PUF*

Photo: Aisha Harley

Photo: Aisha Harley

“Çocuğum vurma öyle, başım ağrıyor.”

Misafir hanım kaşlarını çatmıştı.

Odunları parçaladığım demir maşayı elimde sıktım. Cadı. Ninemi ziyarete geldiği günlerin gecesinde muhakkak kabus görürüm. Omuzlarına dökülen gri saçları, bumburuş yüzü, sararmış tırnakları ile canavarlaşır uykumda. “O yaşta insan saçlarını öyle salar mı, kaçığın teki işte,” derdi annem ağlayarak uyandığımda. İsmimi de hâlâ bilmiyor. Yüzümü önüne diz çöktüğüm şöminede oynaşan alevlere çeviriyorum. Vurdukça odunlar parçalanıyor, içlerinden şurup gibi sarı mavi kızıl ateş akıyor. Vurmuyorum aslında. Hafifçe dürtüyorum.

“A, Laleciğim duymadın mı Meral teyzeni? Hadi kalk bakayım oradan artık. Yüzün gözün al al oldu zaten bak. Hastalanırsın. ”

Ninemin çay karıştıran kemikli eklemlerinin arasında kristal bardak yanıp sönüyor. Yüzünde nezaket tebessümü, yalvarış ile öfke arasında kalmış bir zor ifade. Sabah erken üşenmedi kendi gitti iskeledeki fırından sıcak ponçik, ada halkası aldı. Sonra mutfağa kapanıp bir de ıspanaklı börek yaptı. Masaya keten beyaz örtüyü de sermiş. Vapurun düdüğünü duyunca Asiye Kadın sobayı, şömineyi tıka basa odunla doldurdu, ev bir anda yaz günü gibi ısındı. Bir dahaki sefere canımın sıkıntısını dağıtsın diye bütün lambaları yaktığımda bana ninem bana israftan söz edecek olursa ona verecek bir cevabım var artık!

Ninem annemi kaçıran o kedi miyavlaması sesi ile konuşuyor, gözüyle değil sesiyle ağlıyor.

“Sormayın Meral Hanımcığım… Başımıza gelenler yetmiyormuş gibi şimdi bir de bahçemize el koymaya kalkışıyorlar. Efendim neymiş, yol geçireceklermiş. Kışın kamyonlar kömür taşısın diye.”

“A, yok artık! Yapamazlar, Süheyla Hanımefendi. Yapamazlar. Bu işler öyle kolay mı?”

Meral Hanım’ın sesi pütürlü. Bir öksürse de rahatlasa. Ya da şekersiz çayından içse. Bekliyorum. “Sizden başka kim yaşıyor adada kışın ki kömür yaksınlar?” diye sormasını bekliyorum.

Sigara yakıyor.

“Çayınızı tazeleyeyim. Soğumuştur. Börek biraz kuru olmuş ama ponçikten buyurun. İnceciksiniz zaten. Lütfen, çok rica ederim.”

Basılmamış kar misali ponçik, böreğin yanında sofranın ortasında duruyor. Ucundan kemirilmiş tuzlu halka da yaldızlı misafir tabağının köşesinde… Meral Hanım dumanlarını salonun sararmış, kabarmış duvarlarına, raflardaki tozlu kitaplara doğru savuruyor.

“Bu arazi, bu köşk Paşa babanıza hediye değil midir? İstiklal Harbinde gösterdiği başarılar yüzünden verilmedi mi sizlere hep buralar? Nasıl da gelip alırlar hanımefendi?”

Yüzüm benden bağımsız pütürlü sese dönüyor. Annem kahvaltı sofrasında “Kim bilir hangi biçare sürgünün el koydukları malını size hibe etmişler, siz de basbayağı hazıra konmuşsunuz!” diye ninemi sinirlendirirken bu hediyeden mi bahsediyordu acaba?

Maşayı indiriyorum kor odunun üzerine. İkiye yarılıyor, içinden alevler fışkırıyor. Yüzüme düşürdüğüm saçlarımda kıvıl kıvıl renkler oynuyor. Saçlarım duman duman kokuyor.

“Çocuğum, gürültü yapma lütfen. İşitmedin mi? Migrenim tuttu vallahi.”

“Laleciğim, bak yağmur durdu. Hadi sen biraz dışarı çık, hava al. Hırkanı unutma ama. Dışarısı çok soğuk.”

Dutun dalları pencereyi tıklatıyor. Balkona süzülüyorum. Bahçeye çıkarsam karıncaların inini taşla tıkarım yine diye korkuyorum. Kapı arkamda incecik açık.

“Yaa, bütün ağaçlarımızı keseceklermiş. Kızım, sonra oğlum doğduğunda ellerimle diktiğim kayısıyı, eriği, Lalecik’in boyuna denk o incecik vişneyi bile. Şu ulu dut da kimvurduya gidecek tabii. Yandaki lojmanın sahibi o arsız herif, ‘dut da bizim olacak’ diye sırıtıyordu geçende.”

“Ayol kesilmiş ağacın neresi onların olacak? Ne biçim insanlar doldurdu etrafımızı… Pes yani!”

“Kusura bakmayın Meral Hanımcığım. Malum, çocuk biraz hassas bu aralar…”

Köşkün önünde dut, çıplak dallarını balkona eğerek beni selamlıyor. Gözümü kaçırıyorum ondan. Yazın meyvelerini hep yerlere döker, üzerlerine arılar üşüşür. Asiye Kadın sabah akşam ezilmiş dutları siler yerden. Şimdi hava nemli toprak ve çürük yaprak kokuyor. Deniz, gökler, bulutlar eflatun bir duman içinde birbirine geçmiş. Uzaklarda İstanbul incecik bir hayal gibi tütüyor. İçinde bir yerlerde annem…

“Kominist olmuş senin annen,” dedi dün manavın oğlu da çantamı sırtına indirdim, sonra da yokuştan aşağı bıraktım kendimi. Bizim yokuştan aşağı kimse benim kadar hızlı koşamaz. Denize kadar dimdik iner, korkar hepsi. Hâlâ arkamdan sırıtıyor. Nedendir bana olan hıncı? Okullar ilk açıldığında da arkamdan kulübün prensesi diye bağırırdı. Biz kulübe üye bile değiliz. Ne demek kominist? Karnım ağrıyor. Aralık kapıdan, martı çığlıkları ile Sirkeci vapurunun acıklı düdüğünün arasından büyüklerin gizli bir şey konuşurken yükselen fısıltıları geliyor.

“Nerede saklanıyor ben bile bilmiyorum. Şuncağızı da ne yapalım babasının yanına yollayacağız. Çare yok. Beşi bitirsin hele. Adada ilkokul okunur ama sonrası için uymaz. Kışları burada artık safi esnaf çocukları, arabacıların çocukları kalıyor. Eskisi gibi değil ki…”

“Haberi var mı? Bir kadın yok muydu? O ne der ki?”

İsmimi bilmeyen Meral Hanım konuşurken sesini de alçaltmıyor.

