Hayat Hikayesi

Öncesi

IMG_0172Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursunda öğrendiklerimden aldığım ilhamla yazmaya devam…

Hikayede karakter yaratma konusuna kursun sekizinci haftasında geldik ama o noktaya kadar olay örgüsü, mekan tasvirleri ve tabi ki bakış açısı konularını işlediğimiz derslerde karakter hep bizimle birlikteydi. Birlikteydi çünkü bir mekan insansız bile olsa biz o mekanı karakterin gözünden görürüz. Zaten sadece boş mekan anlatan hikaye de olmaz, en nihayetinde insanlar (ya da varlıklar) belirirler. Belirmezlerse anlattığımız şey hikaye değil deneme ya da akademik bir yazıya dönüşür. Uzun lafın kısası karaktersiz hikaye olmaz.

Olmazsa olmazı olduğu için kurguda karakterin yaratımı iki yüzyıldır edebiyatçıların üzerinde yazıp çizmeyi pek sevdikleri bir konudur. Murat Hocamız da hakkını vererek bir bütün dersi “hikayede karakter nasıl yaratılır”a ayırdı. Kursun en ilginç derslerin biriydi bence. Saklambaç’ı ve adı henüz gizli ikinci romanımı yazarken bilmeden kullandığım bir takım yöntemlerden bahsedilmesi ayrıca hoşuma gitti.

Şimdi anlıyorum ki basılmış ilk ve (şimdilik) tek romanım olan Saklambaç’ı el yordamıyla yazmışım ben. Başka yazarlar romanlarını nasıl yazarlar, bakış açısı nedir, söylem nedir, bunların hiç birini bilmiyordum. Bir ilk roman için aslında bir nimetti bu. Edebiyat dışında çok nadir kitap okuduğum için benim için roman yazmak bir ömür hiç durmadan müzik dinlemiş bir kulağın ilk defa enstrüman çalması gibi bir tecrübeydi. Elim bir alıştıktan sonra hikaye, esrarını bugün bile çözemediğim bir içgüdüyle aktı, gitti. Karakterlerin nereden çıktıkları ve onların peşinden sürüklendiğim hikayenin beynimin neresinden çıktığını da hiç bilemedim.

Murat Hoca kurguladığımız karakterlerin hayatlarından kısacık bir kesiti konu alan bir hikaye bile yazsak onların geçmişini bilmemizin öneminden bahsetti. Bu benim gibi aile tarihçesine meraklı, ilk otobiyografisini yazmak için on beş yaşına kadar bile sabredemeyen bir yazarı pek mutlu etti tabii. Saklambaç basıldığında 88.000 kelimeden oluşuyordu, ben ilk taslağı yazıp bitirdiğimde ekleriyle beraber 150.000. Neden? Çünkü Mihrünisa Nine’den aksi Nedim Dedeye , Yazar Enişteden Despina’ya kadar herkesin hayat hikayesini de yazmıştım. Romana belki bir cümlesi eklenecek belki de hiç eklenmeyecek bölümlerdi bunlar. Büyük bir kısmını hiç kullanmadım ama yazarken roman insanlarımın hangi yılın hangi günü nerede doğduklarından okudukları okullara, en sevdikleri yemeklerden, anneleri ölünce ne yaptıklarına kadar epece bir ayrıntı biliyordum.

Doktor Nedim Dede gibi gölge bir tip bile olsa ben o insanı tanımak zorundaydım. Hatta ben onu kendi torunu olan anlatıcımız Eda’dan bile daha iyi tanımak zorundaydım. Torun için o, karanlık arka odada kupon kesen tuhaf bir ihtiyardı. Benim içinse babasını kırmamak için sevmediği Saliha ile evlenen ve biricik küçük kızının ihanetini yara gibi içinde taşıyan gizli bir romantik. Eda’nın bilmediklerini bilmeliydim ki, konuşmadan geçirdiği aylar sonrasında karısıyla küçük kızının didiştiği bir Cumartesi sofrasında birden başını kaldırıp “Saliha, söyle ona konuşurken o bıçağı sallamayı kessin,” diye son sözü koyabilmesinin ağırlığını sofradaki Eda’dan çok biz hissedelim. (Bu Eda’dan çok bilme işinden, “Bakış Açısı” dersinde aklıma gelenleri yazacağım bir yazıda daha fazla bahsedeceğim.)

Hayat hikayelerinin yanı sıra ben bir de karakterlerimin aile ağaçlarını çıkartmıştım, hatta bir ara Çağlayan’la kitabın başına koyalım diye de düşündük. (“Eda’nın Tarih Dersi Dönem Ödevi” başlığı altında- Eda hakikatten de hikaye içinde ailenin soy ağacını çıkarır.) Aile ağacı da hayat hikayesi gibi her bir karaktere üçüncü boyutunu verdi. Doğum yılları, gençliklerini tarihin hangi döneminde geçirmiş oldukları, Cumhuriyet kurulurken, mübadele sırasında, ’80 darbesi yaşanırken kaç yaşında olduklarını bilmek o insanların iç dünyaları ve dünya görüşleri hakkında bana zengin bir kaynak sağladı.

Malum, hikayesini bildiğimiz insan canlanır, bizim onun hakkındaki iki boyutlu fikirlerimizden bağımsızlaşıp gerçek bir varlığa dönüşür. Hayatta da böyle, edebiyatta da. Tanıdığımız insanı yargılayıp, silmek zordur, anlayıp, kabullenmek (sevmek şart değil) ise daha kolay. Anlamadığımız bir insanı yazmak bilmediğimiz bir dersi öğretmeye kalkışmak gibi bir şey. İç dünyasını kestiremediğimiz karakter ezberden yazdığımız (böyle olsa gerek!) iki boyutlu tipler olarak kalıyorlar.

Murat Hoca’nın karakter kurgulama konusundaki bir diğer önerisi de “Karakterinizle vakit geçirin” oldu. Bu da çok hoşuma gitti. Sırf canım 1980lerin başında Türkbükünde bir kış geçirmek istiyor diye Nimet’in Yazar Enişte’nin yanında geçirdiği günlerini saat saat yazmıştım bir defasında. Deniz kıyısında yürüyor, elinde pilli radyo, kolunun altında Suç ve Ceza. Genç, çok genç. Öğleden önce kapıya gelen balıkçıyla pazarlık ediyor, sonra hâlâ uyuyan sevgilisinin koynuna girip güneşin ısıttığı yatakta onunla sevişiyor, kalkıp balıkları pişiriyor, akşam sevgilisi rakı sofrasında sarhoş olunca sıkılıyor, kaygılanıyor ama gülerek bastırıyor korkusunu… Eda’nın gözünden “zavallı teyze”, Leyla’nın gözünde ise “hain anne” olarak gördüğümüz Nimet’i ancak onunla baş başa geçirdiğim bir günün sonunda tanıyabileceğimi sezmiştim galiba.

Ama benim bu konuda yazmak istediklerim şimdi bu yazının kuyruğuna eklenmesin. Çünkü bu konuda sizinle paylaşmak istediğim çok şey var. Bir sonraki yazıya bırakalım bu konuyu isterseniz….

Foto: Görkem Daşkan

Foto: Görkem Daşkan

Yetimlerimden Karakterlerime

Lesvos Island, Greece

Foto: Ayse Kaya

Öncesi

Yaratıcı Yazarlık Kursu‘nun ilk derslerinin birinde hocamız Murat Gülsoy, Freud’un “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri”* adlı makalesine dayanarak bize kurmaca (edebiyat) yazarlığının aynı çocukken oynadığımız oyunlara benzediğini söyleyince aklıma hemen anılar üşüştü. Hocamız çocukken etrafımızdaki eşyayı kullanarak kurduğumuz dünyaları hatırlattı bize. Sahiden de onun gerçek olmadığını bile bile o dünyayı ciddiye alabiliyor,  içinde zorlanmadan yaşayabiliyorduk.

