YazarkenBu sabah e-posta kutuma  “Bir Hayran Mektubu” düştü. Tırnak içinde çünkü e-postanın başlığı (konusu) bu. Çok güzel kaleme alınmış, samimi, sıcak sözlerle dolu bir mektup. Yazılarımı okuyan, satır aralarında kendini bulan, okudukça kaleme sarılan genç bir kadından gelmiş.

Pazartesi sabah dersimden hemen sonra posta kutumda bulduğum bu sıcacık mektubu ayak üstü okuyamayacağımı anlayınca stüdyonun koltuklarından birine oturdum, sindire sindire baştan sonra okudum. Sonra bir daha. Gözlerim yaşlarla, karnımın aşağısında bir bölge de tatmin ile doldu. Geçen yaz geçirdiğim başarısız hamilelik tecrübesinden sonra bugün ilk defa o mektubu okurken hayatta en az annelik kadar beni doyuracak bir (değil iki) meşgalem olduğunu hatırladım. Keşfetmek ve yazmak. Yazmak ve keşfetmek…

Bu yazıyı Bir Hayran Mektubu’nun yazarına adamak isterim.

2007 yazında sanki aramakla bulunurmuş gibi yoga hocamı “aramaya” çıktığım bir seyahat öncesinde sevgili dostum ve o zamanki işverenim David Cornwell benden katıldığım yoga kurslarına dair  Cihangir Yoga’nın bloğuna bir şeyler yazmamı rica etmişti. Annemin bana ilk günlüğümü hediye ettiği 1981 yılından o güne kadar düzenli olarak yazmış olsam da yazılarımı insanlarla paylaşmam kurşun kalemle yazılmış defter sayfalarını üç beş arkadaşın eline tutuşturmaktan ibaretti. David’in teklifini kabul ettim çünkü bana düşünmeden “evet” deme pratiğini o öğretmişti. Bu pratik şöyle bir şey:  Birisi size bir şey soruyor. Siz hiç düşünmeden önce evet diyorsunuz. David’in bana verdiği örneği ben de size vereyim: Ben mesela “David sabah derslerini ben verebilir miyim?” diye soruyorum. O da diyor ki “Evet tabii ama sabah dersimiz yok.” Böylece soru o dakikada gerçekleşmesi imkansız bir şeye dair bile olsa, bir gün o şeyin ihtimal dahiline alınabileceğini belirtmiş oluyorsunuz. Kapıyı hayır diye çat diye kapatmak yerine, olasılıklara karşı aralık bırakıyorsunuz yani.

Ben de işte bu sebeple David’e “evet” dedim. “Evet tabii yazabilirsem yazarım”. İlk durak Zürih. Sonra Londra. Sonra Simi adası. Öyle dolaşacağım, hocaların peşinde. Zürih’teki pansiyonda kuş yuvası bir çatı katı odasında kalıyordum. Eğimli çatının altında, serçelerin dallarına yuva yaptığı koca bir çınara bakan pencerenin önünde bir yazı masası duruyor. Yanımda bilgisayar var ama o zaman daha pansiyonlarda kablosuz internet yok. Bilgisayara yazıp internet kafede kopi-peyst zamanları. Velhasıl masa öyle çekici ki eline kalem almamış adamı bile baştan çıkarır, hiç bir şey değilse bir kartpostal yazdırır. Sabah akşam yoga dersine girdiğim o günlerde öğlenden sonraları kuş yuvama çekilip David’e postalamak üzere başladım “blog” denen şeyi yazmaya.

Dün bizim Bey bana bir yutüb videosu seyrettirdi. Yakışıklı bir genç ekranın tam ortasında durmuş diyor ki “Facebook’ta 412 (sayıyı tam hatırlamıyorum ama o civar) arkadaşım var ama kendimi yalnız hissediyorum.” Sonra da dünyadan kopuk insanların çarpıcı görüntüleri eşliğinde içli bir metin okuyor bize. Sosyal medyada kaybolup da gerçek ilişki kurmayı unuttuğumuz, siber alemlerde takılmaktan güneşi, ayı, yıldızları görmez olduğumuz yaşamlarımızı anlatıyor. Bey çok etkilenmiş, klip bitene kadar tek kelime etmeme izin vermiyor. Klip elbette “telefonu elinden bırak, ekranı kapat, etrafa göz at, yaşamaya bak” nameleri ile sona ererken ben makineli tüfek gibi karşı tezimi savunmaya geçiyorum.

