Görüp de Geçtiğimiz İstanbul

Çıkmaz sokakları, yıkıntı halindeki evleri, ihtişamlı sarayları, apartmanların arka pencerelerinin baktığı avluları ile, bu şehirde keşfedecek ne çok şey vardı! İstanbul iç içe geçmiş diyarların merkeziydi belki. Şehrin daracık eski sokaklarını dolaşırken bir solucan deliğinden girip diğerinden çıkabiliyorduk. Solucan delikleri yüzünden paylaşılamıyordu bir türlü. Çünkü mekan değiştirirken insan kendi kimliğinden de özgürleşiyordu. Kim olduğunun önemi kalmayınca mutluluk kendiliğinden geliyordu.

Saklambaç, Defne Suman

Natali Avazyan'ın arşivinden

Natali Avazyan’ın arşivinden

Lisedeyken bir Pazar öğleden sonrası tiyatro çalışmasından sonra kafamıza göre bir otobüse binip, aklımızın estiği bir durakta inmiştik. Daracık sokaklarda, karanlık geçitlerde, ihtişamlı ve tarih kadar eski binaların arasında gezindiğimiz bence pek büyülü o bahar gününün sonunda annemlere o gün Karaköy’ü keşfettiğimizi söylediğimde çok gülmüştü. Karaköy’ün ara sokaklarının onun için artık bir esrarı yoktu. Bizim bakir gözlerimize mucize misali görünen ayrıntıların, bir anda karşımıza çıkan bir avlunun, bir çeşme köşesinin, merdivenlerle kesiliveren bir sokağın yüreğimizde yarattığı kıpırtıyı o çoktan unutmuştu.

O gün otobüsten inip de ağzımız korku, hayret ve hayranlıktan bir karış açık daldığımız sokakların birinin köşesindeki bir kahveden bu satıları yazdığım şimdi ben de çoktan o kıpırtıyı unuttum. Zannederim ki (korkarım ki) on altısındaki bir taze gelip de bana heyecan içinde “ben bugün Karaköy diye bir mahalle keşfettim” derse ben de gülerim. Her şeyi keşfedip bitirdiğimden değil, artık bakıp da görmeyi bıraktığımdan, görüp de geçmeyi adet edindiğimden.

Hal böyle olunca Selva annem (babamın eşi) rahmetli babam Kemal Suman’dan kalma şirketimiz Retur’u “Fark Etmediğimiz İstanbul” turları ile yeniden hayata geçirme projesi hakkında ne düşündüğümü sorunca çok heyecanlandım. Her gün görüp de geçtiğim İstanbul’a gözlerimi açacak, beni yeniden o eksi keşif kıpırtısı ile buluşturacak harika bir proje idi bu. Hemen hayata geçirmeye karar verdik.

İlk turumuz 8 Mart Pazar günü “Fark Etmediğimiz Beyoğlu”nda gerçekleşecek. Rehber Bülent Demirdurak eşliğinde Beyoğlunda hep önünden geçip gittiğimiz, belki merak edip ama bir türlü içine giremediğimiz, yıkılması söz konusu olana kadar kıymetini bilmediğimiz içinde nice avluyu, heykeli, çeşmeyi, tarihi ve kim bilir daha neler neler gizleyen otuz tane binayı gezeceğiz.

İlk turumuzun Beyoğlu’nda yapılacak olması beni bilhassa sevindiriyor. Beyoğlu benim şahsi hafızamda özel bir yere sahip bir yer. İstanbul’un Avrupa yakasında doğup büyüyen bütün çocuklar için öyledir herhalde gerçi ya… Ben de kuşağımın diğer üyeleri gibi Beyoğlu’na karşı merak ve korku duyarak büyüdüm. Markiz’de, Le Bon’da gençliklerini yaşamış dedenin, nenenin Beyoğlusu ile arkadaşlarımın annelerinin onları bırakmadığı Beyoğlu aynı yer miydi? Bir Pazar öğleden sonra sinema çıkışında pencerelerden sarkan yarı çıplak travestilerin yaşadığı sokaklar ile koca hala Saadet’in balolara katıldığı evlerin bulunduğu, Beylerin ceketsiz, hanımların şapkasız çıkmadığı sokaklar aynı sokaklar olabilir miydi?

Ben serbest yetişmiş bir çocuktum. Annem ve babam bana güvenirdi, ben de onlara yalan söylemeye ihtiyaç duymazdım. Bu yüzden yağmurlu, karanlık bir Noel öğleden sonrasında tek başıma Beyoğlu’nda kiliseye gitmeye kalkışmak bana çok da ters gelen bir şey değildi. Sökülmüş kaldırım taşlarının arasında dolanan karanlık yüzlü adamların arasında Saint Antoine kilisesine yürümüştüm. Kilise soğuktu, boştu, hayallerimdeki sıcak, parlak, kurabiye kokulu Noel’e dair en ufak bir iz taşımıyordu. Ayinin gece yarısı yapılacağını bilmeyen on beş yaşında bir çocuk olduğum için geldiğim gibi kös kös geri dönmüştüm o gün eve.

Ama Beyoğlu’nda büyülü bir şeyler vardı. Onu fark etmiştim. Karanlık yüzlü adamların bile gölgeleyemediği bir zarafet, bir bağlantı, yüreğimde yankısını duyduğum uzak bir hasret…

İki sene sonra, bu sefer bir bahar günü okulu kırıp tiyatrodaki rolüm için şapka almaya çıktım Beyoğlu’na. Şimdi düşündüğümde bana hayal gibi gelen o gün ben sahiden de ara sokakların birinde şapka satan bir siyahlar içinde madam buldum. Madamın ismi Despina’ydı. Aynalar, valizler ve şapkalarla dolu ufacık bir dükkanda belki de bin yaşındaydı. Lacivert hırka, mavi gömlek, fular, gri etek okul formamın üzerine başıma geçirdiğim önü tüllü siyah şapkaya benimle beraber aynadan bakarken bana bir çocuk gibi değil, bir hanımefendiyim gibi davranması beni hem onurlandırmış, hem de utandırmıştı. Şapkayı kutuya koyup beni kapıda uğurlarken muhakkak yine gelip onu ziyaret etmemi tembihlemişti.

Bir daha gidemedim.