Yetişkinlerin ve tek kanallı televizyondaki tek renkli haberlerin uğultusunda bile çatal anne, bıçak baba, kaşık çocuk olabiliyor, sofrada büyüklerinkinden uzak ve daha renkli bir dünya kuruluveriyordu. Gazlı boya kalemlerimin bile  her birinin ayrı bir karakteri vardı. Sarı çok mızmızdı mesela, mavi serinkanlıydı, kırmızı şımarık… Hiç oyuncağım olmasa bile on farklı renkteki gazlı kalemi taşıyan o kutu beni saatlerce oyalayabilirdi.

Freud oyun vasıtası ile hayali bir dünya kuran çocuğun bunu arzularını tatmin etmek, hayallerini yaşamak için yaptığını öne sürüyor.** Çocuğun hayali tabi ki büyümek ve bir yetişkin olarak yaşamak. Kendini içinde yetişkin olarak kurguladığı oyunları sayesinde çocuk bu hayalini tatmin edebiliyor. Sahiden de ben küçükken içinde çocuk olarak kaldığım bir dünya kurduğumu hiç hatırlamıyorum. Oyunlarımda hep büyüktüm ben. Yetişkindim. Anne değildim ama öğretmendim, hatta müdire hanımdım. Hem de nerenin? Bir yetimhanenin müdürü! Evet, benim bebeklerim yetim kalmışlardı Öksüzlerdi. Hepsi o yüzden biraz hüzünlüydüler. Ana babaları terk etmişti, onlara bakmak benim görevimdi. Bana hediye gelen her yeni bebeği ilk iş  özenle tuttuğum Ece Ajandama kaydeder, onu yaşına göre bir sınıfa yerleştirir ve diğer bebeklere (yetimlere) tanıtırdım.

Yeni bebeği gruba kattıktan sonra ben artık onların oyunlarına karışmaz, uzaktan seyrederdim. Bizim yetimhane bir tiyatro atölyesiydi. Her hafta, ya da her ay yeni bir oyun sahneye konurdu. Yetimlerim çok yetenekliydiler. Kendi karakterlerinden sıyrılıp o haftanın ya da ayın senaryosunda kendilerine düşen rollerini de başarıyla gerçekleştirebiliyorlardı. Oyun bitince kendi karakterlerine geri dönüp bir sonraki senaryoya kadar dinlenip, gerçek hayatlarını yaşıyorlardı.

Pek çok tek çocuk gibi ben de oyunun başka çocuklarla değil de kendi başına oynanan bir şey olduğunu zannederek büyüdüm. Diğer çocuklar kelimenin tam anlamıyla “oyun bozan”dı. Annem “hadi beraber oynayın” diyerek salonda çay içen bir ahbabının küçük kızını benim odama iteleyecek olsa başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü. Bir başkasının varlığı benim ince ince kurduğum ve sonuna kadar sahiplendiğim o dünyadan bir süreliğine, belki tam da yetimlerim çok önemli bir sahneyi oynamak üzereyken, yani ben zevkin zirve anındayken çıkmam demekti. Yetimlerim (ya da çatal bıçak takımım ya da gazlı boyalarım) benden başkasına konuşmazdı. O misafir küçük kız odaya girer girmez onlar susardı. Onlar susunca ben de susardım. Karşılıklı sustuğumuz bir saatten sonra misafir çocuk giderdi de oyun tekrar başlardı.

Kurduğum dünya ben ancak onun içinde tek başıma var olduğumda gerçekti. Başkasının şahitliğinde kapıları kapanıyor, beni de o başkasıyla beraber dışarıda bırakıyordu. Benim yetimler o başkasının huzurunda boncuk gözlü, plastik yanaklı oyuncak bebeklere dönüşüyorlardı.

Benim çocukluğum uzun sürdü. On iki yaşıma kadar bebeklerimle oynamaya devam ettim. Ne kadar şanslıymışım ki ailemden kimse de bana “artık koca kız oldun, hâlâ mı oyuncaklarla oynuyorsun?” demedi ve hatta annemin telefonda halama, “Defne mi? Odasında oynuyor. Evet hâlâ oynuyor. Tabii oynasın, nasıl olsa bir gün gelecek, artık oynayamayacak,” dediğini ve yüreğimin şükranla dolduğunu da hatırlıyorum.

Yaratıcı Yazarlık dersinin devamında Murat Hoca, yine Freud’dan alıntı yaparak insan doğasının asla hiçbir şeyden vazgeçmediğini, sadece bir şeyin yerine başka bir şeyi koyduğunu anlattı.  Hayallerimizden vazgeçmiyorduk. Onları gerçekleştirme arzumuz da içimizde aynı çocukluğumuzdaki gibi yanıp duruyordu. Oyun bitse de hayal kurma yeteneğimizden bir şey eksilmiyordu.

Annemin telefonda halama bahsettiği o gün de bir gün geldi… Gayet iyi hatırladığım bir Cumartesi sabahı gözlerimi açıp yatağın tam karşısında duran “Yetimhane”me baktım ve oradan hiç ses gelmediğini fark ettim. Hemen yataktan atlayıp karşılarına geçtim. Bekliyordum aslında. “Güneşi Uyandıralım***”daki Zeze’nin hayali kurbağası Adam da bir gün onun kalbini terk etmek zorunda kalmamış mıydı? Hüngür hüngür ağlayarak bitirdiğim o kitabın ardından gelen her gün ben de benim yetimlerin kalbimi terk etmek zorunda kalacakları günü korkuyla bekliyordum. Ve işte , her sabah şen şakrak konuşan, geceyi nasıl geçirdiklerini anlatan onlarca bebek plastikleşmiş, cam gibi gözlerle bana bakıyorlardı.

Susmuşlardı.

Terk edilmiştim.

Odamdaki sessizliğin dayanılır tarafı yoktu.

Masaya geçip saman kağıtlara yumulmam o Cumartesiye mi rastlar, bilmiyorum ama o günden sonra ben kıtlıktan çıkmış gibi yazmaya koyuldum. Bebeklerimin sessizliğinde açılan boşluğu, belki de terk edilmişliğimin acısını onların bile bana veremediği bir dünya yaratarak doldurmaya karar vermiştim. Hiç bir bebek hayalimdeki yüze sahip olamıyordu zaten. O kadar da iyi oyuncular değillerdi belki. Rollerine uysunlar diye saçlarını kesmem, yüzlerini boyamam, kaş, kirpik çizip yeni kıyafetler dikmem gerekiyordu. Oysa saman kağıtların üzerinde ilerleyen tükenmez kalemim bana istediğim kişiyi, istediğim renk saçı, gözü, yaşıyla yaratabileceğimi müjdeliyordu.

Freud’un dediği gibi çocuk oyunu bitmişti ama hayaller devam ediyordu.

Sonraki iki yılı iştahla, saman kağıtları yercesine doldurarak, elimde yüzümde hep tükenmez kalem lekeleriyle geçirdim. Ergenliğe adım atan vücudum gibi ruhum da çağlıyor, yazıyor, yazıyor, yazıyordum. Ne yazdığıma hiç aldırmadan ve kimselere okutmayı düşünmeden. Sadece kendi tatminim için. Yazı benden çıkmıştı. Çok eğlenceliydi. Eskiden bebeklerimi taşıdığım sıkıcı misafirliklere gittiğimizde annem ev sahibesine, “Defne’ye bir tomar kağıt ve bir kalem ver yeter” diyordu artık. Çok sevdiğim bir kitabın bitişine üzüldüysem mesela, hemen devamını kendim yazıyordum. Aynı kitaptaki esas karakteri değil de kardeşini merak ediyorsam, oturup onun hikayesini kaleme alıyordum. Okulda hayranlık ve haset arası bir şeyler duyduğum bir abla varsa, onun baş rolü olduğu bir roman çıkarıyordum ki kendimi ona yakın hissedeyim ve hatta bir süreliğine o olabileyim.

Oğlanları ve kalp ağrısını keşfetmeden hemen önceki o iki yıl, on iki ile on dört yaşım, hayatımın en yaratıcı yıllarıydı. Sonra da yazmayı sürdürdüm ama artık duygularımı anlamak için yazılmış, başka yazarlardan etkilendiğim için inceltilme çabasıyla masumiyeti azalmış yazılardı onlar. O çocukluk ile ergenlik arasındaki dönemdeyse (Lolita yıllarında) oyunlardan açılan boşluktan bir deli nehir çağlamıştı. Ne okur vardı aklımda, ne de şiirsellik… Tek bir hedefe kilitlenmişim. Hayalimdeki dünyayı bir an önce kurup, denize dalar gibi ona dalmak ve orada kendimden çıkıp, zaten oyunlardan bildiğim, bir başkası olarak yaşama tecrübesini sürdürebilmek.