Karşı tezim aşağı yukarı şöyle bir şey:

Zürih’teki kuş yuvası odanın masasında yazmaya başladığım o gün benim hayatım daha öncesinde eşini benzerini bilmediği bir zenginliğe kapılarını açıyormuş. O zaman bilmiyordum. Son yedi yılda internet ve sosyal medya sayesinde satırlarımı, iç dünyamı binlerce insanla paylaşma şansı buldum. Yüzlerce öğrencim oldu. Hemen hepsi beni yazılarımdan bildikleri için dersime gelen. O yüzlerce öğrenciden bir kısmı ile son derece samimi, kaliteli dostluklar kurdum.. Eskiden olsa “bunca yıldan sonra ne konuşacağız, şimdi rahatsız sessizliklerle dolu bir hoşbeşe hiç girmeyeyim” diye düşünerek uzaktan gördüğümde yolumu değiştirdiğim eski dostlara kolayca sarılır oldum. Ne de olsa Facebook’daki fotoğrafları, sözleri sayesinde onları yıllar önce değil, daha o sabah görmüş gibi hissediyordum. Son yedi yılda benimkine benzer ilgi alanlarına sahip onlarca insanla yazıştım, onlardan destek aldım ve bir çoğu ile yüz yüze tanıştım.

Ne güneşi, ne ayı, ne de yıldızları unuttum. Yalnız kalmak istediğimde ekranı kapatıp sokağa çıktım. Arkadaşlarımla buluştuğumda telefonu çantamdan çıkarmak aklıma bile gelmedi.

Makine tüfek gibi bunları bizim Bey’e sayınca o önce sustu, sonra dedi ki,

“Galiba hayatta neye meyil ediyorsak elimizdeki araçları da o yönde kullanıyoruz. Kendinden, doğadan, insanlardan kopacağın varsa internetle de internetsiz de kopuyorsun. Tüketeceğin varsa ha sokakta, ha ebay’de fark etmiyor. Hayata ilham ve samimi ilişkiler bulma niyeti ile dalıyorsan elindeki aracı yine o yönde kullanıyorsun…”

Doğru söze ne denir? Bütün dostluk ve bağlılık görüntülerini içeren bir video yapıp, biz de yutüb’e koymaya karar verdik.

Ben beni sizinle buluşturduğu için internete minnet duyanlardanım.

Sağlıcakla kalın!

Defne

 

Şefkat ve Cesaret

Şefkat ve CesaretGeçen Çarşamba sabah işlerimi bitirip de bilgisayarın karşısına geçtiğimde ilk olarak Cem Şen’in Facebook’a bıraktığı “Şefkati ve cesareti tek stratejimiz yapmak zorundayız” notunu görünce internetten uzak durduğum saatler içinde ülkemin başından yine tatsız bir şiddet olayının geçmiş olduğunu tahmin ettim ama alttaki satırlarda karşılaşacağım vahşetin dozuna karşı hiç hazırlıklı değildim, haberleri okurken karnıma yumruk yemişim gibi olduğum yerde çakıldım kaldım.

Adamın biri altı yaşındaki üstelik akrabası olan bir kız çocuğunu kaçırıp bıçaklamış, sonra da üzerine benzin döküp yakarak katletmişti. Devamını okumayayım diye mi, yoksa ağzımdan çıkacak feryadımı engellemek için mi bilmiyorum, ellerim yüzüme gitti. Bir süre öylece kaldım. Ellerim yüzümde… Okuyacağımı okumuştum ama gözlerim Facebook’taki yorumlara kaydı istemeden. Bir çoğu ile yüz yüze tanışmadığım ama Facebook üzerinden birbirimize bağlı olduğumuza göre aşağı yukarı aynı dünya görüşüne sahibiz diye düşündüğüm insanların cinayet ile ilgili öfke dolu yorumlarını okudum. Ben de öfkeliydim. Bu yüzden öfkeyi paylaşmak bir süreliğine iyi geldi. Sonra ekranda aşağılara kaydıkça öfkenin küçük kızın katilinden çok başka mercilere, dine, laikliğe, AKP’ye, CHP’ye, İslam ve Atatürk’e sıçramış olduğunu görüp, hiç hayret etmedim ve yorumları okumayı bıraktım.