Artık Beyoğlu’nda Madam Despinalar yok. Tırnağı ile bu şehre asılmış son bir kuşaktı onlarınki.Hüzünlü yüzlü artık kendileri de ihtiyar çocukları ile Atina’da karşılaşırsam bazen bana Pera’da bir şekercide, bir tuhafiyeci ya da oyuncakçıda geçen çocukluklarını anlatanları çıkıyor, hatırlamak istemedikleri için gülüp geçenleri de.

Madam Despinalar yok ama sesleri binalarda hâlâ yankılanıyor. Nenemin Markiz’de katıldığı edebiyat toplantıları ile Koca Hala’nın Le Bon’daki bir baloda attığı kahkahanın yankısı da. Kilisedeki sıcak bir Noel hayali ile soğuk, karanlık sokaklarında yürüdüğüm gün aradığım şey aslında kilise değil, binalarının taşlarından, heykellerinden, bir anda karşınıza çıkan avlularından sır gibi fısıldayan eski Pera idi. 

İstanbul Saklambaç’ın Eda’sının düşündüğü gibi sadece iç içe geçmiş diyarların değil, iç içe geçmiş zamanların da merkeziydi belki. Beni kebap kokulu bir Beyoğlundan zarif Pera’ya taşıyacak olan solucan deliği her gün önünden geçip de görmediğim binaların birinde gizliydi….

İşte şimdi 8 Mart günü yapacağımız turda, Beyoğlu’nun o güzel, o eski binalarına taze bir gözle bakacağım çok heyecanlı, çocukluğumu otobüslerinde, yazıhanelerinde, çalışanların kucaklarında geçirdiğim Retur’u ailem ile beraber yeniden hayata geçireceğimiz için de çok sevinçliyim.

Bu sevince ve meraka ortak olmanız dileği ile sizleri 8 Mart’taki Farkında Olmadığımız Beyoğlu turuna davet ediyorum. Ayrıntıları aşağıda bulabilirsiniz.

Bir eski köşecikte buluşmak üzere,

Defne Suman

Farkında Olmadığımız Beyoğlu Turu

8 Mart 2015 Pazar 

Buluşma noktası Taksim The Marmara’nın önü. 

Saat 09:30 

Rehber: Bülent Demirdurak

Gezeceğimiz yerler:

  • Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Maksem
  • Surp Hovhan Vosgeperan Kilisesi
  • Aya Triada Kilisesi
  • Afrika Hanı, Rumeli Hanı
  • Hasnun Galip sokağı
  • Ağa Camii
  • Surp Asdvadzadzin Ermeni Katolik Kilisesi
  • Cercle d’Orient Binası
  • Anadolu Pasajı, Atlas Pasajı, Halep Pasajı
  • Çiçek Pasajı, Cité de Péra
  • Aynalı Pasaj, Avrupa Pasajı
  • Üç Horan Ermeni Kilisesi
  • Galatasaray Lisesi ve Müzesi
  • Aznavur Pasajı, Hazzopulo Pasajı
  • Panaia Kilisesi
  • Mısır Apartmanı
  • Saint Antoine Katolik Kilisesi
  • Elhamra Pasajı
  • Eski Çiçekçi ve Nur-u Ziya sokakları
  • Fransız Sarayı
  • Odakule
  • Hollanda Sarayı
  • Suriye Pasajı, Lebon Pastanesi
  • Botter Apartmanı
  • Narmanlı Han
  • İsveç Sarayı
  • Galata Mevlevihanesi
  • Kırım Kilisesi
  • Doğan Apartmanı
  • Aşkenaz Sinagogu
  • Tünel

Gezi tamamen yürüyerek yapılacak ve binalar genelde dışardan görülecektir. Çiçek Pasajı’nda atıştırmalık, Fıccın sokak’ta öğle yemeği molası verilecektir. Atıştırmalık ve öğle yemeği serbesttir.

Katılım Bedeli: 100 TL

Kişi sayısı bildirimi için e-posta veya telefonla arayabilirsiniz.

Selva Suman  0532 217 12 42 ve selvasuman@gmail.com

Yavuklunun Yanı (41’e 1 kala bir Keşif)

Dün akşam, yaş 41’e 1 kala yeni bir keşifte bulundum.

Yine Bey ile didişiyoruz. Bütün çiftler gibi bizim de meşhur bir meselemiz var. En mutlu anlarımıza bile gölgesini bırakan, sadece bize özgü ve çözülmez olduğuna inandığımız bir mesele. Çok kişisel sandığımız sorunların içerikten bağımsız olarak birbirinin eşi olduğuna dair inancım doğrultusunda meselenin ne olduğunu yazmayacaktım ama keşfimi açıklamayı kolaylaştırır diye bizim meseleyi örnek olarak vereceğim. İsteyen içini başını ağrıtan herhangi başka bir mesele ile doldurup, yazıyı o mantıkla okuyabilir.

Bizim meselenin ismi “Biz Nerede Yaşayacağız?”. Evli barklı bir çiftin düğünden evvel çeyizdi, sandıktı, beyaz eşyaydı, koltuk kanepe takımıydı derken bu meseleyi çözmüş olmaları beklenir tabii ama biz işte atlamışız. Şimdi Bey’in acil ihtiyaçları (sağlık, tedavi) ve benim daha az acil ama epeyce mühim ihtiyaçlarım (manevi tatmin ve kariyer) dünya üzerinde iki ayrı ve birbirinden çok uzak iki noktayı işaret ettikleri için çuvalladık. Neredeyse üç yıldır bu bizim meselemiz haline geldi, geçici çözümler üretsek de bu konu etrafındaki gerginlik arka planda cızırdamaya devam ediyor ve evliliğimizi etkiliyor. Ben Türkiye’de, ya da en azından onun ülkesi olan Yunanistan’da yaşayalım istiyorum ki sık sık İstanbul’a gidip yoga derslerimi vereyim, kitaplarımın basımı, dağıtımı, tanıtımı için canla başla çalışayım, ailem ve arkadaşlarımla vakit geçireyim, yazılarımı yazdığım lisanda sohbet edeyim. O ise onu belki de tekerlekli sandalyeden kurtarıp yeniden yürümesine imkan tanıyacak bir tedavinin bedavaya sunulduğu Oregon’da kalmak istiyor.