O denize korkusuzca yeniden dalabilmem için meğer kırklı yaşlarımı beklemem gerekiyormuş. Bir başkası olarak yaşamaya duyduğum merak ve iştah ise hiç geçmemiş ama su yüzüne çıkabilmek için başka bir geçiş dönemine varmamı bekliyormuş. Gençlikten orta yaşa… Şimdi yetimlerimin yerini roman insanlarım yani romanlarımın karakterleri aldı. Şimdi hayallerimi onlar vasıtasıyla gerçekleştiriyorum. Bu işi nasıl yaptığımı da en iyisi yarınki yazıda anlatayım…

* Sigmund Freud, “Creative Writers and Day Dreaming”, Standard Edition 9, London : Hogard, 1908.

**Bu konuyla ilgileniyorsanız Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık (Can Yayınları) kitabını okuyabilirsiniz.

*** “Güneşi Uyandıralım” Brezilyalı yazar Vasconcelos’un ünlü “Şeker Portakalı”‘nın devamı olarak yazdığı kitabıdır.

Yaratıcı Yazarlık Kursu

Şefkat ve Cesaretİki buçuk aydır Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursuna devam ediyorum. Yıllardır gitmek istediğim ama İstanbul’da kaldığım o pek sınırlı zamanı bir türlü uyduramadığım kursa nihayet bu sene katılabildim. Üstelik tuhaftır bir gece tam uykuya dalacağım sırada (benim başımı yastığa koymam ile uykuya dalmam arasında geçen süre beş ila on saniye arasında dalgalanır, bazen okuduğum kitap yüzüme düşer, sabah burnumu kitabın sayfaları arasında bulurum) birden zınk diye yerimden fırladım ve bilgisayarımı açtım.

Evet, evet işte oradaydı! Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursu yine başlıyordu, hem de hemen o Cumartesi başlıyordu ve benim İstanbul’da bulunduğum sonraki on hafta boyunca devam ediyordu! Uyku gözlerimden siliniverdi. Hemen kayıt için e-posta yazmaya koyuldum. Dolmuştu tabii ama bu kadar tesadüf bir araya gelmişken birisi de iptal ederdi muhakkak ki, tam da öyle oldu. Ben yedekten girdim.

Sonra, kursun ilk dersinde Murat Hoca yaratıcılık ve beynin rüya görme işlevi üzerinde konuşurken uyku ile uyanıklık arasında yaşadığımız (ve benim o anda o odada bulunmamın biricik sebebi olan ) o alandan bahsetmez mi? Bilinçaltının yüzeye çıktığı, en olmadık icatların, hikayelerin bulunduğu o alandaki tecrübemize hipnagogia (ύπνος- uyku ve αγογώς-rehberlik)  adı veriliyormuş.  Uykunun rehberliğinde beyin dalgalarının günlük beta ritminden çıkıp, uyku ritmine girmeden önce dalgalandıkları alfa ile teta arası bir frekans, ya da ilham perisinin evi. (Ayrıca rüya gibi renkli, ayrıntılı, kimi zaman deli bir dünyayı yaratan insan beyni elbette ki hikayeler de kurgulayabilirmiş.)

Benim yoga sırasında da bazen düştüğüm o dalga frekansından bilince icatlar, hikayeler aktığı gibi, sezgiler ve bilişler de hipnagogia anında canlanıveriyor. Ben Saklambaç’ın sonunu yoga hocamızın hepimizin pestilini çıkardığı bir dersin sonunda sırt üstü uzandığım bir anda görüvermiştim mesela. Bu kursun başlayacağını  tam uykuya dalacakken birden “bilmem” sezgisel bir uyanış. Pek çok yoga uzmanı hayata, insana ve aleme dair merak ettiğimiz bütün sırların, meselelerin çözümlerinin ve hakikatin içimizde kayıtlı olduğunu söylerlerken bu alandan bahsediyorlar. Bir Zen ustası “Hakikati aramanıza lüzum yok, kendi fikirlerinizi aradan çekin, o zaten ortaya çıkacaktır” demiş.

Uzun lafın kısası kıymetli şeyleri barındıran bir alan orası… Lambadan çıkan cinin Aladdin’i  götürdüğü içi hazinelerle dolu mağara gibi bir yer. Her gece gidip gitmeyeceğimiz belli değil, ama girebildiğimiz zaman elimizde kıymetli bir ganimet ile çıkacağımız garanti.

Bu kurs da benim hazinede bulduğum altın bilezik oldu.

Aklımda öyle çok konu var ki yazacak, parmaklarım düşüncelerimle başa çıkamıyor. Her bir düşünce parmaklara bu yazıyı kendilerini irdeleyecek bir viraja sokması için baskı yapıyorlar. Parmaklar şaşkın. Neyse ki bundan önceki bir saat Galata Kulesinin dibindeki güneşli mi güneş bir masada aklıma üşüşen düşüncelerin hepsini bir bir not ettim ki önümüzdeki günlerde her birine hakkını vere vere, yazabileyim.

“Bir Yaratıcı Yazarlık kursunun işe yarayıp yaramadığını nereden anlarsınız”, diye sormuştu yıllar önce atölyesine katıldığım bir başka yazar/hoca. “Bitirdiğinizde yazı için iştah, yazı için ilham duyuyorsanız o kurs size hediyesini vermiştir”, diye de kendi cevaplamıştı.

Sadık okurlar biliyorlar, ben uzun zamandır bu bloğa yazmak için fazla bir iştah duymuyorum. Bunun bir sebebi büyük bir roman üzerinde çalışıyor olmam doğru ama öte yandan  babamın ölümünden beri parmaklarımın (şimdi koşturan parmaklarımın) kendime dair bir şeyler yazmak konusunda geri geri gittiklerinin de farkındayım. Hani bir defasında yazmıştım, “…matem çağıl çağıl bir acıdan çok umarsızlık bir uyuşuklukmuş” diye, işte o umarsız uyuşukluk sürüyor da sürüyor.

Bu kurs beni matem kabuğumdan çıkarmış olabilir mi? Kurgusal dünyanın dışındaki şeyleri yazmaya karşı yeniden iştah duyacak mıyım? Bilmem, belki. Göreceğiz.

Murat Gülsoy’un anlattıklarından ilhamla aklıma gelenleri önümüzdeki günlerde size aktarmak gibi samimi bir niyetim var…. (“Bu sene derslerine gelmeye niyetliyim” diyen öğrenciyi “niyet etme, karar ver,” diye uyaran kendi sesim kulaklarımda!)

Birazdan önceliği kapan fikrimin peşinden gidecek parmaklarım….

Ama onlar o fikrin hizmetine koşmadan evvel ben size Murat Gülsoy ile Yaratıcı Yazarlık kursunun 25 Nisan’da yeniden başlayacağını haber vereyim. Belki de siz de şimdi şansa, bir hipnagogia etkisiyle bu yazıyı okuyorsunuz. Ya da ne zamandır yeni bir yazı yazmamı bekliyordunuz ve posta kutunuza bu mektup düştü. Her halükarda, yazıdan, edebiyattan haz ediyor ya da yaratıcılığın esrarlı dünyasına açılan kapıyı size birisi aralasın istiyorsanız bu kursu kaçırmayın! Niyet etmeyin, karar verin. Hediyenizi alacaksınız.

Ayrıntılar burada.

Siz ona bakadurun, ben sonraki yazıyı yazıyorum. 

Defne.

Boşluk Serisi I: Boşluk ile Dolmak

Yeni ayımız kutlu olsun! Bu sefer ne şans ki bizim ay (temmuz) başı ile esas ay (luna olan) aynı anda başlıyorlar. Biz burada, Portland Oregon’da saat dilimleri açısından dünyanın en sonunda yer aldığımız için günün olaylarına son dakikada yetişiyoruz. Mesela babalar gününde kahvaltımı edeyim de babamı arayayım dediğim zaman İstanbul’a çoktan akşam inmiş, babam bütün günü benden telefon bekleyerek geçirmiş oluyor.