Bilgisayarımın kapağını kapatıp kahvenin penceresinden dışarıdaki güzelim bahar gününde şakalaşan, gülen insanları, annelerinin ellerinde tutmuş yürüyen çocukları, birbirine sarılan aşıkları seyrettim. Kötülüğü düşündüm. Zihnimin bir tarafı kötülüğü ötekine mal etmek için muazzam bir çaba harcıyordu. Ona göre dünyadaki insanlar ucuz bir Hollywood filmi gibi kötüler ve iyiler olarak ikiye bölünmüştü. Ben ve bütün sevdiklerim iyiler tarafındaydık. Zulüm ve vahşet kötülerin işiydi. Ucuz Hollywood filmlerine tahammülümüz ne kadar sınırlı ise benim de aklımın ürettiği bu iki boyutlu dünyaya tahammülüm o kadardı. Gerçekte her insanın iyilik kadar kötülüğün tohumunu da içinde taşıdığının, bütün suçluların yüreklerinde masumiyeti barındırdıklarının farkındaydım. İnsanın özünden ve hakikatten kopuşunun en son noktasında, kendine güvenin dibe vurduğu, içerideki güç kaynaklarının tamamıyla sıfırlanıp gücün sadece ve sadece dış dünyadaki bir şeylere bağlandığı hayat dönemecinde kendi içindeki kötülüğe kayabileceğini biliyordum.

Ben biliyordum da içimde –zihnimde- bu fikre karşı sonuna kadar savaşmak isteyen bir parça vardı. O savaşçı bütün gücümü emmiş gibi birden kendimi çok çaresiz ve bitkin hissettim. Aklıma Cem Şen’in sözü geldi:

“Şefkati ve cesareti tek stratejimiz yapmak zorundayız.”

O katil ile aynı hamurdan yoğrulmuş olduğumu kabullenmeye ne cesaretim vardı, ne de isteğim. Yüreğim hâlâ sızlıyordu. Desteğe, beni kendi zihnimin dehlizlerinden çekip çıkartacak bir perspektif atlamasına ihtiyacım vardı. Cem Şen’den yardım istedim. Hiç vakit kaybetmeden burada sizinle paylaşmak istediğim şu yanıtı verdi:

“Sevgili Defne hanım, haklısınız. Bu sebeple tek seçeneğimizi şefkat ve cesaret yapmak zorundayız. (Yapmak terimini özellikle, etkiye karşı tepkinin bazı durumlarda bir seçim olabileceğini vurgulamak için kullanıyorum.) Şefkat acıma duygusundan arınmamızı ve anlayış geliştirmemizi gerektiriyor. Acıma ne yazık ki bu acıyı yaşatan kişiye ya da buna sebep olan duruma karşı derin bir öfkeyle, öfke ise şiddet arzusu ile sonuçlanıyor. Anlayış olmazsa kendimizi öfkenin ve umutsuzluğun elinde buluyoruz. Bu anlayış için de cesarete ihtiyacımız var. Kesinlikle kolay değil, çok haklısınız. Yalnızca gerçek anlamda daha iyi bir seçenek yok. Şefkatin ve cesaretin olmadığı tüm seçenekler bizi ne yazık ki öfkeye, umutsuzluğa, şiddete, çaresizliğe, mutsuzluğa ve kaçınılmaz olarak acıya yönlendiriyor. Siz güçlü bir insansınız bence. Eminim ki hissettiğiniz güçsüzlük/çaresizlik, durumu değiştiremeyeceğinizi fark etmekten geliyordur. Ne yazık ki değiştiremiyoruz. Koşulları değiştirmek ya da kontrol etmek bir seçenek değil maalesef. Zorluğumuz da burada zaten. Sebep/sonuç ya da nedensellik bağlantısı tam olarak kavrayamadığımız son derece karmaşık bir ilişkiler ağı ile bir sonuç yaratıyor. Bu sonuç, başa gelen bir şey gibi görünüyor. O zaman da olan her şey kader ya da henüz (!) bir türlü kontrol edemediğimiz ama içten içe kontrol edebileceğimize inandığımız belirsiz bir ihtimaller yığınına dönüyor. Karşılaştığımız bu tür zorluklar, farkındalığımız yeterince güçlenmeye başladığında ilk etapta karşılaştığımız zorluklar oluyor. İnşallah bir gün bir sohbette daha fazla anlatabilmek mümkün olur. Şimdilik, naçizane tavsiyem, anlayış geliştirmeyi ve bunun için cesaret bulmayı denemeyi sürdürmek.”