Balkonun çürük tahta korkuluğundan eğilip dutun kabuklu dallarına dokunuyorum. Çırılçıplak gövdesi acılı, ağrılı göklere uzanıyor. Öyle zavallı, öyle yalnız ki, sarılmalıyım ona. Yakında başında gelecekleri biliyor mu? Kimse ona soruyor mu, kesilip de lojmancıların sobasında yanmak ister mi diye?

Önce bir bacağımı atıyorum, sonra ötekini. Ninemin ağlayan sesi, Meral Hanım’ın çatık kaşları korkuluğun öte yanında kaldı. Bir kolumu uzatıyorum. Dut yakalıyor beni, sonra diğerini. Şimdi bacaklarımı kaldırıp beni yakalayan kalın dala sarılacağım. Belgesellerdeki maymunlar gibi bütün vücudumla saracağım ağacı. Ama bacaklarım havada bir ileri bir geri sallanıyor, sallanıyor, bir türlü dut ile birbirimize kavuşamıyoruz. Kollarım ağır, çok ağır, kopacaklar sanki. Hani kemiklerini ayıkladığımız tavukların eti gibi ayrılacak kollarım omuzlarımdan. Korku içinde boşluğa bırakıveriyorum kendimi. Rüzgarın uğultusu fısıltıları bastırıyor. Çıplak dallar yüzümü çizerken düşüyorum, boyası dökülmüş panjurların, kırık çıkık olukların, solgun yüzlü köşkümüzün yanından şaşılası bir yavaşlıkta geçip dedemin mavi, pembe, eflatun ortancalarının ortasına puf diye iniyorum.

*Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde yazdığım bir öykü.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Hoşgeldiniz!

İnsanlık Hali’ne Hoşgeldiniz!

Ziyaretiniz ve varlığınızla beni mutlu ettiniz. Bu blogda yogadan edebiyata, sosyolojiden kişisel anılara kadar pek çok konuda yazdığım deneme ve öykülerimi bulacaksınız. Kategorilere göz atıp ilginizi çeken bir konuda okumaya hemen başlayabilirsiniz.

Kimdir bu yazıların yazari diye merak ediyorsanuz, işte hakkımda bir iki bir şey:

1974 yılında doğdum. Mart ayının ortasında. Doğduğumdan beri İstanbul’un Gayrettepe mahallesinde on üç katlı yeşil bir binanın altıncı katında yaşıyorum. Mahallemizin ilkokulu Mareşal Fevzi Çakmak’tan sonra Şişli Terakki Lisesi’de, ondan sonra da Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde okudum. Yetmedi, yüksek lisans yaptım, yetmedi araştırma görevlisi olarak çalıştım. Prof. Dr. Nilüfer Göle’nin yönetmenliğinde yazdığım “Visions of Modesty, Morality and Moderniy” isimli yüksek lisans tezimi sunduktan sonra iki yıl boyunca Yeditepe Üniversitesi’nde sosyoloji ve sosyal antropoloji dersleri verdim.

Sonra birden akademik dünyadan vazgeçip yollara düştüm. Orta Asya’yı, Hindistan’ı, Laos’u geçip Tayland’ın Nong Khai adlı ufacık bir kentine demir attım.

Orada yoga ile tanıştım.

O gün bugündür dört kıtada seyahat ederek yoga öğreniyor, öğrendiğimi öğretiyor ve yogalı hayatımı yazarak yaşıyorum. Yoganın peşinde gezerken çok yer gördüm, ama esas keşfim iç dünyamın derin -bazen karanlık- köşeleri oldu. Hayatımın farklı alanlarında, kendim ve diğer insanlarla ilişkilerim, yazılarım ve derslerimde halen öğrenmekte olduğum yoga ilmi ile felsefesini deneyimleyip uygulamayı sürdürüyorum.

Tayland’daki hocalarımın gözetiminde yoga eğitimimi sürdürmek için sonraki iki yılı Nong Khai’de geçirdim. Budizm, Vedik felsefe ve Hatha Yoga’ya dair okumaya da o sırada başladım. Hinditstan’da bir aşramda, Kuzey Tayland’da Vippasana tarzı meditasyonun öğretildiği Budist manastırlarında kaldım. 2005 yazında, tatilimi geçirmeye gittiğim Portland Oregon’da Aştanga Vinyasa Yoga vasıtası ile bandaları, ahengi ve Mysore stilini keşfederken, yoganın sandığımdan çok daha derin bir hayat tecrübesi olduğunu anladım. Tayland’a bir daha dönmedim.

Amerika’daki ilk zamanlarımda  çok değerli hocaların yanında tam zamanlı staj yaptım. Aştanga Vinyasa ile Gravity&Grace stilllerini öğrendiğim iki yıl boyunca çıraklık ettiğim hocalarımdan yogayı öğretmenin inceliklerini seyrettim. Bu süre zarfında Yoga felsefesi, asanaların enerji bedene etkisi, Ayurveda ve Hatha Yoga metinleri ile ilgilenmeye başladım. Nicholai Bachman’dan özel dersler alarak Sanskrit diline, Matt Huish’in YogaSutra kurslarına katılarak da Patanjali’nin felsefesine giriş yaptım.

2007 yılında Shadow Yoga’nın yaratıcı Zhander Remete ile tanıştım. Tekrarı kolay, sade hareketlerden oluşan bu sistem , barındırdığı kişisel dönüşüm potansiyeli ile beni en çok etkiledi. Shadow Yoga okulunun Portland’daki temsilcisi Matt Huish’den aldığım derslerle bir katman daha derine indim. Kısa zaman sonra Zhander Remete ile eşi Emma Balnaves’in yürüttükleri üç yıllık Shadow Yoga hocalık eğitimi programına kabul edildim. 2012 yılının Mayıs ayında bu programı tamamlayarak hocamın el verdiği sayılı Shadow Yoga öğretmenlerinden biri oldum. Yol elbette bitmedi. Halen  Zhander Remete’nin rehberliğinde yoğun olarak Shadow Yoga çalışıyor ve ders veriyorum.

Hayatım İstanbul, Atina ve Portland Oregon’da hattında gidip gelerek geçiyor. Her şehirde sevdiğim dostlarım, ailem ve hayatıma anlam katan öğrencilerim var. Buradan hepsine şükranlarımı sunuyorum.

Burada okuyacağınız yazılar yoga hakkında bilgi vermeyi amaçlamıyor. Üzerime sinmiş birikimlerim ve sosyolog kimliğim ile insana, topluma ve yaşama bakıyor, gördüklerimi ”bence” ifade etmek niyeti ile yazıyorum. Sahicinin keşfi ve ifadesi peşindeyim.

Eski yazılarımı toparladığım ilk kitabım Mavi Orman Şubat 2011’de Kural Dışı yayınevinden, İstanbullu bir ailenin güzel kızı Leyla’nın esrarengiz kayboluşunu konu alan ilk romanım Saklambaç 2014 yılında Hit Kitap tarafından basıldı. 1922 İzmir’inde geçen yeni romanım ise 2016  başında Yunanistan ve Türkiye’de eş zamanlı olarak okuyucusu ile buluşacak.