Kısmi ay tutulması için yarih 1 Temmuz verilmiş ama biz burada Haziran’ı devirmemişken henüz ay tutuldu, oldu bitti. Dolayısı ile Temmuz’a uyandığımız bu sabah Yeni Ay ikazını dikkate almayarak kendi yogamı yaptım. Zaten ay tatilimi dün vermiştim. Güneşli ve serin sabaha çıktım, Pallino kafenin yolunu tuttum.

Nereye?

Yazmaya…

Sen hani gelin gidiyordun Atina’ya, nereden çıktı bu Portland diyebilirsiniz.  Yeni tanışmışızdır, olabilir. O halde anlatayım: Biz yazlarımızı serin ve yağmurlu Oregon memleketinde geçirmeyi seven bir hane halkıyız. Kışları satsak da kurtulsak mı,  yoksa kiraya  verip de mi saklasak diye hakkında kafa patlattığımız ve nihayetinde kapısını çekip çıkıp gittiğimiz  65 metrekarelik bir dairemiz  var. Bizim değil aslında, mortage canavarına ait. Haracımızı ödediğimiz sürece bize dokunmuyor.

Atina’ya gelin gidene kadar Amerikan rüyasını sürdürüyoruz! Uynadığımızda Atina’dan geriye bir şey kaldı ise, niyetimiz hala dönmek. (Balayımızı merak ediyorsanız buraya buyurun: http://www.kuraldisidergi.com/balayi-sohbetleri/)

Bizim Amerikan rüyası da hakiki bir  rüya ama…

Portland bir masal ülkesi sanki. Altı ay uzak kalıp da dönünce yine yeniden fark ediyoruz bu şehrin güzelliğini…Motorlu araç trafiğine kapalı geniş sokaklar, heybetli ağaçlar, yeşil gölgelerin ardında iki katlı evler, dağınık bahçelerde vahşi çiçekler, bisikletlerinde genç babalar ile arka selede parlak gözlü, çıplak ayaklı bebeleri, her meyve ve sebzenin, ekmeğin taze ve organik olarak satıldığı bakkallar, dumansız hava, Pasifik’in tuzlu rüzgarları…

Ve ilk evvela dikkatimizi çeken…

En çok hasretini çektiğimiz…

BOŞLUK

Burada boşluk derken ingilizcedeki space sözcüğünü kasdediyorum. Bu ayrımı yapıyorum çünkü Türkçe ”boşluk”un  ingilizcedeki hem space hem de emptiness sözcüklerinin karşılığı olabilir. Space’in tam türkçe karşılığının olmaması bizlerin kafasında/hayatında böyle bir kavram olmamasından mı? Sözlükte space‘in türkçe karşılığı olarak uzay veriliyor.  Burada bahsettiğim tarzda bir space için uzay için uygun sözcük değil. O yüzden müsadenizle ben space karşılığı olarak boşluk terimini kullanacağım.

Boşluk Samkya kozmolojisinde Akaş adı altında beşinci element olarak tanımlanır. Toprak, su, ateş ve havadan sonra gelir. Önceki elementlerin tümünü içinde taşır ve aynı zamanda hepsinin toplamından büyüktür. İlahi olana en yakın, en ince (subtle anlamında- buyrun karşılığını bulmakta zorlandığım bir sözcük daha) ve her frekansdaki dalganın içinden geçebildiği elementtir Akaş. Merkezi boğaz olarak tarif edilir ve kulaklarla -dolayısı ile ses ile- bağlantılıdır. Ses ancak boşlukta dalgalanabilir.

Hatha Yoga çalışmaları bedenlerde boşluk açmayı amaçlar. Açılan boşluk boş değil boşluk elementi ile doludur. Ve bu boş alanda ışık, ses, düşünce, duygu, enerji ve nefes serbestçe akar.

Portland boşluk ile dolu bir şehir. Sadece caddeleri, sokakları, ferah kafeleri, doğal ışık ile aydınlanan süpermarketleri, trenleri, otobüsleri değil, insanların birbirlerine karşı davranışları da diğerine alan yaratma bazında şekilleniyor. (Şimdi aklıma space’in bir diğer türkçe karşılığı geldi: Alan. Özel alan, kamusal alan… Ben bu konuda bir master tezi yazmıştım bir zaman! )

İnsanlar birbirlerine alan açıyorlar burada. Nasıl oluyor? Dinleyerek. Hemen bir karara varmayarak. Hemen yaftayı yapıştırmayarak. Üstüne başına ne giydiğine çok da bakmayarak. Kendini doğru ve tam ifade etmen için sana verilmiş kulak alanları ile dolu bu boşluk.

Ve tabii özel alana olan saygı. İnsanlar diyelim ki önünüzden geçip domateslere uzanacaklar. Muhakkak ”excuse me” diyerek geçiyorlar. Bu özürün neden dilendiğini anlamam  yıllar aldı. Benim alanıma girdikleri için pardon diyorlar.  İstemeden çok yaklaştık, sizin sahanıza girdik, excuse me.  Üstelik kasaya onlardan önce varmak için omuz atarak ilerlerken sahalarını işgal ettiğim insanlar bir kere bile bana dönüp de ”öküz müsün kardeşim, bir önüne bak” da demediler.

Demedikleri gibi eminim ki akıllarından bile geçirmediler.

Boşluk bolluğa alan açıyor, bollukta hoşgörü ve nezaket filizleniyor. Olabilir. Ama boşluğun ne ile dolduğu da önemli. Amerika’nın sırf can sıkıntısı ile dolan boşluklarında da insanlığın tarih boyunca şahit olmadığı düzeyde bir vahşet yaşanabiliyor.

Portland’da boşluk genelde içine güzel bir şeyler doldurmak üzere değerlendiriliyor. Boş bir bahçe köşesi ya da günün boş bir saati olabilir. 

Bir başka boşluk da buradaki BOŞ zaman. Uzun yollarda, trafikte, toplu taşıma araçlarında  geçen saatler, ayıp olmasın diye gidilen ziyaretler  insanın hayatından çıkınca, koca bir günün bir dolu boş vakti kalıyor geriye.

İstanbul’da yazmak benim için niye böyle zor diye düşünürken geldi aslında aklıma bunlar. Şimdi sahip olduğum boşluğu bol bol yazı ile dolduracağım diye umuyorum.

Boşluk serisi devam edececek! Arkası yarın, bizden ayrılmayın!

Farketmediğimiz İstanbul- Fener ve Balat Gezisi

Foto: Aisha Harley

Foto: Aisha Harley

“Kubbenin altında yanyana durduk. Çaktırmadan kolumu koluna dayadım. Bir melankoli dalgasının gelip beni de sardığının farkındaydım, ama bu hüzün Maria’nınki mi, Leyla’nın ki mi, yoksa benimki mi bilemedim. Belki Leyla, Moğollu Maria gibi kendini bir kiliseye, tekkeye, manastıra kapamak, hayatını hüznün ve neşenin ötesindeki sırrı keşfetmeye adamak istiyordu. Belki hüzün yüzyıllardır bu şehrin havasına gaz gibi sızmış, asırlardır burada doğanların ortak duygusu olmuştu. Belki yaşlı insanların boş ilaç tüplerinde sakladıkları şey yakınlarının ruhları değil, şehrin hızla tükenen hüznüydü. Belki Leyla’nın o çok yadırgadığı şey, şehrin dokusuna nakış gibi işlenmiş hüznü göremeyen, tanımayan insanlar ve onu yeyip yutan gökdelenler, köprüler, alışveriş merkezleriydi.

Belki o gizli geçitleri, hüznün lahmacun ve kebap kokuları arasında iyice silikleşen kokusunu takip ederek bulabilirdik. Ve belki Leyla aradığı o geçidi sonunda bulmuş, hüznün boş ilaç tüplerinden çıkıp havaya dağıldığı öte zamanlara geçebilmiştir.