Bu sözler üzerine sakinleşip, nice zamandır sızlayan yüreğime bakmayı akıl ettim nihayet. Ölümler, kayıplar karşısında yürek öfkeden şifa bulmuyor. Öfke kendisi haricindeki bütün hisleri örtme yeteneği olan bir duygu. Onun altında ne var ne yok diye ucundan kaldırıp bakınca sızlayan yüreğimde derin bir keder buldum. Yürek yas tutmak istiyor. O çocuğun çektiği acıya, kaybolan tazecik bir hayata duyduğu üzüntüyü doyasıya yaşamak istiyor. Acımak değil, yas tutmak istiyor. Öfke ise kızgın bir dalga gibi gelip kederi örtüyor, sanki yaşanması yasak ya da ayıp bir şeymiş gibi üzüntüyü gözler önünden çekiyor. Berkin’in cenazesinde de, babam intihar ettiğinde de benzer bir şey yaşamıştım. Babam bizi hiç düşünmeden kendi canına kıydı diye öfkelenmek kolayıma gelmişti. Ne de olsa öfke kedere ya da hiç tanımadığım matem duygusuna nazaran çok daha aşina bir duyguydu. Nasıl başa çıkabileceğimi biliyordum onunla… Matem yeni, keder ise kendime yakıştıramadığım bir duyguydu. Yüreğe şifayı öfkenin değil, doyasıya yaşanan kederin getirdiğini kendi babam için yas tutarken öğrendim.

Şimdi Gizem Akdeniz’in ve ölen, öldürülen bütün çocukların, kendi babamın yasını tuttukça enerjimi emen beni bitkin ve çaresiz bırakan öfke dalga dalga geri çekiliyor. Açıkta bıraktığı yerden Cem Şen’in bahsettiği şefkat ve cesaret çıkıyor. Şefkat katili sevmemizi gerektirmiyor. Onun haklı olduğu anlamına hiç gelmiyor. Şefkat zaten katile karşı duyduğumuz bir duygu değil, insanın tabiatına, kainatın gidişatına karşı geliştirdiğimiz bir anlayış, cesur bir kabulleniş.

Şefkatin şifası ilk evvela kendi yüreklerimize düşüyor.

Vahşetin dört bir yandan fışkırdığı bu dünyada ben o şefkat ve cesareti tek stratejim haline getirerek yaşamayı seçiyorum.

 

 

 

Kırılgan Hanım ve Gerçeğin Formülü

Kuraldışı Dergi‘deki Mayıs 2014 Yazım

Bu sabahki dersime yeni bir öğrenci geldi.

Ben yaşlarda bir kadın. Arkalarda bir yere geçti. Dikkatli bir insan belli ki. Derste yoga matı kullanılmadığını anlamış, diğer öğrenciler gibi battaniye çekti altına oturdu. Bu ders Cumartesi günleri saat 11’de. Saatinden midir gününden midir nedir genelde pek neşeli ve şen oluyorum bu ders sırasında. İstanbul’daki öğrencilerle telefonumdan hoş beş ettikten sonra elimde Shadow Yoga kitabı ile Portland’lı öğrencilerin karşısına geçtim, battaniyemin üzerine kuruldum. Kalabalık bir sınıf ama yeni kadın dışındaki bütün öğrencileri ismen ve cismen tanıyorum. Eskiden böyle damlama usulüyle (İngilizcede drop-in diye tabir edilen) girilen derslerden ödüm kopardı. Tanıdığım öğrencilerle tanımadıklarım karışıyor, serileri bilen bilmeyen hep bir arada… Hoca acısından çok zor bir durum. Müfredatı yeni başlayanlara göre mi ayarlayacaksın, emektar tecrübeli öğrencilere göre mi? Programda dersin seviyesini orta-ileri diye belirttik ama bir tip öğrenci var, seviyeye aldırmadan saati ya da günü uyuyor ve hatta sırf hocayı seviyor diye kendine fayda yerine zarar getirecek derse damlıyor. Bu tip durumları en aza indirgemek ve kendi hocalarımın da tavsiyesini yerine getirmek maksadıyla ben damlama usulü ders vermeyi tercih etmiyorum. Genelde dört haftalık kurslar vasıtası ile öğrencilere Shadow Yogaöğretiyorum.