Hakkımda daha fazla bilgi almak için www.defnesuman.com adresine gidebilir, ya da gönlünüze göre bir yazıyı okumaya başlayarak dostluğumuza adım atabilirsiniz.

Tekrar hoşgeldiniz. Nice yazıda karşılaşmak üzere,

Sevgilerimle,

Defne Suman (Kalemtraş)

Mayıs, 2015

11 Comments on “Hoşgeldiniz!

  1. Merhaba Defne Hanım,

    Cumhuriyet’in ‘Kitap’ ekinde ilk kitabınız Mavi Orman hakkındaki çıkan haber sonrası sizi tanıdım. Kitabınız ve sizinle ilgili yazılanların yalınlığı ilgimi çekti ve size merhaba demek bu arada bir ricada bulunmak istedim. Yoga yapmak istiyorum. Ancak Bursa’da güvenebileceğim bir mekan bulmakta zorluk çekiyorum. Üstelik ücretler çok pahalı. Bununla birlikte yoga cd ve DVD’leri aldım. Ancak Cd’lerin çoğu ya İngilizce ya da kötü tercümeyle sıradan anlatımlar içeriyor öğreticilikten çok uzak.İstanbul’a gelmek çok isterdim ama benim için zor. (İncelediğim kadarıyla rakamlar Bursa’nın da çoook ötesinde). Sizden ricam bana en azından iyi bir el tarafından hazırlanmış ticari amaçtan çok öğretmeyi hedefleyen CD veya DVD’ler önermeniz.
    Size gönülden başarılar diliyorum. Yeni kitabınızın vitrinlerde çabucak tükenmesi dileğiyle.
    Sevgiler
    Ece Timoçin
    537-6869446

  2. Tanistigim, islami budizm akimini, pozitif elektrik almacilik ve evrene vermecilik akimlariyla birlestirmis tum yoga egitmeni ve muridlerinin vaazlarindan sonra yazilarinizi okumak yuregime su serpti. yogaya olan ilgim artti bile diyebilirim. cok tesekkurler bu guzel yazilar icin.

    ugur
    http://www.cahilcesareti.org

    • Ben de şimdi sizin siteye girdim baktım, yüreğim hop etti! Takipçiniz olacağım. İyi şanslar ve güzel sözleriniz için teşekkürler!

  3. Merhaba Defne hanım,
    Sizi “Mavi Orman” kitabınızı okuduktan sonra tanıdım. Bloğunuzu çok severek takip ediyorum.
    Henüz 2 senedir yoga ile ilgileniyorum ama amacım daha derinlere inebilmek.Her gün İstanbulda bir yoga stüdyosunda vinyasa derslerine katılıyorum,gidemediğim günler ise evde yapmaya çalışıyorum yani haftada 5-6 kere pratik yapıyorum mutlaka. Yoga benim için dipsiz bir kuyu ama daha öğrenecek çok şeyim var. Yoga ve felsefesiyle ilgli muhteşem kitaplar var ama hepsi inglizce. İngilizcem var ama türkçe olarak okusam daha rahat ediceğimi düşünüyorum daha anlamını iyi kavrayabileceğim. Bana tavsiye edebileceğiniz türkçe kitap varmıdır?
    Teşekkürler

  4. Merhaba Defne Hanım,

    Sizinle Radikal gazetesinin Blog’u hakkında görüşmek istiyordum. bana mail adresimden ulaşabilir misiniz?

    İyi günler,
    Eda

  5. Merhaba. Hep merak ettiğim birşey var. Sizin gibi yoga ile uğraşan, dünyayı gezen, ya da çok tuhaf farklı hobileri olan insanlar ne iş yaparak geçimlerini sağlarlar. Rica etsem beni bu konuda benim gibi merak edenleri aydınlatır mısınız?

    • Genelde ne iş olursa Ferhat Bey. Ben üniversitede araştırma görevliliğinden tercümanlığa, kahve falından aşçılığa kadar çeşit çeşit iş sayesinde karnımı doyurmayı başardım. Şu anda yoga hocalığı ve yazarlık yaparak geçimimi sağlıyorum.

  6. Selam,

    sana birsey soracaktim:
    Bizim üniversitede (University of applied science hamburg) yakinda bir üniversite gazetesi cikacak. Gazetenin ilk baskisi olacak.
    Ben türkiyede ki durumun ve protestolarin hakkinda birsey yazmak istedigim icin, ve senin blogda yazdiklarin benim cok hosuma gittigi icin sunu soracaktim sana: makalemde senin yazidklarindan bir kac seyi alinti yapabilirmiyim? istersen senin blog linkini de ekleriz makaleye…

  7. Merhaba Defne Hanım,

    This is Butter Fly, and I’m writing on behalf of Cacao, an international Taiwan-based independent magazine. Cacao reports topics about creativity, art, communication, alchemy and opinion, publishing in Taiwan, Hong Kong, China, Berlin and Sweden.

    I came across a reference to your articles and found them really fascinating!

    As we’d like to introduce you and those great works to our readers, I’m wondering if you may be interested in featuring your works in our next issue: Istanbul/ Dream which will be pressed this September.

    More information, please contact editor@cacaomag.com

    Thank you very much! And I am looking forward to hearing from you soon! :)

    Butter Fly

  8. TEŞEKKÜR,

    AZ ÖNCE KİTABINIZ MAVİ ORMAN’I BİTİRDİM, AMA BİTMEMİŞ GİBİ, SANKİ İÇİME FAZLA FAZLA OKSİJEN DOLDU, SANKİ ŞU ANDA İSTEDİĞİN BÜTÜN GÜZELLİKLER BENİM OLDU… BUNA BENZER BİR SÜRÜ OLUMLU HİSLERLE DOLUYUM, TEKRAR TEKRAR TEŞEKKÜRLER…

    SİBEL…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Who is writing?

Photo: Kokia Sparis

I started practicing yoga in Nong Khai, Thailand where I was working as a Sociologist. During the years that followed, my curiosity has taken me to many countries on three continents where I have kept exploring and expressing the secrets of Yoga.

My first teacher in Thailand, with whom I trained one-on-one over for three years also encouraged me to study Buddhism, Vedic philosophy and various Hatha Yoga texts. Thus my exposure to yoga was, from the beginning, deep, intimate and grounded in a broader philosophical and theoretical context.

On a trip to Portland, Orregon I was introduced to the Mysore style of Ashtanga Vinyasa Yoga. As I started to understand the workings of bandhas and the rhythm in the deeper layers of my own body and self, I decided to stay in Portland instead of returning Thailand.  For two years I stayed as an apprentice to many valuable teachers in the US.

In 2007 I met Zhander Remete, the founder of Shadow Yoga School. With its uncomplicated yet deeply effective movements, its potential for transformation and the vast amount of information on Ayurveda, Marmastana, Vedic philosophy, Shadow school of Hatha Yoga impressed me very much.

Currently I am enrolled in the 3-year long Shadow Yoga teacher’s training program and studying yoga under the careful guidance of Zhander Remete and Emma Balnaves

The pieces I write here are not intended to give information about yoga. Here, I explore the human society and the life from a sociological point of view.  Beyond and above our local identities, I believe that there is a common ground which I would call the humansphere. Even though most entries tell about ”my” story, through them I intend to explore the humansphere in my blogs.