Biz üç yıldır nerede yaşayacağımız konusunda kavga ediyoruz. Kavgalar, “peki o zaman bırakayayım tedaviyi de öleyim”lerden “zaten sen bırakmazsan ben burada öleceğim, görelim bakalım o zaman nerede yaşıyorsun?” gibi çirkin yerlere vardıktan sonra, birbirimizin kollarında ağlayarak sona eriyor ama iki taraf da neticeden memnun değil. Ben üç ay Türkiye’ye gidecek olsam Bey ondan çok uzaklaştığımdan, yalnızlığın dayanılmaz olduğundan şikayet ediyor, ben ise yapmak istediklerimin yüzde onunu bile o üç ayda yapamadığından… Dön baba dön….

Nihayetinde kendi başımıza bu işin altında kalkamayacağımızı anladık ve yardım almaya karar verdik. Bir evlilik terapisti ayalardık. Hakim karşısındaki avukatlar gibi savlarımızı sunduk ona. Terapistimiz bizi dinledi. İkimiz de kendimizi biraz haklı ama çokça suçlu bulduğumuzdan ve bu haklı/suçlu oranını tersine çevirme arzusu ile yanıp tutuştuğumuzdan saldırganlaştık. Ben her zamanki “bak gördün mü bana neler yaptın?” göz yaşlarımı döktüm, o mantıklı ve uzun açıklamalar yaparak bizim meselenin çözümsüzlüğüne parmak bastı. Terapistimiz bizi dinledi, dinledi, dinledi, ve sonra dedi ki “bu sizin meseleyi siz ikiniz birbirinizden uzaklaşmak için araç olarak kullanıyorsunuz.” Ha? “Yok yok” diye düzelttik ikimiz birden. “Meseleyi çözersek biz birbirimize yakınlaşacağız. Tek yapmamız gereken nerede yaşayacağımız sorusuna bir çözüm bulmak. Öyle bir çözüm bulalım ki hem Bey, hem de Hanım ihtiyaçlarını tatmin etsinler.” Terapistimiz bize gülümsedi ve sordu: “Çözümü bulunca meselenin kapanacağından emin misiniz?” Biz çok emin olduğumuz için başlarımızı salladık. Meğer bu kadar kesinlik sadece egodan kaynaklanırmış. Ego -sahici Ben’in aksine- hep eminmiş bizim için neyin en doğru olduğu konusunda. Ego hep emin, hep bir fikir sahibi ve sonuca odaklı yaşayan parçamızmış ve meselenin çözümünü aslında hiç mi hiç bilmiyormuş.

Bizim başlar  (egoların uzantısı olarak)  “evet, evet, hadi geçelim bunları da meseleye bir çözüm bulalım” dercesine sallandılar. Dudaklarımızın kenarında egosal küçük bir fiyonk tebessüm. Terapist zehir gibi bir kadın çıktı, o fiyonktan dudak bükmeyi hemen yakaladı. İki şeyin arasında kaldığımıza dair bir inancımız da varsa, o da ego kaynaklıymış. Ya böyle olacak, ya da öyle… başka yolu yok, işte bu da kendinden çok emin egonun bir incisiymiş. “Bize üçüncü bir yol var mı” diye sordu. Ayol ne olacak üçüncü yıl? Üç yıl oldu, biz kaç yol denedik, yok işte. Üstelemedi ama bir ödev verdi bize… Bu “bizim meseleyi” birbirimizden uzaklaşmak için de birbirimize yaklaşmak için bir araç olarak kullanmayı deneyecekmişiz.

Seansın akabinde ikimiz de pek hassastık. Egolar bir köşeye çekilmiş, sessiz sakin hiç konuşmadan, el ele oturduk. Bizim meselenin bizi birbirimize nasıl yaklaştıracağı konusunda en ufak bir fikrimiz yok. Nitekim akşam yine bildik saflarımızı almış, artık dilimize yapışmış repliklerimizi tekrarlıyoruz:

“Peki o zaman bırakayayım tedaviyi de öleyim!”

“Zaten sen bırakmazsan ben burada öleceğim, görelim bakalım o zaman sen nerede yaşıyorsun?”

Sonra birbirimizin kollarında ağlamalar, çok üzgünüm, ben de üzgünüm sevgilim, sence bu şekilde ödevimizi yapmış sayılıyor muyuz?

Sizce bu şekilde ödevimizi yapmış, “bizim mesele” vasıtası ile birbirimize yaklaşmış oluyor muyuz?

Tabii ki hayır. Kavgadan sonra yakınlaşmak, sevmek, sevişmek o arka planda cızırdayan gerginliği bir nebze bile azaltmıyor, geçici bir süre onu unutmamızı sağlıyor sadece. (Buna psikolojide “Endişeyi Geçiştirme Mekanizması” olarak Türkçeleştirebileceğimiz  Anxiety Binding Mechanism deniyor.)

Dün gece yine aynı yerdeyiz. Türkiye-Yunanistan seyahatimize 21 gün kala orada kimin ne kadar kalacağı, buraya (Amerika’ya) kimin ne zaman döneceği konusu açılacak ve çözülmeden kapanacak. Konuşma her zamanki hafif tonu ile başladı, acaba şöyle mi yapsak, böyle mi yapsak…. Tam gergin yerlere yaklaşırken, gözlerimden “bak bana neler yaptın” gözyaşları yerine dudaklarımdan şu sözler döküldü:

“Çok istediğim bir şey var. O da bu sefer Türkiye’ye gittiğimizde planladığımız gibi bir ay kalmak yerine, haziran ortasına kadar kalmak.”

Eh, bunu biliyoruz, diyebilir bizim Bey. Biliyor çünkü. Ama demedi. Öyle diyeceğine kulak kesildi çünkü ilk defa meydan muharebesinde pozisyon alır gibi değil de, saf ve sade bir hakikat olarak dile getirmiştim istediğimi.

O küçük ama büyük adımı attığımda ne oldu?

Adım neden büyüktü?

Büyüktü çünkü ben bugüne kadar (41’e 1 kala) hep ama hep istediğim, hayal ettiğim bir şey için mücadele etmem gerektiğine inanmışım. Bu inancın köklerine gitmeyeceğim ama en derinde bir yerde istediğim şeyler için savaşmazsam onların bana verilmeyeceğine, yani o şeylerin benim doğal hakkım olmadığına dair bir inanç taşıyorum. Üstelik öyle her dediğine hayır denmiş bir çocuk da değildim. Diğer çocuklara göre epeyece serbest büyüdüğüm doğrudur. Buna rağmen benim kadar güçlü bir karakter olan annemle yapmak istediğim kimi şeyler konusunda kıyasıya mücadeleye girdiğimiz çok olmuştur. Ama bundan doğal ne olabilir ki? İnsan bir şeyi isterse canını dişine takıp savaşır da savaşır öyle değil mi? O şeyi çok istiyorsa, çatışmaya öyle bir dalar, harp meydanında öyle kıyasıya dövüşür ki sonunda ya karşıdaki pes eder, ya razı gelir, ya da ikna olur, kişi de istediğini alır. Benim zaferlerimin arkasında hep bu kalıp yatar.