Bu Cumartesi günleri olan damlama usulü verdiğim tek ders. Bu derse gelirken daima şen şakrak bir havada olmam da sorgulanabilir bir durum. Nasıl olsa ciddi değil, havai öğrenci gelecek diye ben de mi gevşiyorum, gevşedikçe neşeleniyorum? Bilmiyorum. Zaten bu derse gelen de artık düzenli bir grup oluştu. Kurstan farkı kalmadı. Yeniler de kalabalığa ayak uyduruyorlar ya da bir daha gelmiyorlar.

Velhasıl bugün gelen hanım işte 10 kişinin arasındaki tek yeni öğrenci. Diğerlerine değil bir tek ona ismini ve muhtelif incinmelerini sormamdan anladı sınıftaki yegane acemi olduğunu. Elinde bir adet su matarası. (Ding ding ding! Şimdi benim öğrenciler hemen anlıyorlar hikayenin nereye varacağını!) Hem baş öğretmenim, hem de yerel öğretmenlerim sınıflarına su şişesi sokulmaması konusunda çok titizdirler. Ben de “ciddi” derslerimde bu konuda öğrencileri uyarmaktan çekinmiyorum ama damlama dersi diye aldırmadım.

Derse hep Shadow Yoga kitabından bir parça okuyup tartışarak başlıyoruz. Ben ilk sayfayı açarken yeni hanım da matarasına davrandı. Mataranın duvar dibindeki varlığına aldırmıyorum, tamam, ama yogaya dair doğruları da es geçiyor değilim. “Lütfen su içmeyin,” dedim tatlı olduğunu düşündüğüm bir ifade ile. “Matarızın kapağını kapatın ve ders bittikten sonra yarım saat de açmayın mümkünse.” Sonra sadece ona değil, sınıftaki her öğrencinin yüzüne bakarak yoga dersinden yarım saat önce sıvı, iki saat önce de katı gıda alımını durdurmamız gerektiğini, Hatha Yoga metinlerine referanslar vererek anlattım. Su ya da yemek dolu iç organlarla yoga yaptığımızda midemizin bulandığını, diyaframa kramp girdiğini, nefesin kısaldığını, açıkladım.

Öğrenciler beni ilgiye dinliyorlar. Bu çoğunlukla biz hocaların atladığı, ya da “geçmişte bu konuda çok konuştum. Bir kez daha söyleyip de içlerini baymayalım” diye düşündükleri ama belki de her ders tekrarlanması gereken nadide bir bilgi. İlgi ve merakla ışıldayan yüzlere baktıkça bu gerçeği biraz daha iyi kavrıyor, nefes-diyafram-mide-bağırsak-sindirim ateşi (agni) hakkında konuşuyorum.

Konuşurken göz ucuyla yeni öğrenciye bakıyorum. Bana bakmayan tek çift göz onunki. Zaten ince olan dudaklarını iyice kısmış önüne bakıyor, arada sırada başını çevirip matarasının durduğu duvarı seyrediyor. Küstü mü ne? Hiç tanımıyorum ki… Eski bir öğrencim olsa, aramızda güven bağı kurulmuş olsa doğrudan sorabilirim ya da derim ki “Filancacığım, bunu senin için anlatıyorum, dinliyor musun?” Yeni bir öğrenci ile henüz bu bağ kurulmamış olmadığı için kadının iç dünyasında olup biteni bilemiyorum.

Ve o zaman ne yapıyorum?