My first book Mavi Orman has been published in Turkish in February 2011.

For more information about my classes and schedules please go to:

www.defnesumanyoga.com

36 Comments on “Who is writing?

  1. Hi Sumandef,

    My name is Monis Khan, and I work as an Interview Producer for Al Jazeera English. I’d like to speak to you about coming on our show, The Stream, to discuss the Gezi protests. Could you email me at Monis.Khan@aljazeera.net for more information.

  2. Hi Sumandef,

    I have translated your blog into Spanish about what is happening in Turkey at Gezi Park. How can I send it to you?

    Juan Soto

  3. A mis amigos que viven fuera de Turquía:
    Escribo para hacerles saber lo que está ocurriendo en Estambul durante los últimos cinco días. Tengo que escribir esto, ya que prácticamente los medios de comunicación están bloqueados por el gobierno, y la corrida de voz y la internet son las únicas vías que nos quedan para contar y pedir ayuda y apoyo.
    Hace cuatro días, un grupo de personas que no pertenecen a ninguna organización o ideología se agruparon en el parque de Gezi en Estambul. Entre ellos muchos de mis amigos y estudiantes. La razón era muy simple: prevenir y protestar la futura demolición del parque con el propósito de construir otro centro comercial en el mismo centro de la ciudad. Hay numerosos centros comerciales en Estambul, ¡al menos uno en cada barrio! Se suponía que la tala de árboles debía haber comenzado el jueves temprano en la mañana. La gente concurrió al parque con frazadas, libros y sus hijos. Instalaron sus tiendas y pasaron la noche bajo los árboles. Al amanecer, cuando las grúas comenzaron a derribar los árboles centenarios, se erigieron ante ellos para detener la operación.
    No hicieron nada más que permanecer de pie frente a las máquinas.
    Ningún periódico, ningún canal de televisión se presentó para informar sobre la protesta. Fue una censura total por parte de los medios.
    Pero la policía llegó con sus carros lanza aguas y sprays de pimienta. Trataron de ahuyentar la multitud del parque.
    En la tarde, el número de manifestantes se multiplicó. También así las fuerzas policiales alrededor del parque. Mientras tanto, el gobierno de la ciudad de Estambul bloquearon los accesos a la plaza Taksim donde se encuentra el Parque Gezi. El transporte subterráneo se cerró, los transbordadores fueron cancelados y los caminos bloqueados.
    No obstante, más y más personas lograron llegar al centro de la ciudad a pie.
    Vinieron de todas partes de la capital. Venían de diversos lugares, de distintas ideologías, distintas religiones. Todos se reunieron para prevenir la demolición de algo mucho más significativo que el parque:
    El derecho a vivir como ciudadanos honorables de este país.
    Se agruparon y marcharon. La policía los persiguió con sprays de pimienta y gas lacrimógeno y condujo sus tanques hacia las personas que, a su vez, ofrecían alimento a la policía. Dos personas fueron arrolladas por los tanques y murieron. Una joven mujer, amiga mía, fue herida por una lata de gas lacrimógeno. La policía las lanzaba directamente hacia la multitud. Luego de tres horas de intervención quirúrgica, aún se encuentra en la UCI en estado crítico. Mientras escribo esto, no sabemos si se recuperará. Este blog está dedicado a ella.
    Estas personas son mis amigos. Son mis estudiantes, mis parientes. No tienen “intenciones ocultas”, como al gobierno le gusta categorizar. Sus motivos son muy claros, están a la vista. Todo el país está siendo vendido a las corporaciones multinacionales por el gobierno para construir malls, departamentos de lujo, autopistas, diques y plantas nucleares. El gobierno busca cualquier excusa (y las crea cada vez que es necesario) para atacar Siria en contra de la voluntad de su pueblo.
    Más encima, el gobierno controla la vida de su gente, lo que últimamente se ha vuelto insoportable. El estado, bajo el ala de su agenda conservadora, aprobó muchas leyes y normas en lo que respecta al aborto, parto por cesárea, venta y consumo de alcohol e incluso el color de lápiz labial que usan las azafatas de las aerolíneas.
    La gente que marcha al centro de Estambul están exigiendo su derecho a vivir libremente y reclamar justicia, protección y respeto por parte del Estado. Exigen ser partícipes de la toma de decisiones sobre la ciudad en que viven.
    Lo que han recibido a cambio es fuerza de represión extrema y gran cantidad de gas lacrimógeno lanzado directo a sus rostros. Tres personas han perdido la visión.
    Aun así, todavía están marchando. Cientos de miles se han sumado. Unos miles han cruzado el puente Bosporus a pie para apoyar a la gente de Taksim.
    Ningún periódico ni canal de televisión concurrió para informar sobre los acontecimientos. Estaban ocupados transmitiendo noticias sobre Miss Turquía y “el gato más extraño del mundo”.
    La policía continuó persiguiendo y rociando pimienta al punto que perros y gatos callejeros han muerto envenenados.
    Escuelas, hospitales e incluso hoteles de cinco estrellas en Taksim han abierto sus puertas para recibir a los lesionados. Médicos llegan a las aulas y habitaciones de hotel para asistir a los heridos. Algunos oficiales de policía se negaron a reprimir a gente inocente con gas lacrimógeno y renunciaron a sus puestos. Alrededor de la plaza instalaron bloqueadores para cortar la conexión a internet y redes 3G. Residentes y negocios del sector proveyeron acceso inalámbrico gratuito para las personas en las calles. Restaurantes ofrecieron alimentos y agua.
    Gente en Ankara e Izmir se reunieron en las calles para apoyar la resistencia en Estambul.
    Los medios de comunicación masiva prosiguieron con sus reportajes de Miss Turquía y “el gato más raro del mundo”.
    ***
    Escribo esta carta para que usted sepa lo que está sucediendo en Estambul. Los medios de comunicación no les revelarán nada al respecto. Al menos no en mi país. Por favor compartan todos los artículos que vean en internet y corran la voz.
    Anoche, cuando posteaba estos artículos que explican lo que sucede en Estambul en mi perfil de Facebook, alguien me hizo la siguiente pregunta:
    “¿Qué esperas ganar con quejarte con los extranjeros por lo que sucede en nuestro país?”
    Este blog es mi respuesta a ella.

    As I was posting articles that explained what is happening in Istanbul on my Facebook page last night someone asked me the following question:
    A lo que ella llama “quejarme” de mi país, espero lograr:
    Libertad de expresión,
    Respeto por los derechos humanos,
    Control sobre las decisiones que tomo en lo que concierne a mi propio cuerpo,
    El derecho a congregarse libremente en cualquier lugar de la ciudad sin ser considerado un terrorista.
    Pero más que nada, al correr la voz entre ustedes, amigos que viven en otras partes del mundo, ¡espero que tengan conocimiento, obtener su apoyo y ayuda!
    Por favor, echen a correr la voz y compartan este blog.
    ¡Gracias!
    Para más información y lo que pueden hacer para ayudar, por favor visiten Call for Urgent Help de Amnistía Internacional.