Bu keşif bana ait değil aslında. “İstediğin şeyler için mücadele etmek senin için aşina bir durum mu Defne?” diye soran zehir hafiye terapistimizin ustalıkla laf arasına sıkıştırdığı bir keşif bu.

İnsan çok istediği bir şey için mücadele etmezse ne yapar? Onu çok istediği söyleyip bekleyebilir… ki hiç yapmadım. Ama daha evvelden hiç aklıma gelmemiş ve dün gece ilk defa denediğim bir şey daha  yapabilir: Yardım isteyebilir! Bu kadar basit mi? Evet, dönüp şöyle diyebilir:

“Benim çok istediğim bir şey var. Onun gerçekleştirmem için bana yardım edebilir misin?”

Meydan muharebesi için kuşanmış bir kişi bu soruyu duyunca ne yapar? Belki önce bir afallar. Bizim Bey de bir şaşırdı. Ama dudaklarımdan döküşen bu sözleri bir de “tek başıma mücadele etmekten bitkin düştüm kocacığım, hayallerimi gerçekleştirmem için bana el verir misin?” izleyince zırhı, kılıcı, kalkanı birer birer bıraktı ve çıplak kollarına beni aldı. Üç yıldır “bizim mesele” açıldığında en dişli rakibim olarak gördüğüm insanın, bu hayatta yanımda yürümesi için kendi ellerimle seçtiğim hayat arkadaşım olduğu da işte o anda aklıma geldi.!

O an için küçük olan bu adımın benim için ne kadar büyük olduğunu ancak 12 saat sonra bu sabah, yoga dersinden eve dönüp de bizim Bey’i benim  İstanbul’da daha uzun kalmamı mümkün kılacak formülleri tartışırken bulunca anladım.

Meselenin içeriği değil mühim olan, nerede durduğumuz… Yavuklunun karşısına mı geçiyoruz, yanına mı yanaşıyoruz?

Meğer bu kadar basitmiş….

Foto: Görkem Daşkan

Foto: Görkem Daşkan

I prefer not to write about Yoga

Here is an interview conducted with me by lovely Hamsa Journal:

http://www.hamsajournal.com/i-prefer-not-to-write-about-yoga/

Aidiyet

Kuraldışı Dergi’deki Kasım 2014 yazım…

Türkiye’de ders verdiğim bir dönemin daha sonuna geldim. Hayatım bu düzende gelip geçiyor. Her defasında farklı bir süre boyunca burada kalıyorum; eski öğrencilerimle buluşup, yenileri ile tanışıyorum. Bu yılki derslerim toplam beş hafta sürdü. Beş hafta boyunca sabah öğle akşam haftanın her günü yoga dersi verdim. Baştan kaydolan bir grup öğrenci ile çalıştığım için sınıflarımla sağlam ilişki kurabildim.

Veda vakti bana her ayrılışımda ölümü hatırlatıyor. Sanki kısa bir süreliğine ölmüşüm gibi oluyor: Öğrencilerin hayatında yani. Bir ay boyunca beni her gün görüyorlar, sonra birden yokum. İlerleyen iletişim teknolojisi sayesinde temas halinde kalmak kolay gibi görünse de coğrafi mesafenin insanı ötekinden ayıran tartışılmaz bir gücü var. Gözden uzak olan sahiden de gönülden uzak kalıyor.

Vedaları hiç sevmiyorum. Fırsatım olsa kimseye çaktırmadan sıvışır giderim.

Bu beş haftalık yoğun ders verme sürecinde sadece öğrenciler değil, ben de çok şey öğrendim. Değiştim, geliştim, büyüdüm, olgunlaştım. Bilge bir yoga hocası bir zamanlar demiş ki: “Bir şeyi öğrenmek istiyorsanız onun hakkında okuyun, bir şeyi anlamak istiyorsanız o konuda yazın ve bir konuda ustalaşmak istiyorsanız onu öğretin.” Ben de verdiğim her yoga kursunda kendi hocamın yanında geçirdiğim zamanlardaki kadar çok şey öğreniyorum.

Son ders ileri seviye öğrencilerine hareketleri itina ile yapmalarını öğütlüyordum. Benim geldiğim Hatha Yoga sisteminde üç temel seri yıllarca tekrarlandığından insanın sıkılması ya da hareketleri yaparken otomatiğe bağlaması, mekanikleşmesi çok rastlanan ve yoga öğretisinin aksine çalışan bir durum. Benimle üç, dört, beş yıldır çalışan öğrencilerde böyle bir alışma hali gördüğümden dersi kesip bu konuda biraz konuştum. Hareketler hep aynı olsa da vücutlar aynı değil. Bir sabah uyandığımızda vücudumuzdaki hücreler toplamı bir önceki sabahkinden farklı. Sadece bu da değil: Bir önceki gün yediklerimiz, girip çıktığımız psikolojik durumlar, uyurken gördüğümüz rüyalar, manyetik gücü enerjimizi etkileyen ayın ve gezegenlerin konumu aslında her sabah yeni bir kişiye uyanmamızı sağlıyor. Bu değişiklikler birikince, mesela beş sene öncesi ile şimdi arasındaki farkı görmemiz kolay ama yavaş çekimde fark ediş o kadar da kolay olmuyor. Bunun sonucunda da can sıkıntısı, bıkkınlık, bezginlik geliyor.

Hatha Yoga şu anda sahip olduğumuz vücut, zihin, nefes sistemine taze bir dikkatle bakmamızı istiyor. Belki de bu mistik çalışmanın en değerli hediyesi budur: Her gün tekrarlanan bir şey olan hayata taze bir dikkatle yaklaşmak.