Varsayımlara başlıyorum.

Biz yoga hocaları oturduğumuz mat/battaniye/halı üzerinde serinkanlı görünsek de herkes gibi içimizde kırılgan, yaralı bir parçacık taşırız. İyi ki de taşırız, yoksa öğrencimizin kırılganlığını nasıl tanıyacağız? İşimiz o yaralı, kırılgan parça üzerinden değil de daha sağlam bir özden yaşamayı öğretmektir. Bu sebeple de kendi kırılganlığımız sesini duyurmaya başladığında onu duymak ama onun egemenliğine girmemek önce kendi tecrübemiz daha sonra da öğretimiz olur. Benim Kırılgan Hanım da gitti, yerlerinden kıpırdamadan sözlerimi dikkat ve merakla dinleyen dokuz çift kulağı unuttu, benimle ilgilenmeyen tek kişiye odaklandı. Kendisi içimde mızmız bir çocuk. “Anne, baksana şu kadın bizi dinlemiyor, diye eteğimi çekiştiriyor. Bir yandan onu kolluyorum. Öte yandan konuşmamı sürdürüyorum. O mızmıza şimdi kulak veremem. O ise kırpık kırpık neşemden kemirmeye başlamış bile.

Neden? Beni dinlemeyen bir öğrenci o Kırılgan Hanım için ne anlama geliyor? İhtimal o ki yeni öğrenci ona ne yapması gerektiğini söyledim diye bana kızgın. Ne zaman nefes alıp ne zaman vereceklerini bile bir hocadan duymaya muhtaç kimi insanlar çünkü hoşlarına gitmeyen bir direktif duyduklarında kirpi kesilebiliyorlar.

Oysa bizim işimiz öğrenciyi el bebek gül bebek hoş tutmak değil, onu çok muhtemel huzursuz edecek bir gerçeği işaret etmek. O gerçeği görsün ki ondan özgürleşsin, daha mutlu, daha sevecen, daha duyarlı bir hayata doğru yelken açsın. Hal bu iken ilk tepki olarak öfke ile çok pek çok defalar karşılaşıyorum ben. Ve inanır mısınız, her seferinde içimdeki o Kırılgan Hanım yıkılıyor. O yıkılıyor çünkü istiyor ki herkes ama herkes bizi sevsin. Çok ama çok sevsin. Sevsin, beğensin, takdir etsin, onaylasın. Yeni öğrenci, eski öğretmen, dostlar, düşmanlar… Kırılgan Hanım tabiatı itibarı ile öyle bir çocuk. Ne yapayım? Öldür desen ölmüyor, sus desen susmuyor, reddetsen arka kapıdan hayatına gerisin geri giriyor. Eleştiri ya da düzeltme karşısında bile komalara giriyor, varlığı tehdit edilmiş gibi isteri krizlerine giriyor, daha neler neler…

Ben bu kırılgan parçamdan kurtulamayacağımı anladığımdan beri onu bağrıma bastım, şımartmadan verebildiğim kadar şefkat ve sevgi veriyorum ona. O hâlâ yeni bir öğrenci beni (bizi) sevmedi diye dertli. Ben onunla beraber yıkılmıyorum. Onun sözüne çok da inanmıyorum. Çocuk o. Kendi başına yıkılsın. Uygun zamanda ben onu kaldırırım yerden. Ona göre gerçek şöyle bir şey:

Yeni öğrenci küstü=yeni öğrenci beni sevmiyor=ben sevilmeye layık bir insan değilim=ben başarısız bir yoga öğretmeniyim=onun kalbini çalmalıyım=ancak o beni severse ben başarılı olduğuma inanacağım=herkes beni severse başarılı olabilirim.

Formül aşağı yukarı böyle bir şey. Üstelik sadece iş güç dünyasında değil beni sevmediğimden şüphe duyduğum çok kimse ile girdiğim ilişkide kendini yineleyen bir formül bu. Onaylanmaya olan ihtiyacımız hiç biter mi? Bir öğrencim bu soruyu sormuş. Bence Kırılgan Hanımların, Kırılgan Beylerinki hiç bitmez. Benim Kırılgan’ın mesela beğenilme ihtiyacı dipsiz kuyu mübarek. İp ile inmeye kalkışsan sonu yok, dibinde karanlıklardan karanlık beğen…

İnsanın onaylanma ihtiyacı hiç biter mi?