Kim bilir?”

Saklambaç- Sayfa 339

Farketmediğimiz İstanbul Turları Saklambaç’ı yazarken bana ilham vermiş olan Balat ve Fener’de devam ediyor…. 5 Nisan’da rehberimiz Bülent Demirdurak’ın önderliğinde geziyoruz….

Programın ayrıntıları burada:

https://www.facebook.com/events/434688893355521/

Yoga ve Kadınlar

Foto: Nergis Karan Fotoşop: Serhan Keser

Foto: Nergis Karan
Fotoşop: Serhan Keser

Bugün dünyaki yoga yapan insanların ezici çoğunluğunu kadınlar oluştursa da, yoga geleneğinin kadınlara özel haller için yaptığı uyarılar ve öneriler çok az sayıda hoca tarafından öğrencilere aktarılıyor. Oysa geleneksel yoga metinleri ve o metinlerin derinlemesine çalışmış ustalar, yoganın kadınlar ve erkekler tarafından aynı şekilde uygulanamayacığını hem kitaplarında, hem de konuşmalarında defalarca tekrarlamışlar.

Kadınların hayat döngülerini erkeklerden farklı kılan üç tane olay var: Mensturasyon, hamilelik ve menapoz. Bu üç hâl Hatha Yoga ile dönüşen, düzenlenen bedenin iç enerjisini doğrudan etkilediği için bahsi geçen dönemlerde yoga-asana çalışmasında kadınların değişiklik yapması icab ediyor.

Hamilelik döneminde kadınların uygulamalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerine dair kaynaklar, dersler mevcut. Mensturasyon döneminde yapılması gerekenler ise şaşırtıcı derecede az sayıda kadın tarafından biliniyor ve uygulanıyor. Bazı hocalar regl halindeki kadınların sadece ters duruşlardan uzak durmalarının yeterli olduğunu söyleseler de işin doğrusu (hem Ayurveda hem Hatha Yoga metinleri tarafından altı çizile çizile belirtilen) kadınların reg oldukları günler boyunca yoga-asana, meditasyon, ilahi okuma gibi iç enerjiyi kalbin yukarısına çıkartacak etkinlikliklere ara vermeleri gerektiği.

Menstrurasyon dönemi biz kadınlar için biz temizlenme süreci. 4-5 günlük bir sürede attığımız kan pek çok toksin yüklü. Toksinlerinden arınan beden her ay yeni, taze kan üretebiliyor. Genel olarak sağlık, ama özellikle kadınların sağlığı kanlarının sağlığı ile ölçülüyor. Kanımız sağlıklı ise iç organlarımıza, doku ve hücrelerimize sağlıklı enerji taşınıyor.

Ben yogadan önce regl olduğum dönemlere hiç aldırmazdım. Çok şükür regl dönemlerim ağrısız, sancısız geçtiği için ben orkidi taktığım gibi (hiç bir zaman tamponcu olamadım) baleye, yüzmeye, dans etmeye çıkardım. Lisedeyken regl olduğumuz günler beden eğitimi dersine girmeme hakkımız vardı, onu bile kullanmazdım. (Hem o zamanlar nasıl kanardık!) Dolayısıyla, yogaya başladığım hafta regl olduğumda hiç aldırmadım. Hocalarıma söyleme ihtiyacını bile görmedim. Onlar da bu konuda bizi uyarmadılar. Bir haftalık yoğun kursun üç günüde ben şakır şakır regl oluyor, asana, prayanama, mediyasyon ve Allah daha ne verdiyse yoga başlığı altında hepsini yapıyordum.

Büyük yanlış!  Bir ay sonra bir şeylerin ters gittiğini hisseder oldum. İki ay sonra hala regl olmamıştım. Aradan üç, dört, beş ay derken tam iki yıl geçti, benden bir damla kan akmadı. Hocalarım durumun hiç hayra alamet olmadığını söyleseler de regl sırasında yaptığım yoganın bu durumdan sorumlu olabileceğini düşünmediler. (Zaten ben onlara söylememiştim ki, nereden aklı edecekler?) Doktorlar da bir anlam veremediler, herşey yolunda görünüyordu içeride. Hindistan’daki bazı -afedersiniz- gerizekâlı sözde hocalar reglimin kesilmesinin spiritüellikte ileri aşamaya işaret ettiğini, ancak kanaması kesilen kadınların pranayı (iç enerji) yükseltip samadi (yogada aydınlanma) aşamasına geçebileceğini zırvaladılar.  Daha fenası ben onlara inandım. İnandım ve sonraki yıllar boyunca durumumu yanımda çaılıştığım hocalara söylemedim bile.

Reglimin kesildiği iki yıl boyunca yüzüm ergenlikte sivilcelenmediği kadar sivilcelendi. Devamlı bir pms halindeki sinirlerim laçka, hormonların egemenliğinde bir duygudan diğerine savrulur oldum. Canım her akşam tatlı istiyor, bir tatlı bitmeden diğerine aşermeye başlıyordum. Aniden kilo verip, verdiğimin iki katı kadar kilo alıyordum. Libido sıfırlanmış, bir tabak makarnayı iyi bir sevişmeye tercih edecek duruma gelmiştim. Atamadığı kan ve toksin ile dolmuş  bedenim ile zihnimi etrafta saatli bomba gibi taşıyordum.

Nihayet Aştanga yogaya başladığımda birisi bana yoga sırasında regl yapılmayacağını söyledi. “No problem”, dedim. “Ben zaten regl olmuyorum. Her gün yoga yapabilirim.” ben yine Hindistan’da gördüğüm itibarlı tepkiyi bekliyordum Aştanga hocamdan. Tabii cevabı hiç de sandığım gibi gelmedi. Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Ne kadardır regl olmuyordum? Doktor ne demişti? Nasıl başladığını hatırlıyor muydum?

O sordukça ben de -nihayet- durumun vehametini kavramaya başladım. Bana regl başlatıcı bir asana serisi verildi ve ilk damla geldiği anda yoga, meditasyon vs ne varsa hepsinden el ayak çekmem söylendi. İki ay sonra yeniden regl olmaya başladım. Sivilcelerim yok oldu, balon gibi şişmiş yüzüm indi, elmacık kemiklerim belirdi. Kanım temizlendi.

O gün bugündür regl olduğum günlerde yogaya mola vermenin ne kadar önemli olduğunu anladım. Kimi zamanlar reglim en pahalı, en nadir ve kısa dönemli eğitimin en can alıcı günlerine denk geldi. Gittim, sınıfın en arkasında oturup dersi seyretmekle yetindim. Bu beden benim ve ona iyi bakmak benim sorumluluğum. Bilgisizlikten ve aptallıktan yapılan yanlışların, bedenin doğal döngüsüne karşı çıkışlarını hesabının şimdi değilse bile, ileride, hamilelik ve menapoz dönemlerinde kesileceğini artık iyi biliyorum.

Regl başlamadan önce yumurtalıklar etrafında şişkinlik meydana geldiği için karna baskı yapan mayurasana ve udiyanabandha hareketlerin bırakılması gerekiyor.  Bu durum hamile ve hamile kalmak isteyen kadınlar için de geçerli. Regl bittikten sonra (5. veya 6. gün) yogaya geri dönüşümüz de yavaş yavaş olmalı. Ayakta yapılan kısa bir seriden sonra, sırtı, göğsü ve karnı destekleyen minderler yardımı ile yapılan hafif bir restoratif seri. Kanı kesen derin burgular (twistler) ile, iç ısıyı arttıran hanumasana, kaundinyasana gibi hareketlere de geçiş ise iyice ağırdan alınmalı. Mayurasana, udiyanabanda kanama tamamen bittikten sonra verilen bir günlük aradan sonra uygulanmaya başlamalı.