    • I had to make some corrections:
      En español:

      ¿Qué está sucediendo en Estambul?

      A mis amigos que viven fuera de Turquía:

      Escribo para hacerles saber lo que está ocurriendo en Estambul durante los últimos cinco días. Tengo que escribir esto, ya que prácticamente los medios de comunicación están bloqueados por el gobierno, y la corrida de voz y la internet son las únicas vías que nos quedan para contar y pedir ayuda y apoyo.

      Hace cuatro días, un grupo de personas que no pertenecen a ninguna organización o ideología se agruparon en el parque de Gezi en Estambul. Entre ellos muchos de mis amigos y estudiantes. La razón era muy simple: prevenir y protestar la futura demolición del parque con el propósito de construir otro centro comercial en el mismo centro de la ciudad. Hay numerosos centros comerciales en Estambul, ¡al menos uno en cada barrio! Se suponía que la tala de árboles debía haber comenzado el jueves temprano en la mañana. La gente concurrió al parque con frazadas, libros y sus hijos. Instalaron sus tiendas y pasaron la noche bajo los árboles. Al amanecer, cuando las grúas comenzaron a derribar los árboles centenarios, se erigieron ante ellos para detener la operación.

      No hicieron nada más que permanecer de pie frente a las máquinas.

      Ningún periódico, ningún canal de televisión se presentó para informar sobre la protesta. Fue una censura total por parte de los medios.
      Pero la policía llegó con sus carros lanza aguas y sprays de pimienta. Trataron de ahuyentar la multitud del parque.

      En la tarde, el número de manifestantes se multiplicó. También así las fuerzas policiales alrededor del parque. Mientras tanto, el gobierno de la ciudad de Estambul bloquearon los accesos a la plaza Taksim donde se encuentra el Parque Gezi. El transporte subterráneo se cerró, los transbordadores fueron cancelados y los caminos bloqueados.

      No obstante, más y más personas lograron llegar al centro de la ciudad a pie.
      Vinieron de todas partes de la capital. Venían de diversos lugares, de distintas ideologías, distintas religiones. Todos se reunieron para prevenir la demolición de algo mucho más significativo que el parque:

      El derecho a vivir como ciudadanos honorables de este país.

      Se agruparon y marcharon. La policía los persiguió con sprays de pimienta y gas lacrimógeno y condujo sus tanques hacia las personas que, a su vez, ofrecían alimento a la policía. Dos personas fueron arrolladas por los tanques y murieron. Una joven mujer, amiga mía, fue herida por una lata de gas lacrimógeno. La policía las lanzaba directamente hacia la multitud. Luego de tres horas de intervención quirúrgica, aún se encuentra en la UCI en estado crítico. Mientras escribo esto, no sabemos si se recuperará. Este blog está dedicado a ella.
      Estas personas son mis amigos. Son mis estudiantes, mis parientes. No tienen “intenciones ocultas”, como al gobierno le gusta categorizar. Sus motivos son muy claros, están a la vista. Todo el país está siendo vendido a las corporaciones multinacionales por el gobierno para construir malls, departamentos de lujo, autopistas, diques y plantas nucleares. El gobierno busca cualquier excusa (y las crea cada vez que es necesario) para atacar Siria en contra de la voluntad de su pueblo.

      Más encima, el gobierno controla la vida de su gente, lo que últimamente se ha vuelto insoportable. El estado, bajo el ala de su agenda conservadora, aprobó muchas leyes y normas en lo que respecta al aborto, parto por cesárea, venta y consumo de alcohol e incluso el color de lápiz labial que usan las azafatas de las aerolíneas.

      La gente que marcha al centro de Estambul están exigiendo su derecho a vivir libremente y reclamar justicia, protección y respeto por parte del Estado. Exigen ser partícipes de la toma de decisiones sobre la ciudad en que viven.
      Lo que han recibido a cambio es fuerza de represión extrema y gran cantidad de gas lacrimógeno lanzado directo a sus rostros. Tres personas han perdido la visión.

      Aun así, todavía están marchando. Cientos de miles se han sumado. Unos miles han cruzado el puente Bosporus a pie para apoyar a la gente de Taksim.

      Ningún periódico ni canal de televisión concurrió para informar sobre los acontecimientos. Estaban ocupados transmitiendo noticias sobre Miss Turquía y “el gato más extraño del mundo”.

      La policía continuó persiguiendo y rociando pimienta al punto que perros y gatos callejeros han muerto envenenados.

      Escuelas, hospitales e incluso hoteles de cinco estrellas en Taksim han abierto sus puertas para recibir a los lesionados. Médicos llegan a las aulas y habitaciones de hotel para asistir a los heridos. Algunos oficiales de policía se negaron a reprimir a gente inocente con gas lacrimógeno y renunciaron a sus puestos. Alrededor de la plaza instalaron bloqueadores para cortar la conexión a internet y redes 3G. Residentes y negocios del sector proveyeron acceso inalámbrico gratuito para las personas en las calles. Restaurantes ofrecieron alimentos y agua.

      Gente en Ankara e Izmir se reunieron en las calles para apoyar la resistencia en Estambul.

      Los medios de comunicación masiva prosiguieron con sus reportajes de Miss Turquía y “el gato más raro del mundo”.

      ***

      Escribo esta carta para que usted sepa lo que está sucediendo en Estambul. Los medios de comunicación no les revelarán nada al respecto. Al menos no en mi país. Por favor compartan todos los artículos que vean en internet y corran la voz.

      Anoche, cuando posteaba estos artículos que explican lo que sucede en Estambul en mi perfil de Facebook, alguien me hizo la siguiente pregunta:

      “¿Qué esperas ganar con quejarte con los extranjeros por lo que sucede en nuestro país?”

      Este blog es mi respuesta a ella.

      A lo que ella llama “quejarme” de mi país, espero lograr:

      Libertad de expresión,

      Respeto por los derechos humanos,

      Control sobre las decisiones que tomo en lo que concierne a mi propio cuerpo,
      El derecho a congregarse libremente en cualquier lugar de la ciudad sin ser considerado un terrorista.

      Pero más que nada, al correr la voz entre ustedes, amigos que viven en otras partes del mundo, ¡espero que tengan conocimiento, obtener su apoyo y ayuda!
      Por favor, echen a correr la voz y compartan este blog.

      ¡Gracias!

      Para más información y lo que pueden hacer para ayudar, por favor visiten Call for Urgent Help de Amnistía Internacional.

  4. Български

    Какво става в Истанбул?

    До приятелите ми, които живеят извън Турция

    Пиша ви за да разберете какво се случва в Истанбул през последните пет дни. Налага се лично да напиша това защото повечето от източниците на информация са затворени от правителството и единствените начини да обясним какво се случва и да искаме помощ са чрез интернет и от уста на уста.