Bunları söyledikten sonra öğrencilere yerlerine dönmelerini söyledim. Hareketlere yeniden başladık. Dikkatliydiler, özenliydiler, yanaklarına al, gözlerine ışık geldi. Benim aklıma da bir soru… Ben mesela matematik öğretmeni de olsam öğrencilere aynı bilgeliği aktarabilir miydim? Ya da edebiyat veya resim öğretmeni olsam? Bana kalırsa bu sorunun cevabı evet. Elimizdeki malzeme ne olursa olsun onu itina ile yerine getirmek hayatı sevmemizi sağlıyor. Hepimizin kutsal bir varlık sebebi varsa bu âlemde –ki ben öyle olduğuna inanıyorum- insanlığa katkımızı elimizdeki işe dikkatimizi vererek sağlıyoruz. Bu illa ki ekmek paramızı kazanmak için yaptığımız mesleğimiz olmak zorunda da değil. Yarattığımız, ürettiğimiz her şeyde varlık sebebimiz gizli. Bu minik bir teşekkür notu da olabilir, doğurduğumuz çocuğumuz ya da çözdüğümüz bir matematik problemi de… Kimsenin varlık sebebi bir diğerinden daha önemli ya da öncelikli değil.

Birinci sınıfların son dersinde bir öğrencim yanıma yaklaşıp, Mavi Orman’ı okuduktan sonra Tayland’a gidip benim oradaki yoga hocalarımla bir kurs yapmayı kafaya koyduğunu ve geçen yaz nihayet bu hayalini gerçekleştirdiğini söyledi. Meltem, Nong Khai’deki yoga merkezinde benim ilk hocalarımın yanında yoga kursu tamamlayan beşinci öğrencim. Yüreğim gurur ve sevinç ile doldu. Varlık sebebim bir an görünüp kayboldu.

Hepimiz hayatlarımızın her bir anında –şimdi, şimdi ve şimdi- bilsek de bilmesek de birilerinin yüreğine dokunuyor, kendimizden diğerine bir şeyler geçiriyoruz. Her insan bu ağın bir parçası ve aidiyetimizi hatırladığımız her an yanaklarımıza al, gözlerimize ışık vuruyor!

KD © 2014 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

http://www.kuraldisidergi.com/6097/aidiyetin-ali-isigi/

Walkman Anıları

Bir kahve söylüyorum, sonra kulaklarımı takıyorum. Müzik başlıyor. Telefondan karışık. Bir kitap açıyorum. Genelde bir roman. Ya da defterimi açıyorum. İçimi dökmeye, geçen günleri not etmeye, yazdıkça açılmaya, açıldıkça yazmaya doğru… En sevdiğim sabahlar böyle sabahlar. Evde oturmayı hiç sevmiyorum. Gözümü açayım, sokağa atayım kendimi o denli…

Neyse yine öyle bir sabah. Yeni ay üstelik. Bari yeni blog yazayım.

Kulaklarımda kulaklık. Glikeria İzmir şarkıları söylüyor. Kah neşeli, kah hüzünlü. Kulaklarım kulaklarımla tıkalı iken etrafımdaki her şey, herkes film karelerindeymiş gibi akıp gidiyorlar. Sesini duymadığım zaman dünyayı daha çok seviyor olabilir miyim? Kulağıma ne zaman kulaklarımı taksam yüzüme tatlı bir tebessüm yerleşiyor, küçük şeyler önem kazanırken,  mühim sandığım şeyler küçülüyor. Buzuki, mandolin, santur, aman aman… Karabiberim, esmer şekerim filan.

“Anne walkman 80li yilların icadı mıdır?” diye sormuştum. 14 yaşındaydım. İçinde yaşadığım 80li yıllardan nefret ediyordum. Madonna Material Girl’i söylüyordu. Ben Joan Baez’den We Shall Overcome’ı dinliyordum. Yanlış zamana doğduğuma inanıyor, bazen kederimden ağlayacak gibi oluyordum. Hayatımda hiç hipi görmemiştim ama hipileri özlüyordum. Hipilerin yerini yuppilerin aldığı konuşuluyordu. Ben yuppi de görmemiştim ama onları sevmediğimi biliyordum. Vatkaları, diskotekleri, break dansı ve Blue Jean dergisinden çıkan ve arkadaşlarımın odalarının duvarlarını süsleyen Duran Duran posterlerini sevmediğim gibi… Dünyayı tanımaya başladığım bu 80li yıllar bireyciliğin yıllarıydı, benim hayallerimi Imagine şarkısında tarifi edilen dünya süslüyordu.

“Evet” demişti annem, -bilerek mi bilmeden mi?- walkman 80li yılların icadıdır. “Biz gençken kimsenin duymadığı bir müziği dinleyerek kendi içine kapanmazdı insanlar. Bireysel zamanlara ait bir yeniliktir bu walkman.”

Annemin walkmani yoktu ama benim vardı. Mavi metalden, çok şık lacivert deri kaplı, boynuna asabileceğin bir kılıfı da bulunan. “Dünyanın ilk walkman’i budur Defnoş, aman iyi bakasın bir gün antika değeri olacak” demişti babam onu bana hediye ederken -bilerek mi bilmeyerek mi?- Maalesef ilk gençlik yıllarımda kayboldu o walkman, nasıl oldu bilmiyorum çünkü sahiden gözüm gibi bakıyor, kimselere koklatmıyordum. (Ey eski dost, kazara senin eşyaların arasına karıştıysa o walkman lütfen bana geri getir, antika değeri var mıdır bilmiyorum ama benim için manevi değeri büyük.)

Walkman 80li yılların icadı olabilirdi ama annemin bilmediği bir şey vardı. Benim mavi walkman’inden iki kişi aynı anda müzik dinleyebiliyordu, çünkü iki adet kulaklık girişi vardı. Bu harika ayrıntıyı neden sonraki yıllarda üretilen walkmanlere, diskmanlere, ipodlara koymadılar bilmiyorum. Yazık, çok yazık. Çünkü iki kişinin tek bir cihazdan müzik dinlemesi öyle samimi, öyle sıcak bir şeydi ki! Üstelik bir de turuncu minik bir düğmesi daha vardı, oraya basınca sadece diğer kulaklığın duyabileceği bir şekilde konuşabiliyordunuz.