Bu arada Ayurveda, yoganın kadınlar tarafından nasıl uygulanması konusunda zengin bilgiler içeren bir alan. Benim şahsi görüşüm, ciddi bir yoga öğrencisinin az biraz Ayurveda bimesi yolunda. Yoga felsefesinde 25-50 yaş arası yaşanan hayat dönem hayata en çok dahil olduğumuz, aile kurup çocuk yaptığımız, iş güç sahibi olup hayata, insanlığa katkı sağladığımız, tabiri yeride ise evrene damgamızı vurduğumuz yıllar.  Bu dönemde yoga çalışmamız ağırlıklı olarak asana (fiziksel hareketler) ve bu dönemin ikinci yarısında başlamak üzere pranayama (nefes çalışmaları oluşmalı. Asana ve pranayama iç enerjiyi düzenleyip, organlarımızın sağlığını korumamızı sağlıyor.  

Ayurveda (Hayat Bilgisi) asanaların bedeni ve iç organları nasıl etkilediğine dair zengin bilgiler içeren bir alan. Agni (sindirimi sağlayan ve bedenin ısınmasını sağlayan ateş) nin arttırılması ve düzenlenmesi,   mensturasyondan, döllenmeye, hamilelikten  ve menapoza kadar bir çok kadınlık halinin sağlıklı ve sorunuz yaşamamızı sağlıyor. Agniyi nasıl koruyup, nasıl besleyeceğimiz Ayuveda metinleri tarafından etraflıca anlatılıyor. Pitta, vata, kapha gibi maddenin ateş, hava, su yapısını belirleyen elemanların, bedeni nasıl etkilediği de, hangi asanaların hangi maddeyi düzenlediği gibi bilgileri de Ayurveda ile elele giden iyi bir Hatha Yoga eğitiminde öğrenilebilir.

Şimdilik bu kadar…Sorularınızı lütfen yazın. Sizin sorulardan yeni konulara yelken açacağımıza eminim.

Sevgiler,

Defne

Yoga ve Kadınları konusunda daha kapsamlı bilgi edinmek için:

Emma Balnaves, Yoga for Women

Bu konuda yapılmış yorumlara ve sorulmuş sorulara cevaben aklıma gelen bir kaç noktayı aşağıya yorum olarak yazdım.

Görüp de Geçtiğimiz İstanbul

Çıkmaz sokakları, yıkıntı halindeki evleri, ihtişamlı sarayları, apartmanların arka pencerelerinin baktığı avluları ile, bu şehirde keşfedecek ne çok şey vardı! İstanbul iç içe geçmiş diyarların merkeziydi belki. Şehrin daracık eski sokaklarını dolaşırken bir solucan deliğinden girip diğerinden çıkabiliyorduk. Solucan delikleri yüzünden paylaşılamıyordu bir türlü. Çünkü mekan değiştirirken insan kendi kimliğinden de özgürleşiyordu. Kim olduğunun önemi kalmayınca mutluluk kendiliğinden geliyordu.

Saklambaç, Defne Suman

Natali Avazyan'ın arşivinden

Natali Avazyan’ın arşivinden

Lisedeyken bir Pazar öğleden sonrası tiyatro çalışmasından sonra kafamıza göre bir otobüse binip, aklımızın estiği bir durakta inmiştik. Daracık sokaklarda, karanlık geçitlerde, ihtişamlı ve tarih kadar eski binaların arasında gezindiğimiz bence pek büyülü o bahar gününün sonunda annemlere o gün Karaköy’ü keşfettiğimizi söylediğimde çok gülmüştü. Karaköy’ün ara sokaklarının onun için artık bir esrarı yoktu. Bizim bakir gözlerimize mucize misali görünen ayrıntıların, bir anda karşımıza çıkan bir avlunun, bir çeşme köşesinin, merdivenlerle kesiliveren bir sokağın yüreğimizde yarattığı kıpırtıyı o çoktan unutmuştu.

O gün otobüsten inip de ağzımız korku, hayret ve hayranlıktan bir karış açık daldığımız sokakların birinin köşesindeki bir kahveden bu satıları yazdığım şimdi ben de çoktan o kıpırtıyı unuttum. Zannederim ki (korkarım ki) on altısındaki bir taze gelip de bana heyecan içinde “ben bugün Karaköy diye bir mahalle keşfettim” derse ben de gülerim. Her şeyi keşfedip bitirdiğimden değil, artık bakıp da görmeyi bıraktığımdan, görüp de geçmeyi adet edindiğimden.

Hal böyle olunca Selva annem (babamın eşi) rahmetli babam Kemal Suman’dan kalma şirketimiz Retur’u “Fark Etmediğimiz İstanbul” turları ile yeniden hayata geçirme projesi hakkında ne düşündüğümü sorunca çok heyecanlandım. Her gün görüp de geçtiğim İstanbul’a gözlerimi açacak, beni yeniden o eksi keşif kıpırtısı ile buluşturacak harika bir proje idi bu. Hemen hayata geçirmeye karar verdik.

İlk turumuz 8 Mart Pazar günü “Fark Etmediğimiz Beyoğlu”nda gerçekleşecek. Rehber Bülent Demirdurak eşliğinde Beyoğlunda hep önünden geçip gittiğimiz, belki merak edip ama bir türlü içine giremediğimiz, yıkılması söz konusu olana kadar kıymetini bilmediğimiz içinde nice avluyu, heykeli, çeşmeyi, tarihi ve kim bilir daha neler neler gizleyen otuz tane binayı gezeceğiz.

İlk turumuzun Beyoğlu’nda yapılacak olması beni bilhassa sevindiriyor. Beyoğlu benim şahsi hafızamda özel bir yere sahip bir yer. İstanbul’un Avrupa yakasında doğup büyüyen bütün çocuklar için öyledir herhalde gerçi ya… Ben de kuşağımın diğer üyeleri gibi Beyoğlu’na karşı merak ve korku duyarak büyüdüm. Markiz’de, Le Bon’da gençliklerini yaşamış dedenin, nenenin Beyoğlusu ile arkadaşlarımın annelerinin onları bırakmadığı Beyoğlu aynı yer miydi? Bir Pazar öğleden sonra sinema çıkışında pencerelerden sarkan yarı çıplak travestilerin yaşadığı sokaklar ile koca hala Saadet’in balolara katıldığı evlerin bulunduğu, Beylerin ceketsiz, hanımların şapkasız çıkmadığı sokaklar aynı sokaklar olabilir miydi?

Ben serbest yetişmiş bir çocuktum. Annem ve babam bana güvenirdi, ben de onlara yalan söylemeye ihtiyaç duymazdım. Bu yüzden yağmurlu, karanlık bir Noel öğleden sonrasında tek başıma Beyoğlu’nda kiliseye gitmeye kalkışmak bana çok da ters gelen bir şey değildi. Sökülmüş kaldırım taşlarının arasında dolanan karanlık yüzlü adamların arasında Saint Antoine kilisesine yürümüştüm. Kilise soğuktu, boştu, hayallerimdeki sıcak, parlak, kurabiye kokulu Noel’e dair en ufak bir iz taşımıyordu. Ayinin gece yarısı yapılacağını bilmeyen on beş yaşında bir çocuk olduğum için geldiğim gibi kös kös geri dönmüştüm o gün eve.

Ama Beyoğlu’nda büyülü bir şeyler vardı. Onu fark etmiştim. Karanlık yüzlü adamların bile gölgeleyemediği bir zarafet, bir bağlantı, yüreğimde yankısını duyduğum uzak bir hasret…

İki sene sonra, bu sefer bir bahar günü okulu kırıp tiyatrodaki rolüm için şapka almaya çıktım Beyoğlu’na. Şimdi düşündüğümde bana hayal gibi gelen o gün ben sahiden de ara sokakların birinde şapka satan bir siyahlar içinde madam buldum. Madamın ismi Despina’ydı. Aynalar, valizler ve şapkalarla dolu ufacık bir dükkanda belki de bin yaşındaydı. Lacivert hırka, mavi gömlek, fular, gri etek okul formamın üzerine başıma geçirdiğim önü tüllü siyah şapkaya benimle beraber aynadan bakarken bana bir çocuk gibi değil, bir hanımefendiyim gibi davranması beni hem onurlandırmış, hem de utandırmıştı. Şapkayı kutuya koyup beni kapıda uğurlarken muhakkak yine gelip onu ziyaret etmemi tembihlemişti.

Bir daha gidemedim.

Artık Beyoğlu’nda Madam Despinalar yok. Tırnağı ile bu şehre asılmış son bir kuşaktı onlarınki.Hüzünlü yüzlü artık kendileri de ihtiyar çocukları ile Atina’da karşılaşırsam bazen bana Pera’da bir şekercide, bir tuhafiyeci ya da oyuncakçıda geçen çocukluklarını anlatanları çıkıyor, hatırlamak istemedikleri için gülüp geçenleri de.

Madam Despinalar yok ama sesleri binalarda hâlâ yankılanıyor. Nenemin Markiz’de katıldığı edebiyat toplantıları ile Koca Hala’nın Le Bon’daki bir baloda attığı kahkahanın yankısı da. Kilisedeki sıcak bir Noel hayali ile soğuk, karanlık sokaklarında yürüdüğüm gün aradığım şey aslında kilise değil, binalarının taşlarından, heykellerinden, bir anda karşınıza çıkan avlularından sır gibi fısıldayan eski Pera idi.

İstanbul Saklambaç’ın Eda’sının düşündüğü gibi sadece iç içe geçmiş diyarların değil, iç içe geçmiş zamanların da merkeziydi belki. Beni kebap kokulu bir Beyoğlundan zarif Pera’ya taşıyacak olan solucan deliği her gün önünden geçip de görmediğim binaların birinde gizliydi….

İşte şimdi 8 Mart günü yapacağımız turda, Beyoğlu’nun o güzel, o eski binalarına taze bir gözle bakacağım çok heyecanlı, çocukluğumu otobüslerinde, yazıhanelerinde, çalışanların kucaklarında geçirdiğim Retur’u ailem ile beraber yeniden hayata geçireceğimiz için de çok sevinçliyim.

Bu sevince ve meraka ortak olmanız dileği ile sizleri 8 Mart’taki Farkında Olmadığımız Beyoğlu turuna davet ediyorum. Ayrıntıları aşağıda bulabilirsiniz.

Bir eski köşecikte buluşmak üzere,

Defne Suman

Farkında Olmadığımız Beyoğlu Turu

8 Mart 2015 Pazar 

Buluşma noktası Taksim The Marmara’nın önü. 

Saat 09:30 

Rehber: Bülent Demirdurak

Gezeceğimiz yerler:

  • Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Maksem
  • Surp Hovhan Vosgeperan Kilisesi
  • Aya Triada Kilisesi
  • Afrika Hanı, Rumeli Hanı
  • Hasnun Galip sokağı
  • Ağa Camii
  • Surp Asdvadzadzin Ermeni Katolik Kilisesi
  • Cercle d’Orient Binası
  • Anadolu Pasajı, Atlas Pasajı, Halep Pasajı
  • Çiçek Pasajı, Cité de Péra
  • Aynalı Pasaj, Avrupa Pasajı
  • Üç Horan Ermeni Kilisesi
  • Galatasaray Lisesi ve Müzesi
  • Aznavur Pasajı, Hazzopulo Pasajı
  • Panaia Kilisesi
  • Mısır Apartmanı
  • Saint Antoine Katolik Kilisesi
  • Elhamra Pasajı
  • Eski Çiçekçi ve Nur-u Ziya sokakları
  • Fransız Sarayı
  • Odakule
  • Hollanda Sarayı
  • Suriye Pasajı, Lebon Pastanesi
  • Botter Apartmanı
  • Narmanlı Han
  • İsveç Sarayı
  • Galata Mevlevihanesi
  • Kırım Kilisesi
  • Doğan Apartmanı
  • Aşkenaz Sinagogu
  • Tünel

Gezi tamamen yürüyerek yapılacak ve binalar genelde dışardan görülecektir. Çiçek Pasajı’nda atıştırmalık, Fıccın sokak’ta öğle yemeği molası verilecektir. Atıştırmalık ve öğle yemeği serbesttir.

Katılım Bedeli: 100 TL

Kişi sayısı bildirimi için e-posta veya telefonla arayabilirsiniz.

Selva Suman  0532 217 12 42 ve selvasuman@gmail.com

Kahkaham Mücadelemdir

Kuraldışı Dergi’deki yeni yazım.

Her şeye rağmen biz bugün yine sokaklardayız. Hayır, bugün slogan atarak, pankart taşıyarak yürümüyoruz. Bugün sokaklara sere serpe yayılmışız. Rengarenk elbiselerimiz, rüzgarın dağıttığı saçlarımız, kocasız, babasız, abisiz tek başınalığımızla parklarda, sinemalarda, lokantaların kaldırımlara çıkarttığı masalarında, otobüslerde, minibüslerde, inadına her yerdeyiz. Başlarımız öne eğik değil ve yüzümüzde bir tebessüm var. İstanbul’un cilveli mavisi gözlerimizde oynaşıyor ve taze simit kokan rüzgarı yüreklerimizi hafifletiyor.

http://www.kuraldisidergi.com/6346/kahkaham-mucadelemdir/

Foto: Aisha Harley

Foto: Aisha Harley

Yavuklunun Yanı (41’e 1 kala bir Keşif)

Dün akşam, yaş 41’e 1 kala yeni bir keşifte bulundum.

Yine Bey ile didişiyoruz. Bütün çiftler gibi bizim de meşhur bir meselemiz var. En mutlu anlarımıza bile gölgesini bırakan, sadece bize özgü ve çözülmez olduğuna inandığımız bir mesele. Çok kişisel sandığımız sorunların içerikten bağımsız olarak birbirinin eşi olduğuna dair inancım doğrultusunda meselenin ne olduğunu yazmayacaktım ama keşfimi açıklamayı kolaylaştırır diye bizim meseleyi örnek olarak vereceğim. İsteyen içini başını ağrıtan herhangi başka bir mesele ile doldurup, yazıyı o mantıkla okuyabilir.

Bizim meselenin ismi “Biz Nerede Yaşayacağız?”. Evli barklı bir çiftin düğünden evvel çeyizdi, sandıktı, beyaz eşyaydı, koltuk kanepe takımıydı derken bu meseleyi çözmüş olmaları beklenir tabii ama biz işte atlamışız. Şimdi Bey’in acil ihtiyaçları (sağlık, tedavi) ve benim daha az acil ama epeyce mühim ihtiyaçlarım (manevi tatmin ve kariyer) dünya üzerinde iki ayrı ve birbirinden çok uzak iki noktayı işaret ettikleri için çuvalladık. Neredeyse üç yıldır bu bizim meselemiz haline geldi, geçici çözümler üretsek de bu konu etrafındaki gerginlik arka planda cızırdamaya devam ediyor ve evliliğimizi etkiliyor. Ben Türkiye’de, ya da en azından onun ülkesi olan Yunanistan’da yaşayalım istiyorum ki sık sık İstanbul’a gidip yoga derslerimi vereyim, kitaplarımın basımı, dağıtımı, tanıtımı için canla başla çalışayım, ailem ve arkadaşlarımla vakit geçireyim, yazılarımı yazdığım lisanda sohbet edeyim. O ise onu belki de tekerlekli sandalyeden kurtarıp yeniden yürümesine imkan tanıyacak bir tedavinin bedavaya sunulduğu Oregon’da kalmak istiyor.

Biz üç yıldır nerede yaşayacağımız konusunda kavga ediyoruz. Kavgalar, “peki o zaman bırakayayım tedaviyi de öleyim”lerden “zaten sen bırakmazsan ben burada öleceğim, görelim bakalım o zaman nerede yaşıyorsun?” gibi çirkin yerlere vardıktan sonra, birbirimizin kollarında ağlayarak sona eriyor ama iki taraf da neticeden memnun değil. Ben üç ay Türkiye’ye gidecek olsam Bey ondan çok uzaklaştığımdan, yalnızlığın dayanılmaz olduğundan şikayet ediyor, ben ise yapmak istediklerimin yüzde onunu bile o üç ayda yapamadığından… Dön baba dön….

Nihayetinde kendi başımıza bu işin altında kalkamayacağımızı anladık ve yardım almaya karar verdik. Bir evlilik terapisti ayalardık. Hakim karşısındaki avukatlar gibi savlarımızı sunduk ona. Terapistimiz bizi dinledi. İkimiz de kendimizi biraz haklı ama çokça suçlu bulduğumuzdan ve bu haklı/suçlu oranını tersine çevirme arzusu ile yanıp tutuştuğumuzdan saldırganlaştık. Ben her zamanki “bak gördün mü bana neler yaptın?” göz yaşlarımı döktüm, o mantıklı ve uzun açıklamalar yaparak bizim meselenin çözümsüzlüğüne parmak bastı. Terapistimiz bizi dinledi, dinledi, dinledi, ve sonra dedi ki “bu sizin meseleyi siz ikiniz birbirinizden uzaklaşmak için araç olarak kullanıyorsunuz.” Ha? “Yok yok” diye düzelttik ikimiz birden. “Meseleyi çözersek biz birbirimize yakınlaşacağız. Tek yapmamız gereken nerede yaşayacağımız sorusuna bir çözüm bulmak. Öyle bir çözüm bulalım ki hem Bey, hem de Hanım ihtiyaçlarını tatmin etsinler.” Terapistimiz bize gülümsedi ve sordu: “Çözümü bulunca meselenin kapanacağından emin misiniz?” Biz çok emin olduğumuz için başlarımızı salladık. Meğer bu kadar kesinlik sadece egodan kaynaklanırmış. Ego -sahici Ben’in aksine- hep eminmiş bizim için neyin en doğru olduğu konusunda. Ego hep emin, hep bir fikir sahibi ve sonuca odaklı yaşayan parçamızmış ve meselenin çözümünü aslında hiç mi hiç bilmiyormuş.

Bizim başlar  (egoların uzantısı olarak)  “evet, evet, hadi geçelim bunları da meseleye bir çözüm bulalım” dercesine sallandılar. Dudaklarımızın kenarında egosal küçük bir fiyonk tebessüm. Terapist zehir gibi bir kadın çıktı, o fiyonktan dudak bükmeyi hemen yakaladı. İki şeyin arasında kaldığımıza dair bir inancımız da varsa, o da ego kaynaklıymış. Ya böyle olacak, ya da öyle… başka yolu yok, işte bu da kendinden çok emin egonun bir incisiymiş. “Bize üçüncü bir yol var mı” diye sordu. Ayol ne olacak üçüncü yıl? Üç yıl oldu, biz kaç yol denedik, yok işte. Üstelemedi ama bir ödev verdi bize… Bu “bizim meseleyi” birbirimizden uzaklaşmak için de birbirimize yaklaşmak için bir araç olarak kullanmayı deneyecekmişiz.

Seansın akabinde ikimiz de pek hassastık. Egolar bir köşeye çekilmiş, sessiz sakin hiç konuşmadan, el ele oturduk. Bizim meselenin bizi birbirimize nasıl yaklaştıracağı konusunda en ufak bir fikrimiz yok. Nitekim akşam yine bildik saflarımızı almış, artık dilimize yapışmış repliklerimizi tekrarlıyoruz:

“Peki o zaman bırakayayım tedaviyi de öleyim!”

“Zaten sen bırakmazsan ben burada öleceğim, görelim bakalım o zaman sen nerede yaşıyorsun?”

Sonra birbirimizin kollarında ağlamalar, çok üzgünüm, ben de üzgünüm sevgilim, sence bu şekilde ödevimizi yapmış sayılıyor muyuz?

Sizce bu şekilde ödevimizi yapmış, “bizim mesele” vasıtası ile birbirimize yaklaşmış oluyor muyuz?

Tabii ki hayır. Kavgadan sonra yakınlaşmak, sevmek, sevişmek o arka planda cızırdayan gerginliği bir nebze bile azaltmıyor, geçici bir süre onu unutmamızı sağlıyor sadece. (Buna psikolojide “Endişeyi Geçiştirme Mekanizması” olarak Türkçeleştirebileceğimiz  Anxiety Binding Mechanism deniyor.)

Dün gece yine aynı yerdeyiz. Türkiye-Yunanistan seyahatimize 21 gün kala orada kimin ne kadar kalacağı, buraya (Amerika’ya) kimin ne zaman döneceği konusu açılacak ve çözülmeden kapanacak. Konuşma her zamanki hafif tonu ile başladı, acaba şöyle mi yapsak, böyle mi yapsak…. Tam gergin yerlere yaklaşırken, gözlerimden “bak bana neler yaptın” gözyaşları yerine dudaklarımdan şu sözler döküldü:

“Çok istediğim bir şey var. O da bu sefer Türkiye’ye gittiğimizde planladığımız gibi bir ay kalmak yerine, haziran ortasına kadar kalmak.”

Eh, bunu biliyoruz, diyebilir bizim Bey. Biliyor çünkü. Ama demedi. Öyle diyeceğine kulak kesildi çünkü ilk defa meydan muharebesinde pozisyon alır gibi değil de, saf ve sade bir hakikat olarak dile getirmiştim istediğimi.

O küçük ama büyük adımı attığımda ne oldu?

Adım neden büyüktü?

Büyüktü çünkü ben bugüne kadar (41’e 1 kala) hep ama hep istediğim, hayal ettiğim bir şey için mücadele etmem gerektiğine inanmışım. Bu inancın köklerine gitmeyeceğim ama en derinde bir yerde istediğim şeyler için savaşmazsam onların bana verilmeyeceğine, yani o şeylerin benim doğal hakkım olmadığına dair bir inanç taşıyorum. Üstelik öyle her dediğine hayır denmiş bir çocuk da değildim. Diğer çocuklara göre epeyece serbest büyüdüğüm doğrudur. Buna rağmen benim kadar güçlü bir karakter olan annemle yapmak istediğim kimi şeyler konusunda kıyasıya mücadeleye girdiğimiz çok olmuştur. Ama bundan doğal ne olabilir ki? İnsan bir şeyi isterse canını dişine takıp savaşır da savaşır öyle değil mi? O şeyi çok istiyorsa, çatışmaya öyle bir dalar, harp meydanında öyle kıyasıya dövüşür ki sonunda ya karşıdaki pes eder, ya razı gelir, ya da ikna olur, kişi de istediğini alır. Benim zaferlerimin arkasında hep bu kalıp yatar.

Bu keşif bana ait değil aslında. “İstediğin şeyler için mücadele etmek senin için aşina bir durum mu Defne?” diye soran zehir hafiye terapistimizin ustalıkla laf arasına sıkıştırdığı bir keşif bu.

İnsan çok istediği bir şey için mücadele etmezse ne yapar? Onu çok istediği söyleyip bekleyebilir… ki hiç yapmadım. Ama daha evvelden hiç aklıma gelmemiş ve dün gece ilk defa denediğim bir şey daha  yapabilir: Yardım isteyebilir! Bu kadar basit mi? Evet, dönüp şöyle diyebilir:

“Benim çok istediğim bir şey var. Onun gerçekleştirmem için bana yardım edebilir misin?”

Meydan muharebesi için kuşanmış bir kişi bu soruyu duyunca ne yapar? Belki önce bir afallar. Bizim Bey de bir şaşırdı. Ama dudaklarımdan döküşen bu sözleri bir de “tek başıma mücadele etmekten bitkin düştüm kocacığım, hayallerimi gerçekleştirmem için bana el verir misin?” izleyince zırhı, kılıcı, kalkanı birer birer bıraktı ve çıplak kollarına beni aldı. Üç yıldır “bizim mesele” açıldığında en dişli rakibim olarak gördüğüm insanın, bu hayatta yanımda yürümesi için kendi ellerimle seçtiğim hayat arkadaşım olduğu da işte o anda aklıma geldi.!

O an için küçük olan bu adımın benim için ne kadar büyük olduğunu ancak 12 saat sonra bu sabah, yoga dersinden eve dönüp de bizim Bey’i benim  İstanbul’da daha uzun kalmamı mümkün kılacak formülleri tartışırken bulunca anladım.

Meselenin içeriği değil mühim olan, nerede durduğumuz… Yavuklunun karşısına mı geçiyoruz, yanına mı yanaşıyoruz?

Meğer bu kadar basitmiş….

Foto: Görkem Daşkan

Foto: Görkem Daşkan

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 5.840 takipçiye katılın