    Преди четири дни хора, които не принадлежат към нито една специфична организация или идеология се събират в Гези Парк в Истанбул. Сред тях са много от моите приятели и студенти. Причината е проста: Да се предотврати и да се протестира срещу предстоящото разрушаване на парка за построяването на още един търговски мол право в центъра на града. Има много молове в Истанбул – поне по един във всеки квартал. Унищожаването на дърветата трябваше да започне в четвъртък сутринта. Хората отидоха в парка с одеала, книги и деца. Опънаха палатките си и прекараха нощта под дърветата. Рано сутринта, когато булдозерите трябваше да изкореняват вековните дървета от земята, хората се изправиха срещу тях за да спрат операцията.
    Не направиха ни освен да застанат пред машините.
    Нито един вестник, нито един телевизионен канал беше там за да отрази протеста. Беше тотално медиино затъмнение.
    Полицията пристигна с водни оръдия и сълзотворен газ и изгони протестиращите от парка.
    Вечерта протестиращите се умножиха. Умножиха се и полицейските сили около парка. Медувременно местната власт в Истанбул затвори всички пътища към площад Тексим, където се намира Гези парк. Метрото бе затворено, фериботите бяха спрени, пътищата бяха блокирани.
    Въпреки това повече и повече хора дойдоха в центъра на града просто ходейки.
    Те идваха отвсякъде около Истанбул. Бяха различни хора, с различни идеологии, различни религии. Всички се събраха за да предотвратят разрушаването на нещо по-голямо от парка:
    Правото да се живее като достойни граждани на страната.
    Те се събираха и протестираха. Полицията ги гонеше със сълзотворен газ, газеше с танковете си хора, които им предлагаха храна. Двама млади бяха прегазени и убити от танковете. Млада жена, моя приятелка, бе ударена по главата от граната със сълзотворен газ – полицията ги изстрелваше право в тълпата. След тричасова операция тя все още е в интензивното отделение в критично състояние. Докато пиша това не знам дали ще оцелее. Този блог е посветен на нея.
    Тези хора са мои приятели. Те са мои ученици, мои роднини. Те нямат “Скрити помисли”, както казва правителството. Помислите и са открити и са кристално ясни. Цялата държава бива продавана на крпорациите от правителството за построяването на молове, лускозни комплекси, магистрали и ядрени централи. Правителството търси (и когато трябва създава) поводи да напада Сирия против волята на народа.
    Освен това контролът на правителството над личния живот е станал непоносим. Държавата, заради консервативизма си, е приела много закони и регулации относно аборта, раждането с цезарово сечение, продажбата и употребата на алкохол, дори цвета на червилото на стюардесите в авиокомпаниите.
    Хората, които протестират в центъра на Истанбул търсят правата си да живеят свободно и да получават правосъдие, защита и уважение от държавата. Те искат да бъдат включени в процесите на вземане на решения за града, в който живеят.
    Вместо това те получават излишна сила и чудовищни количества сълзотворен газ право в очите. Трима души останаха без очи!
    Но въпреки това те протестират. Стотици хиляди се присъединяват към тях. Още няколко хиляди преминаха Босфорския мост пеша за да подкрепят хората в Таксим.
    Нито един вестник или телевизионна програма не отрази събитията. Те бяха твърде заети с излъчвания за Мис Турция и “Най-странната котка в света”.
    Полицията продължи да гони хората и да ги пръска със сълзотворен газ дотолкова, че уличните кучета и котки бяха отровени и започнаха да умират.
    Училища, болници, дори 5-звездн хотели около Таксим отвориха вратите си за пострадалите. Лекари изпълниха класните стаи и хотелските стаи за да предоставят първа помощ. Някои полицаи отказаха да пръскат невинни хора със сълзотворен газ и напуснаха работа. Около площада бяха поставени заглушители за да предотвратят връзката с интернет чрез 3G мрежите. Жители и предприятия в района предоставиха безжичен интернет за хората по улиците. Ресторантите предлагаха храна и вода безплатно.
    Хората в Анкара и Измир се събраха на улиците за да подкрепят съпротивата в Истанбул.
    Медиите продължиха да дават Мис Турция и “Най-странната котка в света”
    Пиша това писмо за да знаете какво се случва в Истанбул. Масмедиите няма да ви разкажат за това. Поне не в моята държава. Моля ви публикувайте колкото се може повече статии в Интернет и разпространявайте новините.
    Снощи докато пусках новини във Фейсбук, някой попита:
    “Какво се надяваш да спечелиш, като се оплакваш за страната ни на чужденци?”
    Този блог е моят отговор. Чрез “оплакването” за страната ни се надявам да спечеля:
    – Свобода на словото
    – Уважение към човешките права
    – Контрол над решенията, които правя, отнасящи се за мен в моето тяло
    – Правото законно да се събираме във всяка част на града без да бъдем приемани за терористи.
    Но най-вече, като това достига до вас – моите приятели, които живеят в други части на света, аз се надявам да бъдете осведомени и да получа вашата подкрепа и помощ.
    Моля ви разпространявайте новините, разпространявайте този блог.
    Благодаря!

    За повече информация и нещата, които можете да направите, моля вижте статията “Вик за помощ” на Амнести Интернешанъл http://humanrightsturkey.org/2013/06/01/abuses-against-protestors-in-turkey-amnesty-calls-for-urgent-action/

  5. Hi, I’m from Mexico and we support your cause. I would like to share with you some social proyects, we have real interest in helping you. Where can I send to you an email?

  6. Hi, is there any translation in French please?
    If not, I would do it. Although I am fluent, I am not a professional.
    Many thanks for your answer.
    ML

    • yes ı can translate in french. and specialy because i was very emotive reading your text. i want to say to same thing where should i send ıt ??

  7. Good morning from Cambodia. Thank you for this incredible blog….maybe this video or just the song can be put on loud speakers all over loudspeakers…http://www.youtube.com/watch?v=WpYeekQkAdc

    Thoughts and compassion to all of you fighting for your freedom.
    Christine

  8. I hope you are ok and things are working in favor of the people. Power to the people. Love and light be with you!

  9. I can also do a German translation, if needed! Just email me!
    I’d like to spread the word as well. I think Germany and Turkey have a special relationship and the German public should know as well!

  10. Hi Sumandef
    My name is Florence Fischer an I work for Swiss National Radio. I am writing you on behalf of your article about whats happening in Istanbul. Could you please email me florence.fischer@srf.ch
    Or can I call you?
    Thank you and best
    Florence

  11. Hi Sumandef,
    My name is Juliane Frisse and I work for German Public Radio in Bavaria. I’d like to speak to you about whats happening in Istanbul. Could you please email me: juliane.frisse@br.de – or can I call you?
    Thanks a lot!
    Juliane