Bizim Kırılgan’ı ne kadar ciddiye aldığımız, onun gerçekle örtüşmeyen formüllerine ne kadar inanacağımız ile ömrümüzün ne kadarını Kırılgan’ın egemenliğinde yaşamaya niyetli olduğumuz ile ilgili bir soru bu. Kırılgan nihayetinde benim küçük, ufacık bir parçam. Ben onun annesiyim. Onun korkularla örülmüş dünyasından önüme sürdüğü formüllerin sağlamasını yapmak ve formülleri çürüğe çıkarmak benim işim. Sadece kendimi içimi rahatlatmak için değil, o küçüğü de iyileştirmek için hayatın idaresini ona bırakamam.

Yoga bana kendi öz sesim ile Kırılgan Hanım’ın sesini ayrıştırma konusunda çok yardımcı oluyor.

Velhasıl derse başladık. Kırılgan göz ucuyla yeni öğrenciye bakıyor. Hatta o galiba sadece o yeni öğrenciye bakıyor, ben bütün sınıfa. Sonra bir an geldi, gördüm kadın dikkatli ve beden farkındalığı da yüksek. Sol tarafta derin indiği bir çökmeyi sağ tarafta yüksekten geçmeye kalkıştı. Dedim ki, “sen daha aşağıya gidebilirsin, demin sağ tarafta gördüm ne kadar alçalabildiğini.” Kırılgan dehşet içinde. “Ne yaptın anacım, artık hiç şansımız yok, kesin nefret edecek bizden” diye ağlıyor. Ama yeni öğrenci ne yapıyor dersiniz? Bana gülümsüyor! Ya! Ve dahası ders bitiminde gelip ellerimi iki elinin arasına alıp teşekkür ediyor. Bugüne girdiği bütün yoga derslerinde farklı, çok farklı bir dersmiş bu.

Kırılgan şaşkın ama çooook mutlu. Uçuyor. Kadın bizi sevdi ya. Beraber stüdyodan çıkıyoruz, kahveye giriyoruz. Kahve sırf kokusu ile aklınızı başınızdan alabilir. Kurukahveci Mehmet Efendi dükkanının espresso versiyonu. Oturunca diyorum ki,

“Görüyorsun ya Kırılgan’ım dünya senin inandığın formüllere göre işlemiyor. Kadın meğer bizi sevmiş. Hiç aklına gelir miydi senin? Sen birisi seni sevmiyor diye takılınca onda sevilecek bir taraf da göremiyorsun üstelik. Bana kulak verirsen ben sana gerçeğin formülünü hep fısıldarım.”

Ohoo dinlemiyor ki beni. Birine gülümsemiş de o da karşılık vermemiş… Bozulmuş. Adı üstünde Kırılgan işte. Boş veriyorum. Gerçeğin formülünü onun bilmesi çok da önemli değil.

Ben nasıl olsa biliyorum.

 

 

YOGA TEORİSİ SEMİNERİ

Hayatında hiç aşık olmamış birine sevdanın hissini anlatamayacağımız gibi hayatında hiç yoga yapmamış birine yoganın nasıl bir tecrübe olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Sözcüklerle aranız iyi ise en iyi ihtimal benzetmeler yaparak o kişiyi yoga hissinin yamacına yaklaştırabilirsiniz. Yine de o en derine vardığınızdaki hem sakin hem de çok hareketli, bütün anlamların silinip yerine uzaklardan gelen bir davul sesi gibi başka bir anlamın doğmakta olduğunu hissettiğiniz o belirsizlik anını bütün renkleri ile anlatamazsınız.

Yoga zihnin analitik yapısına alternatif anlama, kavrama yollarını araştıran bir disiplin olduğu için içinde sözü barındıran bilişsel (cognitive) faaliyetler aracılığı ile pek ifade edilemiyor. Bu yüzden birisi bize “yoga nedir bir anlat bakalım” dediğinde afallayıp kalıyoruz. En azından bu soru karşısında ben afallayıp kalıyorum her sefer!