Çocukluğun uzun, çok uzun araba yolculuklarında ilk walkmani hatırlarım. Sağımızda karanlık sular, arabaya eşlik eden mehtap ve göklere pırlanta gibi yayılmış yıldızların eşliğinde -kah bizim Serçe’nin, kah onların Renault 7sinin bacakları şıpır şıpır terleten deri arka koltuğunda- walkman’imin ucundan çıkan iki kulaklığın bir ucunda Yasemin, diğer ucunda ben, ikimizin baş rolünü oynadığı bir filmde, kimsenin bilmediği bir sırrı paylaşıyormuşcasına samimi ve yakın…

Hâlâ işte öyle hissediyorum kulaklıklarımı taktığımda kulağıma.

walkman

Birazcık Yoga

Yaali

Kuraldışı Dergi’deki Eylül yazısı

Bu ay yoga hakkında yazmazsam olmayacaktı. Pek çok sebepten dolayı… Ama hayır, ülkemizde geçen aylarda patlak veren yoga hocası-öğrencisi skandalı bu sebeplerden biri değil. Doğrusunu isterseniz o konu benim ilgimi pek çekmedi. Türkiye’nin yoga cemiyetinde bir ilk olmasına rağmen Hindistan’dan ABD’ye kadar dünyanın her yerinde örneklerine rastlanan bir skandal olduğu için. Erkek hocanın mistik yoldan şaşıp da etrafındaki kadın öğrencileri baştan çıkarması veya kudreti aracılığıyla onları kendi emellerine alet etmesi durumu hem tarih kadar eski, hem de sadece yoga değil pek çok manevi odaklı cemiyetin çürük dişlerinden biri. Benim lisansüstü tezim de –tesadüfe bakınız ki- Aczmendi tarikatları içinde yaşanan seks skandalları etrafında örülmüştü. Toplumumuzun bu tip skandallardan çıkardığı sonuçlara ve ürettikleri kimlik politikalarına bakmak isterseniz Boğaziçi Üniversitesi’nin kütüphanesinin bir rafında benim tezi bulup okuyabilirsiniz.

Hayır, bu ay yogadan bahsetmek istememin başka iki sebebi var. Birincisi ben kendim hocamın yanında tamamladığım yıllık eğitimimden döndüm; onun heyecanı içeresindeyim. Hocamız ihtişamı, tantanayı sevmeyen ve binlerce yıllık bu pek kıymetli öğretiyi mümkün olan en sade biçimiyle bize aktarma arzusunda olan 66 yaşında, tatlı sert bir adam. Bir hafta boyunca vücudun kendi ateşini kullanarak, bizi alışkanlıklarımız ve kör noktalarımızla yüzleştirdi. Tembellere acımadı ama çabanın başarı takıntısına ya da gösterişe dönüşmesine de izin vermedi. Ben bir kaç defa pes etmek üzereyken – “Tamam bitti; artık ben yoga moga yapmayacağım; artık yazar olarak hayatımı ikame ettirmenin bir yolunu arayacağım. Bu iş bana göre değil” diye haykıran iç sesin egemenliğine girdiğim anlarda bir bakışı ile bana güvendiği mesajını vermesini bildi.

Bu sabah İstanbul’a dönerken bitkin ama tatminkar hissediyorum kendimi. Hayata bakışım incelmiş sanki, hırslarım törpülenmiş, Küçük Şeylerin Tanrısı yolumu aydınlatmış.

Yoga hakkında yazmak istememin bir diğer sebebi de çok büyük bir ustanın ölümü. B.K.S Iyengar, bugün dünyada yoga yapan milyonların babası sayılacak, hocaların hocası, başöğretmeni. 20 Ağustos 2014 günü Hindistan’ın Puna kentinde -bu seferki- hayatına gözlerini kapattı. Benim hocamın da hocası olan Iyengar, “Frenklere” ve kadınlara yoga öğretmeyi ilk defa kabul eden –zamanında skandal olarak algılanan bir hareket- Sri T. Krişnamaçarya’nın çelimsiz ve hasta öğrencisi (ve yeğeni) yoga sayesinde hayatla yeniden buluşan, kendi hocasından devraldığı meşaleyi yirminci yüzyıl boyunca vakarla taşımış bu büyük usta gözlerini yumduğunda doksan beş yaşındaydı. Bugün dünyada milyonlarca insan yoga yapıyorsa bu Iyengar’ın yetiştirdiği olgun ve geleneğe sadık hocaların sayesindedir.

Evet, bugün dünyada milyonlarca insan yoga yapıyor. Kimisi beli ağrıyor diye, kimisi de aydınlanma umuduyla kimisi sakinleşmek, kimisi yaratıcılığını arttırsın diye ama hemen hepsi yoga esnasında girip çıktıkları hallerde “bir şeyler” buldukları için bu tarih kadar eski, nefes, vücut, zihin üçlüsünün ortak çalışmasına gönül veriyorlar.

İnsanlığın manevi anlama ve mistik dünyaya duydukları açlığının zirve yaptığı çağımızda, milyonların neden kendi kültürlerine ait dinlerde değil de hatha yoga gibi uzak bir diyarın  karmaşık bir mistik öğretisinde açlıklarını dindirmeye çalıştıklarını pek çok sosyolojik ve psikolojik faktörle açıklayabiliriz. Hatha Yoga, vücudu kullanarak yapılan yoga çalışmalarının tamamına verilen genel isim. Bu yazıda bedeni kullanarak yaptığımızı bütün yoga sistemleri için -evet hepsi- Shadow, Aştanga, Anusara, Yin, Kundalini, hepsi, hepsi- Hatha Yoga terimini kullanacağım.

Nefes, beden ve zihin (konsantrasyon) üçlüsünü çalışarak kişinin kendine ve evrene dair keşiflerde bulunması, diğer varlıklar (ve tanrı) ile arasındaki bağı birebir tecrübe etmesi ve bu sayede mistik öğretiye dair açlığını biraz olsun bastırması amacını güdenHatha Yoga, bize epey karmaşık bir enerji anatomisi sunuyor. Bu anatomiyi bilmeden hareketleri yapmanın kişiye faydası olsa da, yoganın özüne inmek ancak beden-zihin-nefes üçlüsünün hatha yoga çalışması sırasında ne yollardan geçtiğini anlamakla mümkün olabilir.

Peki ne oluyor bize yoga yaparken? Bana sorarsanız yogayı diğer bedensel faaliyetten ayıran başlıca özelliği, harekete nefes ve zihni dâhil etmesidir. Sekiz ayaklı yoganın dördüncü ayağı olan pranayama ve beşinci ayağı pratyahara yogayı yoga yapan iki önemli faktördür. Pranayama, yoga eğitiminin ileriki aşamalarında dallanıp budaklanarak son derece karmaşık bir çalışmaya dönüşse de aslında daha en baştan beri bizimle olan bir uygulama. Hareket-nefes ortaklığını sağladığımızda, yani nefes alış süresince bir hareketi, nefes veriş süresince de diğer bir hareketi yapmaya başladığımızda bedeni ve nefesi akort etmeye başlıyoruz. Bu en basitinden birpranayama. Tıpkı bir balerinin adımlarını, kollarını müziğin sayısı ile hareket ettirmesi gibi yogada da bütün hareketlerimizi nefesin ritmine göre ayarlarız. Nefes-beden ikilisinin yanı sıra, yoganın beşinci adımı olan pratyahara yani beş duyu organının sesini kısmak yogayı diğer fiziksel etkililiklerden ayırıyor. Hatha Yoga zihin-nefes-beden üçlüsünün birden kullanıldığı tek mistik sistem değil elbette. Chi-Qong, Tai Chi ve Uzakdoğu dövüş sanatlarının çoğunda bu üçlü beraber çalışıyor.

Nefes-hareket ikilisinin uyumu başlangıç derslerinde genelde öğretiliyor. Beş duyu organının seslerinin kısılması olarak tarif ettiğim pratyahara’ya ise bence gerekli önem verilmiyor. Pratyahara zihnin bir süreliğine beş duyu organının gördüğü, duyduğu, hissettiği, kokladığı, tattığı şeylere tepki vermeden izlemesini öngören bir uygulama. Mesela tam kaptırdınız nefes alırken kollar kalkıyor, nefes verirken kollar iniyor. Koordinasyon tamam, konsantrasyon yerinde… Derken tak kapı açılıyor stüdyodan içeri soluk soluğa bir öğrenci girip matını pat sizin yanına seriyor, oflaya poflaya yerleşiyor. İşte onu görmemiş, duymamış gibi yapıp çalışmaya devam etmekpratyahara! Aynı şey yüzümüzü gıdıklayan saç telini yüzümüzden çekeceğimiz ya da yakası kayan tişörtümüzü düzelteceğimiz yerde oldukları yerde bırakmayı da içeriyor. Öğrencilerime sık sık hatırlattığım üzere, yoga serisine başladığımız andan itibaren ellerin ve ayakların yeri her saniye için tasarlanmış durumdadır. Hiçbir şey yapmıyor gibi de dursa o anda eller, asıl yerleri olan bedenin iki yanında sarkıyorlar. Onları oradan çekip saçınıza götürdüğünüz anda o serinin büyüsü kaçar.

Yoga dersi vermeye başladığım ilk yıllarda bana öğrencilerim «asker» derlerdi. Sınıfa su şişesi ile girmelerini, akıllarına esince çıkıp tuvalete gidip gelmelerini ve seri sırasında saçlarını başlarını düzeltmelerini istemiyorum diye. Ayrıca o zamanlar kullandığımız matlarını yamuk sermişler ya da battaniyeleri yanlış katlamışlarsa da uyarı alırlardı. O öğrencilerin bir kısmı askerliğe dayanamayıp gittiler. Diğerleri ise bugün hala benim derslerime geliyorlar ve bütün bu dirlik düzenin sadece ve sadece yoga çalışmasının derinliğini arttırmak, büyüsüne kapılmak için gerekli olduğunu biliyorlar.

Yoga yaparken ne oluyor da alışkanlıklarımızdan inançlarımıza, günlük ilişkilerimizden damak tadımıza kadar pek çok şey değişiyor diye soracak olursanız Hatha Yogaanatomisine bir göz atmanızı öneririm. Beden, zihin ve nefes çalışmaları vasıtası ile bütünleşmeyi amaçlayan Hatha Yoga’nın bize sunduğu anatomi sadece fiziksel beden ile sınırlı bir anatomi değildir. Tıpkı Çin tıbbında olduğu gibi Hatha Yoga‘da beden, beş duyu organı ile algılanan fiziksel bedenden daha geniş bir alana yayılır. Evet, beden iç organlar, sinir, solunum, dolaşım, sindirim sistemi ve beş duyu organı ile donatılmıştır ama bu yapıyı birbirine bağlayan ve ölü bedeni canlısından ayıran çok önemli bir parçası daha vardır: CAN.

İlk nefes ile bedene dolduğu ve son nefes ile bedenden çıktığı farz edilen bu yaşam enerjisi (can) Hatha Yoga‘da Prana adını alır ve iç rüzgarlardan biri olan diğer (küçük p ile yazılan) prana ile  karıştırılmaması için cümle ortasında bile kullanılsa özel isim gibi büyük harfle başlayarak yazılır. Prana’yı nefes ve besinlerden alırız. Kimi Hatha Yoga ekollleri Prana‘nın zihnimizi dolduran verilerden de etkilendiğini öne sürer. Dinlediğimiz ve seyrettiğimiz her şey, beynimizin filtresinden geçirdiğimiz bütün malumat Prana‘nın dokusunu şekillendirir. Kalitesiz gıda ya da hava gibi kalitesiz veri de (bilgisayar ya da televizyon karşısında boş boş geçirilen bir saat içinde beynimize dolanlar)  canımızın hem yapısını hem de akışını olumsuz yönde etkiler.

Yani sizin anlayacağınız bu Prana, Hatha Yoga anatomisinde akan bir şey olarak anlatılır. “Nasıl yani su gibi mi?”, diye metinlerin satır aralarını kurcalamaya, hocaları canından bezdiren sorular sormaya başlarsanız Prana‘nın sudan çok rüzgar gibi tanımlandığını öğrenirsiniz. Aynı Ayurveda gibi Hatha Yoga da Samkya felsefesinden türemiş bir disiplin olduğu için, bedeni ve parçalarını betimlemek için sık sıkSamkya‘nın elementlerine başvurur. Alemin beş elementi olan toprak, su, ateş, hava ve boşluk bedenin farklı noktalarının niteliğini belirlerler.

Hatha Yoga’da Prana yani can, hava elementinin bir parçası olarak tarif edilir. Sudan çok hava, havanın da hareketlisi olduğu için rüzgara benzetilir Prana. Biz yoga hocalarının Prana için “iç nefes” tabirini kullanmamız da onun bu havai özelliğinden gelir. Prana, can ya da iç nefes nadi adı verilen kanallar içinde eser. Nadileri çok gelişmiş ve çok ince bir sinir sistemi olarak düşünebiliriz. Bedenin, hücrenin, hücre çekirdeğinin her bir noktasına ulaşan muazzam bir iletişim ağı oluşturur nadiler. Kimi metinlere göre sayısı 72.000′i bulan nadilerin neyse ki sadece on üç tanesi biz yoga öğrencileri için önemlidir. Bu on üç içinde ise üç tanesi esaslıdır ki ilk yıllarda bu üçünün farkına varmak bize Hatha Yoga anatomisini hissetmek için bol bol imkân sağlar.

Hatha Yoga sisteminde fiziksel, duygusal ve zihinsel sağlık Prana’nın nadiler içinde muntazam akışına bağlanır. Prana bir yerde tıkanıyorsa eğer, orası çığ yüzünden iletişimi kesilmiş uzak bir köy gibi karanlığa gömülür ve sonunda -eğer yollar açılmazsa- ölüme mahkum olur. Prana‘nın nadi içindeki akışını tıkayan şeyler duruş ve beslenme bozuklukları gibi fiziksel bedene has sorunlar olabileceği gibi takıntı, nefret, kin, inat, karamsarlık gibi zihinsel/duygusal durumlar da canın kanalları içinde akışını tıkayabilir.

Kollar, bacaklar ve omurga nefes ve zihin eşliğindeki hareketi Prana‘nın nadiler içindeki akışı düzenliyor. Bunun iç organlar ve kaslar üzerindeki etkisinin hissedilmesi bir kaç ayı alabilse de, Prana‘nın zihin üzerindeki etkisi pek çok öğrenci tarafından daha ilk yoga derslerinin sonunda yattıkları gevşeme sırasında ya da rahatça oturdukları bir bağdaş içinde hissedilebiliyor. Zihinde sükunet, netlik, hafiflik ve hatta özgürlük hissi  yoga dersine bir defa giren öğrencinin stüdyo kapısını bir defa ve sonra bir defa daha aşındırmasının arkasında yatan başlıca sırdır!

Can damarda özgürce akarken biz de bir tatlı huzur ve belki de nicedir çözemediğimiz dertlerimize aniden derman buluyoruz ama bu iş orada bitmiyor. Prana‘nın nadi içinde esmesinin incelikleri var. Yaz yaz bitmez. Zaten Hatha Yoga Matruşka bebekleri gibi bir katmanı açınca, diğer katmanı merak ettiren, böylece bizi daha derine sürükleyen bir bilgi deryası. Onca teknik teferruata rağmen yaşamın, insanın ve varlığın gizemini içinde taşıyor olması da cabası…

2014 Sonbahar Shadow Yoga Programı

Defne Suman’ın vereceği Shadow Yoga Kursları Eylül-Ekim ayları boyunca şöyledir: 

İZMİR 

İzmir Yoga‘da 20 – 21 EYLÜL WORKSHOP (Başlangıç Seviyesi) 

(Chaya Yodha Sanchalanam- 2. Prelüd)
Ctesi 8:30-10:30 ve 18:00-20:00
Pazar 9:00-11:00- 17:00-19:00
Tam workshop Fiyatı ; 355 TL ( kdv dahil)
2 saate katılan 120 TL ( kdv dahil)
4 saate katılanlar 215 TL ( kdv dahil)
Cumartesiye gelmeyenler sadece Pazara katılmaz.

İSTANBUL 

Cihangir Yoga‘da 11 derslik Shadow Yoga Kurs (Başlangıç Seviyesi) 

29 Eylül- 24 Ekim 2014 (Kurban Bayramında ders yok)
Pazartesi- Çarşamba- Cuma
07:00-08:15
Cihangir Yoga, Fındıklı

Toplam 11 ders: 450 TL 

25 kişilik limitimiz var, lütfen kaydınızı önceden yaptırınız.

Cihangir Yogada 11 derslik Shadow Yoga Kurs (Orta ve İleri Seviye)

 Shadow Yoga’nın üç prelüdü birden öğreneceğimiz bu kursta ayaktaki şekillerin incelikleri ile asanaların etkilerini çalışacağız.


29 Eylül- 24 Ekim 2014 (Kurban Bayramında ders yok)
Salı- Perşembe 07:00-08:15 ve Cumartesiler 7:30-8:45
Cihangir Yoga, Fındıklı

Toplam 11 ders: 450 TL
(8 ders opsiyonu: 350 TL)

* Kısmi katılım yoktur. Baştan kayıt olmak gereklidir.
** Bütün kursların ödemesi baştan yapılacaktır.

Sorularınız için info@defnesumanyoga.com
IMAG0536
 

Yogada Hoca Yitirmek 1. Bölüm: Albequerque Havaalanı

kalemtıraş:

Bu aralar okumak istersiniz belki…

Originally posted on İnsanlik Hali:

Dört yıl kadar önce, Albequerque havaalanında, bir merdivenin en alt basamağına tünemiş inanamaz gözlerle kucağımda açık diz üstü bilgisayarıma bakıyorum. E-posta kutuma düşmüş son mesaj şöyle diyor:

Sevgili Defne,

Umarım bu mesaj vaktinde eline geçer. Santa Fe’deki kurs iptal oldu. Gelme!

P.S

Bavullara, bavul arabalarının tekerleklerine, boyasız tozlu, bağcıkları bağlı, rugan, topuklu ayakkabıların içindeki aceleci, avare, uzun kısa adımlara  baka baka ağlamaya başlıyorum! İnen kalkan uçakların anonsları sesimi bastırıyor. Kimse benimle ilgilenmiyor.

Santa Fe şehrinin bulunduğu New Mexico eyaleti Portland’ın 1795 km güneydoğusuna düşüyor. Bir şehirden diğerine uçak yolculuğu -direk uçuş bulacak kadar şanslı olduğumuzu varsayarsak- iki saat otuz dakika sürüyor. Bilet fiyatları da 300 dolardan başlıyor.Santa Fe’nin büyük bir havaalanı yok. Bu nedenle uçabileceğiniz en yakın şehir 70km ötesindeki Albequerque.

İşsiz, evsiz, beş kuruşsuz bir hayat döneminde bu yolculuğa neden çıkmıştım?

3 günlük yoga kursunun içine düştüğüm varoluşsal bunalımdan beni kurtaracağına sahiden inanıyor muydum? Üstelik önemli bir kurs değil…

Orijinali görüntüle 224 kelime daha

Kısa bir Ara

Kısa bir Ara

Sevgili Okurlar,
İkinci romanımın dünyasında kaybolmaya gidiyorum.
Bitirince döneceğim.
Sevgiler!

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 5.266 takipçiye katılın