  12. Hi Sumandef, following the Italian translation to your last post. Good luck

    vtesei@gmail.com

    “Ai miei amici che vivono fuori dalla Turchia: scrivo per farvi sapere cosa sta succedendo a Istanbul da cinque giorni. Quattro giorni fa un gruppo di persone non appartenenti a nessuna specifica organizzazione o ideologia si sono ritrovate nel parco Gezi di Istanbul. Tra loro c’erano molti miei amici e miei studenti. Il loro obiettivo era semplice: evitare la demolizione del parco per la costruzione di un altro centro commerciale nel centro della città. Il taglio degli alberi sarebbe dovuto cominciare giovedì mattina. La gente è andata al parco con le coperte, i libri e i bambini. Hanno messo su delle tende e passato la notte sotto gli alberi. La mattina presto quando i bulldozer hanno iniziato a radere al suolo alberi secolari, la gente si e’ messa di mezzo per fermare l’operazione. Non hanno fatto altro che restare in piedi di fronte alle macchine.Nessun giornale né emittente televisivaera lì per raccontare la protesta. Un blackout informativo totale. Ma la polizia è attivata con i cannoni d’acqua e lo spray al peperoncino. Hanno spinto la folla fuori dal parco. Nel pomeriggio il numero di manifestanti si è moltiplicato. Così anche il numero di poliziotti, mentre il governo locale di Istanbul chiudeva tutte le vie d’accesso a piazza Taksim, dove si trova il parco Gezi. La metro è stata chiusa, i treni cancellati, le strade bloccate. Ma sempre più gente ha raggiunto a piedi il centro della città. Sono arrivati da tutta Istanbul. Sono giunti da diversi background, da diverse ideologie, da diverse religioni. Queste persone sono miei amici. Sono i miei studenti, i miei familiari. Non hanno “un’agenda nascosta”, come dice lo Stato. La loro agenda è là fuori, è chiara. L’intero Paese viene venduto alle corporazioni dal governo, per la costruzione di centri commerciali, condomini di lusso, autostrade, dighe e impianti nucleari. Si sono ritrovati per fermare la demolizione di qualcosa di più grande di un parco: il diritto a vivere dignitosamente come cittadini di questo Paese.”

  13. Good morning Insanlik. Thank you for writing the letter on what is happening with the protests in Istanbul. Your letter is circulating widely on Tumblr where I first read it. I am learning about the issues in this region of the world and I am curious about the connection you made between the state’s heavy-handed response to the protests and its connection to Syria, another area I am beginning to learn more about.

  14. Dear Turkish people, We in the Netherlands have correspondents with their own cameracrew in Istanbul so we know what is going on. Turkish people and Dutch people demonstrated yesterday in The Hague (more than thousand). Some people speak of a Turkish spring. We folllow what is going on on radio and television and I am sure questions will be asked in our Parliament as well as in the European Parliament . Hang on, be strong, we are with you and everybody who is fighting for their freedom.

  15. Ai miei amici che non vivono in Turchia:
    Vi scrivo per raccontarvi cosa è successo a Istanbul negli ultimi 5 giorni. Devo raccontarvelo io perché il governo ha oscurato la maggior parte delle fonti di informazione, e il passaparola e internet sono gli unici mezzi che ci sono rimasti per spiegare le nostre motivazioni e chiedere aiuto e sostegno.
    Quattro giorni fa, un gruppo di persone, molte delle quali non appartenenti a nessun tipo di organizzazione o ideologia, si sono riunite al Parco Gezi di Istanbul. Tra questi si trovavano molti miei amici e studenti. La ragione era semplice: protestare e impedire che il parco venisse distrutto per lasciar spazio alla costruzione dell’ennesimo centro commerciale proprio nel centro della città. Ci sono moltissimi centri commerciali a Istanbul, almeno uno per quartiere! L’abbattimento degli alberi era previsto per giovedì mattina. Muniti di lenzuola e libri, queste persone si sono recate al parco insieme ai propri figli. Hanno piantato delle tende e trascorso la notte sotto gli alberi. E quando alle prime ore del mattino i bulldozer hanno iniziato a sradicare gli alberi centenari, vi si sono parati d’innanzi per fermare l’operazione.
    Non hanno fatto altro che schierarsi di fronte alle macchine.
    Non c’erano né giornali né televisioni a riprendere la manifestazione. Era un vero e proprio black out mediatico.
    In compenso è arrivata la polizia con i cannoni ad acqua e gli spray al peperoncino e ha cacciato la folla dal parco.
    Quella sera il numero dei manifestanti era raddoppiato, così come il numero delle forze di polizia attorno al parco. Nel frattempo le autorità locali di Istanbul hanno chiuso tutte le vie di accesso alla piazza Taksim, dove si trova il parco. La metropolitana è stata chiusa, i traghetti cancellati e le strade interrotte.
    Eppure erano sempre più le persone che raggiungevano il centro della città a piedi.
    Provenivano da tutta Istanbul. Avevano estrazioni diverse, ideologie diverse, religioni diverse. Ma erano tutti lì, riuniti per evitare la distruzione di qualcosa che andava bel oltre il parco:
    il diritto di vivere da dignitosi cittadini di questo paese.
    Si sono riuniti e hanno manifestato. I poliziotti li hanno cacciati con spray e gas lacrimogeno e hanno spinto i carri armati contro la gente, che in cambio dava loro del cibo. Due giovani sono stati investiti dai carri armati e hanno perso la vita. Un’altra ragazza, una mia amica, è stata colpita alla testa da una bomboletta di gas lacrimogeno che la polizia lanciava direttamente sulla folla. Dopo un intervento durato tre ore, la mia amica si trova ora in terapia intensiva in condizioni critiche. Mentre scrivo, non so ancora se ce la farà. Questo blog è dedicato a lei.
    Queste persone sono miei amici. Sono miei studenti, miei parenti. Non hanno un “piano segreto”, come piace dire allo stato. Il loro piano è là fuori. È chiaro. Il nostro paese è stato venduto dal governo alle multinazionali per costruire centri commerciali, condomini lussuosi, autostrade, dighe e centrali nucleari. Il governo sta cercando (e, quando necessario, inventando) un scusa qualunque per attaccare la Siria contro la volontà del suo popolo.
    Come se non bastasse, il controllo del governo sulla vita dei cittadini è diventato insopportabile. Lo stato, sta perseguendo una agenda di politica conservatrice e ha approvato molte leggi e normative sull’aborto, sul parto cesareo, sulla vendita e il consumo di alcol, e persino sul
    colore del rossetto indossato dalle hostess.
    I manifestanti che marciano verso il centro di Istanbul rivendicano il proprio diritto di vivere liberi e di ricevere giustizia, protezione e rispetto da parte dello stato. Chiedono di essere coinvolti nei processi decisionali della città in cui vivono.
    Quello che hanno ricevuto, invece, non sono altro che una risposta eccessivamente violenta e moltissime bombolette di gas lacrimogeno in faccia. Tre persone hanno perso la vista.
    Eppure continuano a marchiare. Centinaia di migliaia si sono uniti a loro. Due migliaia di persone hanno attraversato il Bosforo a piedi per sostenere i manifestanti di Taksim.
    Nessun giornale e nessuna televisione si trovava sul luogo per raccontare cosa stesse accadendo. Erano tutti impegnati a trasmettere Miss Turchia e “Il gatto più strano del mondo”.
    La polizia ha continuato a scacciare i manifestanti e a sparare spray al peperoncino, al punto che molti cani e
    gatti randagi sono morti per avvelenamento.
    Le scuole, gli ospedali e persino vari hotel a 5 stelle nelle vicinanze della piazza Taksim hanno aperto le proprie porte ai feriti. I dottori hanno riempito le classi e le stanze degli hotel per prestare i primi soccorsi. Alcuni poliziotti si sono rifiutati di attaccare persone innocenti con il gas lascimogeno e hanno lasciato il loro lavoro. Tutt’attorno alla piazza sono stati installati disturbatori di frequenze per impedire l’accesso a internet, e sono state bloccate le reti 3g. I residenti e le aziende della zona hanno messo a disposizione dei manifestanti delle reti wifi. I ristoranti offrono cibo e acqua gratis.
    Ad Ankara e a Smirne altri si sono riuniti nelle strade per sostenere la resistenza a Istanbul.
    I media nazionali continuano a trasmettere Miss Turchia e “il gatto più strano del mondo”.
    ***
    Vi scrivo questa lettera perché sappiate cosa sta succedendo a Istanbul. I mass media non ve ne parleranno. Per lo meno non nel mio paese. Vi prego,
    postate più articoli che potete e che leggete su Internet, e fare girare la voce.
    Ieri sera, mentre postavo degli articoli sul mio profilo Facebook per spiegare cosa stesse accadendo a Istanbul, qualcuno mi ha chiesto:
    “cosa speri di ottenere continuando a lamentarti con gli stranieri del nostro paese?”
    Continuando a “lamentarmi” del mio paese spero di ottenere:
    La libertà di espressione e di parola,
    Il rispetto per i diritti umani
    Il controllo delle decisioni che riguardano me e il mio corpo
    Il diritto di libera associazione in qualunque zona della città senza essere considerata una terrorista.
    Ma soprattutto, attraverso il passaparola spero, amici miei, che vivete in altre parti del mondo, di potervi fare conoscere la situazione, di ottenere il vostro sostegno e il vostro aiuto!