Ama öte yandan yoga tecrübesini tatmış bir öğrenci ya da dost ile yoga teorisi hakkında konuşmanın da sonu yok.

20. yüzyılın en çok öğrenci eğiten yoga ustalarından biri olan Patabi Jois, yüzde 99 pratik, yüzde 1 teori demiş. Eğittiği batılı öğrenci sayısında rekor kıran bir yoga ustasının bunu söylemesine şaşmamak gerek. Batılı zihin analitik düşünceye programlı zihindir çünkü. Batı toplumlarında aydınlanma aklın kayıtsız şartsız egemenliğinde gerçekleşecek bir şeydir. Yogada ise aydınlanma (samadi) aklın bilişsel faaliyetlerine bir süreliğine ara vermesi sonucunda gerçekleşebilecek bir olaydır. Patanjali’nin yoga sutraları daha ikinci sutra’da yogayı zihin dalgalarının düze ermesi olarak tanımlar. Yani yoga beynin analitik, neden-sonuç bazlı düşünme sisteminden çıkıp, etrafında olup biten her şeye atfettiği (akılcı) manaya bir alternatif araştırması sürecidir. Bu da düşünerek değil, nefes ve hareket ile yoğrulup ısıtılmış, kalp atışları yavaşlatılmış, beş duyu organı keskinleşmiş vücudun izlenmesi ile gerçekleşir.

Patabi Jois’in teoriye yüzde birlik bir parça ayırması dünyayı akılla anlamaya çalışan Batılı öğrenciye bir alternatif sunabilme çabasıdır sanırım.

Ancak yogada ilerlemiş bir öğrencinin pratiğin zevkine kapılıp da teoriyi boş vermesi de son derece tehlikeli bir durumdur. Zhander Remete yoganın felsefesini ve enerji bedeninin işleyişini bilmeyen öğrencinin yıllarca karanlıkta el yordamı ile elektrik düğmesi aradığını ve kimi (çoğu) zaman ışığı görmeden hayata veda ettiğini söyler. Hatha yoga vedik ve tantrik metinlerle beslenen muazzam bir teorik alt yapıya sahiptir ve tecrübeli bir öğrenci nefes ile elin, el ile tenin, ten ile kalbin arasındaki ilişkileri öğrendikçe ne yaptığı, nereye gittiği anlam kazanmaya başlar.

Pratiksiz teori akıl kasını biraz daha çalıştırmak ise teorisiz pratikte pusulasız, radarsız bir gemide yol almaya benzer.

Yoga teorisinin ezoterik parçalarını bile günlük hayat ve insan ilişkileri bağlamında ele alabilen ve dünyanın en tecrübeli Shadow Yoga hocalarından birisi olan David Malka bu hafta İstanbul’a geliyor. Nefess stüdyosunda herkese açık yoga teorisi semineri de verecek. Ayrıntılarını aşağıya yazıyorum. Uzun ya da az zamandır yoga yapıyorsanız, nereden gelip nerelere gittiğimizi öğrenmek ve yoganın hayat ile kavuşmasını dinlemek için nefis bir fırsat. Kaçırmayın!

Hepinize sevgiler,

Defne

 DAVİD MALKA İLE YOGA TEORİSİ

NEFESS STÜDYOSU 

Tarih ve Saat:

24 Nisan 2014 18:00-20:00

25 Nisan 2014 18:00-20:00

Bir günlük katılım: 45 Euro, İki gün katılım 80 Euro.

info@nefessyoga.com

0216 550 03 00

Resim

 

 

 

 

 

 

Saklambaç

Saklambaç

Saklambaç hakkında Radikal Kitap’ta çıkan yazı: 

http://kitap.radikal.com.tr/Makale/agzi-bozuk-bir-hikaye-393065

 

Saklambaç Hakkında Söyleşi

Saklambaç Hakkında Söyleşi

Üç haftalık İstanbul turumdan yeni döndüm. Çok yakında uzun uzun yazacağım. Bu arada Saklambaç hakkında benimle yapılan bir söyleyişi burada sizlerle paylaşıyorum: 

http://www.youtube.com/user/KURALDISITUBE

 

Sevgiler,

Defne

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.635 takipçiye katılın