    Vi prego di diffondere la parola e condividere il blog.

    Grazie!

    Per ulteriori informazioni o per dare una mano consultate la pagina Call for Urgent Help di Amnesty International (http://humanrightsturkey.org/2013/06/01/abuses-against-protestors-in-turkey-amnesty-calls-for-urgent-action/)

  16. Hello! I am working for a big television show in Germany - and I wonder how the young woman in red is doing and who she is? Do you have more information about her? Maybe you could contact me at caroline_rudelt@mhoch2.de. Thank you so much and all the best

    Hello! I am working for a big television show in Germany – and I wonder how the young woman in red is doing and who she is? Do you have more information about her? Maybe you could contact me at caroline_rudelt@mhoch2.de. Thank you so much and all the best for you!!!!

  17. Hello, My Name is Ramona, I work as an Editor at the german online magazine ZEITjUNG.de. We want to support occupy gezi. I wondered whether you can send me some (about 15) pictures of the protest via Email? And wanted to ask you, if you could answer me some questions?
    Is there any willingness to cooperate on the governments side?
    How many people got hurt by now, or even died?
    Is there any protest against the governements reaction by the local media by now?
    What was the worst moment until now?
    Are there any violent reactions by the people against the police?
    Is the protest still a concern for Trees? Or do you think they will build the shopping center anyway, even after this? Thank you very much for your answers! I hope you´ll win the protest shortly!!
    With best regards, ramona :
    mail: ramona.drosner@t-online.de

  18. Hello, My Name is Ramona, I work as an Editor at the german online magazine ZEITjUNG.de. We want to support occupy gezi. I wondered whether you can send me some (about 15) pictures of the protest via Email? Aswell I wanted to ask you, if you could answer me some questions?
    Is there any willingness to cooperate on the governments side by now?
    How many people got hurt by now, or even died?
    Is there any protest against the governements reaction by the local media?
    What was the worst moment until now?
    Are there violent reactions by the people against the police/government?
    Is the protest still about Trees? Or do you think they will build the shopping center altough the protest? Thank you very much for your answers! All the best for you! ramona

  19. I copied your blog, in case you get blocked there is a record of it. Thank you for your bravery and clarity. ~Deven

  20. thank you for spreading your message of freedom!!! Love Raffaela

  21. We support you from Hungary, we had similar situation in october 2006!

  22. Hello, I suggested your article to PERMONDO (http://www.permondo.eu), a network of volunteer translators for human right causes. Fingers crossed that it get their attention. All my best wishes to Instanbul!

  23. Much love from Italy – if you have a Twitter coount please RT me, so I can add you to my list of people tweeting about the awful situation at Gezy Park, Be safe and strong!

  24. Hi, my name is Collie, I shared you on FB about what is going on. if you need a place to get away to, I live in the south of France.. you can come and stay and do some yoga with some people I know. my address is colliewarrior at gmail dot com

  25. solidarity from Portugal. We are with you. Your fight is our fight!

  26. solidarity from India. We love Orhan Pamuk. we love turkish clture. Turkish people have always been bravehearts and free spirits. They shall continue to be so, we know. I have shared your blog link on my facebook page.

  27. Thanks for telling us what is going on in Turkey.
    I hope for everyone to be safe !

    From France.

  28. Hi, Sumandef
    There are two reasons I am writing this to you tonight:
    First: it’s wonderful what you are doing here. I almost cryied the first time i’ve read “what’s happening in Istanbul”. I can see by now that the ammount of people that are against their governments and are not afraid of showing it to the world is bigger than I thought. as i live in brazil, i’ve translated your blog to portuguese so everybody could read it. until last week all my ”energies” were sent to turkey, but now something really serious happened in my country and it is the 2nd reason i am writing to you. some time ago the government decided they would raise the transport fares in brazil (and believe me, it is already way too expensive for the quality of our buses and trains). it began in my city (porto alegre) just like in istanbul: few people, no violence against police. for the first time in years we could stop the government, but it didnt last long. last week they came back with this idea about the fares. this time all the country got together in the big cities for protesting. and apparently we are not welcome in our own country. i can’t say there wasn’t any kind of vandalism on our part as protesters. some of the guys wrote stuff like “violence is what the government is doing” or “R$ 3,05 – robbery”. some of them blocked the streets. few broke the banks’ windows. but that was ALL. we didn’t hurt anybody. we got TEAR GAS in our face. the cops sprayed the hell out of the people with pepper spray. they shot us with rubber bullets IN THE HEAD – at least 1 person is blind right now because of one of those “harmless” bullets. they broke into a pub were a group of young people got together after the manifestations and they almost tore it down.
    when the protests started there we were like “turkey’s government has gone too far”. we used to criticize middle eastern governments as well. brazil was also seen as a free place. but now we have just found out that our system here is no different from yours. it’s exactly the same story.
    i know that there is not much you can do for us right now cause you are also fighting for a great cause. i just needed to share it with someone i know that would think the same way out there. if possible, spread it.
    thank you – and never lose hope!

  29. Hi, Defne, I am Sergio Mastretta, from Puebla, México. I read your text about Turkey and the massive protest against Endorgan. I am asking you for your permission to publish it in spanish on our web site (http://mundonuestro.e-consulta.com) This site is a non profit making, and it is about narrative journalism.
    Thank you very much.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 7.514 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: