Saklambaç

Saklambaç

Saklambaç hakkında Radikal Kitap’ta çıkan yazı: 

http://kitap.radikal.com.tr/Makale/agzi-bozuk-bir-hikaye-393065

 

Saklambaç Hakkında Söyleşi

Saklambaç Hakkında Söyleşi

Üç haftalık İstanbul turumdan yeni döndüm. Çok yakında uzun uzun yazacağım. Bu arada Saklambaç hakkında benimle yapılan bir söyleyişi burada sizlerle paylaşıyorum: 

http://www.youtube.com/user/KURALDISITUBE

 

Sevgiler,

Defne

Şefkat Çağrısı

Kuraldışı Dergi’nin Mart sayısında çıkan yazım

İstanbul’dan ayrılmadan hemen önceki son anım:

Panayır kıvamındaki Gezi Parkı’nın Divan Otel’i tarafındaki çıkışına doğru eşimin tekerlekli sandalyesini sürüyorum. “Ne oluyor,” diye soruyor önümde sandalyesinde. “Bir şey yok,” diyorum. “Bostana doğru gidelim, orası daha sakin”. Yanımızdan gaz maskelerini takmış koşan birileri geçiyor. Eşim yine “Ne oluyor, ne diye bağırıyorlar” diye soruyor. Gaz maskelerinin ardından duyduğum “Operasyon başlıyor” cümlesini tercüme etmeye cesaret edemiyorum. Üzerimize doğru bir insan seli geliyor.

Gezi Parkı’nın Divan Oteli tarafındaki çıkışı, o bitmek tükenmek bilmeyen inşaat yüzünden savaş alanı gibi. Ben tekerlekli sandalyeyi o çukurların arasından nasıl atlatacağımı düşünüyorum. Kalabalığı yararak arka çıkışa varmaya çalışıyorum. Eşim hâlâ neşeli. Arkalara vardıkça neşe dozu artıyor zaten. Çocuklar resim yapıyor. Sahnelerde müzik çalıyor. Dans eden de var, halay çeken de. Teyzeler süt mısır kemirerek çadırların arasında geziniyorlar. Yolumuzu kesip eşime sarılanlar oluyor. Tekerlekli sandalyesi ile Gezi’ye geldi diye. Yabancı olduğunu anlayınca sarılanlar artıyor. (Yıllar önce İstanbul’da geçirdiğimiz bir yılbaşı gecesinde de böyle sevgi seli ile karşılaşmıştı. Gittiğimiz barda genç kadınlar dört bir yanını sarıp öpücüklere boğmuşlardı kendisini. Onu hatırlatıyor bana.)

Sonra herkes bize yardım ediyor, çukurların üzerinden sandalyesi üzerinde bizim Bey’i uçuruyorlar Divan’ın önünde. Biz Nişantaşı’na doğru uzaklaşırken ilk patlama duyuluyor meydandan. Arkama dönüp bakıyorum. Parkın üzeri bir gaz ve toz bulutu.

İstanbul’a dair aklımda kalan son görüntü bu . Pembe bir gökyüzü ve Gezi Parkı’nın üzerinde asılı gri-beyaz bir bulut.

Şimdi geri dönüyorum. O zamandan beri ilk defa.

Hatta şimdi bu satırları uçağın içinde yazıyorum. Bu yolculuk yirmi dört saat boyunca dünyadan kopmayı gerektiriyor. Hem mecazi hem de sahici anlamıyla… Bir defa malum, saatte 813 km hızla giden bir aracın içinde yerkürenin 10669 metre tepesinde yolculuk ediyoruz. Böyle bir kopukluk var. Öte yandan yirmi dört saat telefonsuz, internetsiz, modemsiz geçiyor.  Tadını unuttuğumuz bir kopuş bu.

Yola çıkmadan önce transatlantik uçuşun uzunluğu konusunda sızlanırken bir arkadaşım “Neden öyle diyorsun? İnternet öncesi zamanlardaki gibi kesintisiz düşünecek vaktin olacak” demişti.  Haklıydı. Kesintisiz düşünmeyi unuttuk. Kesintisiz herhangi bir şey yapmayı hatırlıyor muyuz zaten? Kendi adıma konuşayım: Telefonum sağ olsun, ilgiye muhtaç çocuğum sanki mübarek, neye başlasam dikkatimi çekecek bir numara yapıyor. Mesaj geldi, kitabı koy kenara, e-postada bir soru, roman yazmaya ara ver, bloğa yorum yazmışlar, sohbet beklesin sen ona bak.  (Tamam durum bu kadar vahim değil. Bir kitabı gerçekten okumak istediğimde ya da romanımın yeni bölümünü yazacağım zaman bütün cihazları kapatıyorum, arkadaşlarımla buluştuğumda telefonumu sessize alıyorum ama yine de… Yine de bir şeylerin kesildiği hissini taşıyorum içimde.)

Uçaklar ve havaalanlarında geçirdiğim son yirmi dört saat içinde uyumak da dahil olmak üzere öyle çok iş becerdim ki Einstein’ı anmadan edemedim. Ben bu kadar işi yerküredeki hayatımda ancak bir haftada yapardım. Süratle giden bir aracın içinde zaman sonsuzluğa açıldı.

Fakat tam yola çıkmadan önce… Beni Portland’dan Amsterdam’a taşıyan uçağın içinde hâlâ telefonlarımızı kullanmamıza izin varken… Öğrencilerle sohbet ettiğimiz bir ekrandan ülkedeki son skandalın haberi ve youtube bağlantısı geldi. Uçak motorlarını çalıştırana kadarki kısacık sürede anlamaya, dinlemeye çalıştım. Bir yandan öğrencilerin akın akın yazdıkları mesajları okudum.

Sonra uçak kalktı. Dünyadan koptum.

Gaz ve toz bulutu halinde bir Gezi Parkı bırakmıştım ardımda, şimdi ülkeme geri dönerken her şey biz kez daha altüst.

Bu haberleri almadan önce bu ayki yazının temasını şefkat olarak düşünmüştüm. Tamamen başka bir bağlamda, şefkati parlak kadınların kendilerine değer vermeyen adamlarla yaşadıkları beraberlikler konusu içinde ele alacaktım. Adamların parlak kadınlardan esirgedikleri şefkatten bahsetmeyecektim ama. Bu kadınların kendilerine veremedikleri şefkat de değildi aklımdaki. Bizlerin yani dostların, hocaların, ana babaların bu parlak kadınlara veremediğimiz şefkatten dem vuracaktım. Hani kendilerini heba ediyorlar diye kızıyor, üzülüyor, hiç ama hiç merak etmeden durmadan nasihat veriyoruz ya… İşte o insanlık halinden konuşmaktı niyetim. Kısmetse nisana…

Şimdi daha acil bir gündemimiz var.

Geçen (yirminci) yüzyıl yaşadığımız topraklarda çok derin yaralar açarak başladı. Kutuplaşmalar, körüklenen nefretler, toplu kıyımlar, yüzyıllarca yan yana yaşamış halkların birbirine düşman kesilmesi, katliamlar, zorunlu göçler, yanıp yıkılan yaşamlar… Bugün, Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıl dönümünde, aynı topraklar yine birbirine diş bileyen insanlarla dolu. Biz ve onların sınırları belirleniyor, sonra o sınırlar keskin kılıçlar gibi bileniyor… Aynen geçen asırda yaptığımız gibi  yine kendimizin daha iyi ve tabi ki haklı olduğumuza inanıyoruz. Biz de öyle inanıyoruz, onlar da.

Kitlesel nefret çığ gibi büyüyor.

Büyürken yüreklerden şefkati silip süpürüyor.

Sevginin tersi korku ise şefkatin tersi de ilgisizlik zannımca.  Şefkat kendi kafamızdaki doğrulardan bir adım geriye atıp ötekini merak etmekle başlıyor. İnsan nasıl ki sadece kendine özgü bir genetik yapı ile doğuyor, aynı eşsiz tasarım benliğine de yansıyor. Tahminlerin, varsayımların ötesinde girift bir varlık var karşımızda. Çok sıkıcı bulduğumuz ya da sinir olduğumuz insanlar için bile geçerli bu. Oysa onu merak ettiğimizde “şaşı bak şaşır” oyunlarında olduğu gibi hiç görmediğimiz bir resim üç boyutlu olarak beliriyor karşımızda.

Şefkat ötekini merak etmek ve sonra tanımakla başlıyor. Şiddet ise ötekine dair bir şablona kilitlenip kalmakla…

Tıpkı yirminci yüzyılın başında yaşayan atalarımız gibi biz de bu yüzyılın başında çok büyük dönüşümlere tanıklık etmekteyiz. Geçen yüzyılın bu döneminde bir devlet yıkılıp yerine yenisi kuruldu. Benzer bir yerde duruyoruz. Ülke yine hasta adama dönüştü. Yeni, taze bir iktidara ihtiyacımız var. Üstelik bu dönüşüm bizden bağımsız değil. Bunu hep beraber gördük, pasif seyirciler değil, aktif oyuncularız tarih sahnesinde. Artık bizi kurtaracak liderlerin yolunu gözleme zamanı geçti. Devir bireylerin özgürlük mücadelesi devri. Herkes gelecekten sorumlu. Geleceği alacağımız tavırlar ve atacağımız adımlarla biz belirleyeceğiz.

Geçen yüzyılda üretilen düşmanlıklardan birileri kazançlı çıktı. Bölünen, birbirlerine düşen insanların hepsi kaybetti. Resmi tarih bizden bunu sakladı. Kazandık sandık. Gerçekleri saklamada ana akım medyadan farkı yoktu aslında.

Bu sefer, bu yüzyılda, biz insanlık olarak daha güçlü, daha güvenli, bir yerdeyiz. Hakikate daha yakınız.

“Biz ve onlar” cinnetine kapılmayıp, yüreklerdeki en büyük odayı şefkate ayırırsak tarihi tekerrüründen kurtarabilir miyiz acaba?

 

Not: Yeni romanım Saklambaç’a göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı hepinize çok teşekkür ederim. 9 Mart Pazar günü saat 19:00’dan sonra Cihangir Yoga’nın Fındıklı şubesinde Saklambaç için imza günü düzenliyoruz. Hepiniz davetlisiniz. Gelebilirseniz çok sevinirim. Ayrıntılar için bana e-posta yazabilirsiniz. info@defnesumanyoga.com

 

 

 

 

 

 

 

9 MART PAZAR -SAKLAMBAÇ IMZA GÜNÜ

Bu pazar 9 MART hepinizi Saklambaç’ın imza gününe bekliyorum. 

Yer: Cihangir Yoga, Fındıklı. 

Meclisi Mebusan Yokuşu No 15 Kat 4 

Fındıklı- Istanbul

18:00-19:00 arası Yoga dersi 

19:15′den sonra Saklambaç İmza günü…

Görüşmek üzere! 

https://www.facebook.com/events/677744162281639/Resim

 

Orada bir His var Uzakta

Mara Meiradi’nin FaceBook sayfasından alınmıştır

Orada bir his var uzakta….

O his bir hasret. Hayır, birine ya da bir ülkeye değil, bir zamana dair bir hasret.

Ben bu sabah yine “o his” ile uyandım.

O zamanı ben yaşamadım. Tam yaşayacaktım, kaçtı. Ben doğduğumda parti bitmiş, geriye sönmüş balonlar ve sarkmış süsler kalmıştı. Bir de partide eğlenmiş büyükler. O zamanın izleri her yerde idi ama kendisi yoktu. Siz de belki biliyorsunuz “o his”i. Filmin başını, ortasını kaçırmışız da en sonunda doğmuşuz gibi bir şaşkınlık, kafa karışıklığı ve kaybolmuşluk hissi. Belki bizim bir türlü büyüyemeyen bir kuşak olmamız da o his ile ilgili bir şeydir. Bizden sonrakilere sormak lazım, “o his” onlara da aşina mı diye. Ama belki de bana has bir şeydir… Bazı sabahlar yakama yapışan, diğer sabahlarda unuttuğum…

O his dediğim gibi başka bir zamana ait. O zamanda akşamüstleri kadınlar evlerinin önüne bir sandalye çekip oturuyorlar. Hava biraz serinlemiş oluyor ve çocuklar meydana çıkıp oyunlar oynuyorlar. Meydanı ağaçlar çevreliyor. Dut, vişne, limon ağaçları. Rüzgar çiçek kokuları ile yüklü. Manolya ve hanımeli. O zamanda hayat yudum yudum yaşanıyor. Erkekler kahvede takılıyorlar, kimse bireyselliği ile çok uğraşmıyor. Kimse kendini çok düşünmüyor. Kadınlar evlerinin önüne çektikleri sandalyelerinde komşuları ile laflar ve erkeler kahvede tavla oynayıp siyasetten bahsederlerken, çocuklar kan ter içinde birbirleri ile dalaşırlarken… ne oluyor?

Ne oluyor orada?

Geleceğe dair hayaller ya da geçmişin hasretinde aradığımız, bulmayı umduğumuz ya da kaybettik diye üzüldüğümüz şey hep bir his aslında. En büyük hayaliniz nedir?

Dünyayı gezmek? Kitap yazmak? Ünlü olmak? Zengin olmak? Boğaza bakan bir evde yaşamak? Hayatımızın aşkı  ile evlenmek?

O hayal aslında bir araç. O hayal aracılığı ile bir şey hissettmek istiyoruz. Nedir o şey? Belki tatmin, belki güven, belki mutluluk veya sevinç, belki huzur… O hissi bulmak çok önemli çünkü o şeyi bulduğumuzda his hayalden özgürleşecek. Bir aracı olmadan da o hissi yakalayıp yaşayabileceğimizi hatırlayacağız. Bütün hayallerimiz hemen şimdi, burada gerçek olabilecek.

Benim hasreti ele alalım. O özlediğim zamanlar geçti artık… Şimdi geçmişte geçen bir roman yazarak birazcık olsun o meydanlarda çekirdek çitlemenin zevkine varıyorsam da, bilgisayarımı kapatıp kahveden çıktığım anda şimdiki zamanın içindeyim. Bütün enerjimi hasrete sarf edip, şimdiki zamanların eksiklerini sayıp dökerek ömrümü geçirebilirim. İşte efendim, eskiden böyle miydi, eskiden ne güzeldi, şimdi ne kötü vs vs vs. Böyle bir ömür geçer mi? Geçer. Bir sürü insan eskiye yanıp, geleceği hayal ederek şimdiyi pas geçtikleri hayatlarda nefes tüketiyorlar. Ben de o kervana katılabilrim pekala.

Üstelik o eskiden dediğim zamanları hiç yaşamamış olduğum halde.

Ya da o hasretini çektiğim meydandaki hissi araştırmaya koyulabilirim. Ne görüyorum o resimde? Kadınlar var. Hep beraber evlerinin önüde oturmuş laflıyorlar. Kimisi kucağındaki tasta fasulye ayıklıyor ve kimisi tığ işliyor. Akşam güneşi meydanı turuncu kızıl aydınlatmış ve çocuklar bağıra çağıra bir şeyler oynuyorlar. Kahveden zarın tahtaya vuruşundaki tıngırtı ve tavla taşlarının hareketi duyuluyor. Nedir nedir bu his? Gevşeklik? Rahatlık? Acele etmemek? Bir günün diğerinden çok da farklı olmadığını bilmenin güveni? Rutin? Bütün bunlar evet… Öte yandan sohbet ama rahat, çekirdek çitlerkenki sohnet. Ötekine ya da hiç bir şeye dikkatini fazla vermeden yapılan gevşek sohbet. Kadınlarla birlikte olmak. Kadınların herhangi bir tanesi olmak. Kalabalıkta kendi dertlerinin ufalması hali. Gülmek.

Hasretini çektiğim şey yüzyıl önceki bir güzel bir meydan ve etrafındaki iki katlı evlerin önünde oturan kadınlardan biri olmak değil, bu yukarıda saydığım hisler aslında. Onların kaynağı bende olduğu sürece herhangi bir yerde ve zamanda hasretini çektiğim o hissi bulmak için çalışabilrim.

Orada bir His var… ama çok da uzakta değil, aslında hepsi içimizde. Bir el atıp çıkartmak lazım sadece.

Tembellik Hakkı

 

Smirni Lady

Foto: Mara Meiradi’nin İzmir Koleksiyonu’ndan.

 

Kuraldışı Dergi’nin şubat sayısında çıkan yazım.

http://www.kuraldisidergi.com/5792/tembellik-hakki/

SAKLAMBAÇ ÇIKTI!

İlk romanım Saklambaç piyasaya çıktı! Sözlerime değer veren sevgili okurlarıma çok teşekkür ederim. İyi okumalar…

Defne Suman

Saklambaç

http://www.kuraldisi.net/index.php?cat_id=337&pro_id=477

Babama Teşekkür

imza 5Dün yazdıklarıma bir ek yapmak mecburi hale geldi.

Yazarken temel bir noktayı atladığımı biliyordum ya, kendi tecrübemi size anlatma telaşı ve heyecanı ile boş vermiştim.

O temel nokta babamla ilgili.

Dünden beri babam öte alemlerden yakama yapıştı. Elefteria Arvanitaki ile ilgili bir yazı yazarım da ondan nasıl olur da bahsetmezmişim?

Haklı da. Ben yaşadıklarımı tamamen kendimi mal etmişim.  Kendisinin katkısını nasıl göz ardı etmişim? Hayatta olsa hayatta yapmazmışım da şimdi öldü diye mi böyle rahatmışım?

Yazıyı bitirip yayınladıktan sonra, dün, kafamın içinde bu seslerle karlı kaldırımlarda bavulumu sürüklüyorum. Evet kahve falı bakarak hayatımı kazanmış olduğum bir dönem var mazimde ama esasında benim öyle öte alemlerle bağlantı kurmak gibi özel yeteneklerim yok. O yüzden de, her aklı selim kişi gibi ben de kafamın içinde duyduğum sesleri suçluluk duygusu ile kıvranan ve her firsatta beni yargılamayı boynunun borcu bilen kendi nefsime verdim.

Bavulu kar tepelerinin üzerinde atlattırarak nihayet New York metrosuna vardım. Yol uzun.  Şu yeni cd’yi dinleyeyim bari, dedim.  Konser sonrasında Eleftheria’nın menejeri hediye etmişti bana. Bende olmayan bir albüm. Mirame. Hemen şarkıları telefona attım. Tren sarsıla sallana yola koyulurken müzik başladı. Aaa, ama bir dakika! Bende bu albüm yok ama şarkıları biliyorum. Nasıl olur? Kafam karıştı.

Karışık kafamın içinde babamın sesi:

“Defnoş, bana çok acele şu üç şarkının sözlerini çıkar, anlayabileceğim gibi yaz, araba sürerken Eleftheria ile birlikte şarkı söylemek istiyorum. İşin biter bitmez de CDmi geri getir. Sakın üzerine yatma.”

Bu albüm işte o albüm. Mirame. Babamın sözlerini çıkarayım istediği üç şarkının bulunduğu albüm.  Onlarca albüm içinden menejer Anatasia nasıl olmuş da bana hediye etmek için bu albümü bulmuş? Hem de tam artık kulisten ayrılacakken peşimden koşup, “Dur sana bir albüm vereyim. Eşinle dinlersiniz,” diye elime tutuşturmuş.

Babam uzaklardan parmak sallıyor:

“Ο yazıda benden bahsetmezsen peşindeyim.”

Babam esaslı bir Arvanitaki hayranıydı. Bütün albümlerini biriktirir, İstanbul’a konsere geldiği zamanları kaçırmaz, ve ben bir türlü şarkıların sözlerini yazıp da veremediğim için bütün şarkıların melodisine eşlik ederdi. Tamam, kabul. Babam olmasaydı benim Eleftheria Arvanitaki’den haberim olmayacaktı. Yıllar önce bana şarkı sözlerini çıkarayım diye o albümü vermeseydi ben o şırıl şırıl sesi hiç duymayacak, New York’a konser dinlemeye gitmeyecek, orada öyle ulvi bir tecrübe yaşamayacak ve dün yazdığım yazıyı yazmayacaktım. Bunu dünkü yazıya eklemeliydim.

Tren havaalanına vardı. Sözlerini bir türlü oturup da yazamadığım o üç şarkı çalarken gözlerim doldu. “Defnoş, cdmi geri ver. Senden hayır yok.” Sevgiyi göstermek bu kadar kolayken neden erteleriz? O şarkı sözlerini yazmadım. Cdyi geri verdim. Sonra, ölümünden sonra yani, aradık, bir türlü bulamadık. Bütün Arvanitaki cdleri ortadan kaybolmuştu. Hala da bulmuş değiliz. Ama işte bu bir tanesi, en sevdiği, alemin esrarlı koridorlarından dönüp dolaşıp yine beni buldu.

Uçağımız karlı dağların üzerinden Amerika’yı boydan boya geçerken “bunu yazmalıyım” diye içimde geçirdim.

Havaalanından eve dönerken, takside, artık yürümekten, soğuktan, yaşadığım duyguların şiddetinden yorgun düşmüşüm, koltuğun arkasına başım düşüyor ama her genç gibi ben de telefonuma son bir kez daha bakmadan duramıyorum. Altı saatlik uçak yolculuğu sırasında ayrı kaldık ya, kimbilir dünyada neler oldu bitti. Gözümün biri açık, diğeri kapalı. Taksi Portland’ın boş sokaklarında hayalet gibi sessiz ilerliyor. Parmaklarım benden bağımsız muhteşem robotlar sanki, ışıklı ekranda ustalıkla kayıyorlar. Sonra birden önüme sürdükleri sayfada (açık olan) gözüme bir şey ilişiyor.

Benim dün yazdığım yazı bu. Kendi bloğum. Parmaklar rutin prosedürlerini tamamlamak üzere yazının en altına kaymışlar. Yorum var mı diye bakacağız. Yorum yok. Yorum yok ama yazının altında başka bir şey var. Öyle bir şey ki kapalı duran gözüm bile açılıyor.

Yazının altında babamla ikimizin resmi var!   Neeee? Gözlerimi ovuşturmak yerine sayfayı aşağı çekiyorum. Tazeleniyor ya o zaman. Hayal mi gerçek mi anlayacağız. Ve evet resim hala orada duruyor. Dünki yazının altına babamın ölümünün hemen ardından yazdığım “Farewell to my Baba” eklenmiş. Fotoğraf da o yazının görseli. Kim ekledi o yazıyı onun altına? Ben eklemedim. İstesem bile yapamam. Yorumlarım olduğu yerde duruyor. Üstelik size de görünüyor mu bilmiyorum. Belki bir tek bana görünüyordur. 

Yarın ilk iş babamın hakkını vermeliyim.

Bu not kendisine yazılmıştır.

Ben o konsere her şeyden çok seninle yeniden buluşmak için gittim Babiş. İkimizin de tutkuyla sevdiği bir sesin bizleri bir araya getireceğini umdum. Ölümünden sonra donan yüreğimde hislerin yeniden yeşermesini umduğum için gittim. Sonra müziğin gücü kalbimi çözerken öyle bir çoşkuya kapıldım ki bu tecrübe sadece benim olsun istedim. Oysa o hâla ikimizindi. Bir an için sürtç-i lisan ettiysem affola. Sensiz bir Arvanitaki mümkün değil. Hiç olmadı ve olmayacak.

Sözlerini çıkarmamı istediğin şarkıların bir tanesinde şöyle diyor:

Hayatım için sana çok teşekkür ederim, hayatım için…

Canım yandı ama dedim ya seni seviyorum.*

Senin yerine şimdi ben bu şarkıyı ben söylüyorum. Sana söylüyorum.  

*Σ’ευχαριστώ για τη ζώη μου, ζωή μου,

Πόνεσα μα είπα σ’ αγαπώ.

http://www.youtube.com/watch?v=cr5FOByh6KQ

 

İnsanlık Hali

Resim

Brooklyn’de karlı bir köşe kahvesi… Okul servisleri kar yüzünden gecikmiş, annelerinin ellerinin sürüklediği çocuklar kaldırım kenarlarındaki kar tepeciklerini aşarak okula koşturuyorlar. Bazı anneler ustalıkla bebek arabalarını kar tepelerinden atlatmayı da biliyorlar. Portland’da yağmur ne ise, New York’da kar o. Kimsenin hayatını fazla etkilemiyor.

Bizim köşe kahvesinin  içi sıcak. Sokağa bakan taraf boydan boya camekan, kış bahçesi gibi. Tatlı bir jaz müziği çalıyor. Gönül ister ki bir duyuşta kimin ne çaldığını bileyim de size yazayım. Ama maalesef bir jaz parçasını diğerinden ayıracak incelikte bir kulağım ve kültürüm namevcut. Ve fakat yine de bugünkü mektubumda size müziğin gücünden bahsetmek niyetindeyim.

Ben buraya, New York’a bir konser için geldim. Yunanistan’ın en tanınmış sanatçılarından biri, Eleftheria Arvanitaki, dünyanın en prestijli konser salonlarından biri sayılan Carneige Hall’da konser vermeye geldi. Ben de peşinden. Eleftheria dünyanın yarısını döndüyse bu konser için, ben de dörtte birini döndüm diyebilirim. Portland’dan New York’a uçak yolculuğu beş (5) saat sürüyor. İstanbul’dan Delhi’ye gitmek gibi bir şey. Gerçi şimdi bu konseri izledikten sonra Carneige Hall gibi bir konser salonu Delhi’de olsa ve Eleftheria Arvanitaki orada konser verecek olsa, oraya da giderim. O denli etkilendim.

O kadar etkilendim ki şimdi kendimi yine ergen gibi hissediyorum. İlk Joan Baez konserimden sonraki gibi, hayatım yeniden anlamla dolmuş gibi, aşık olmuşum gibi, tazecik ergen gibi… Öyle mutlu hissediyorum kendimi. Müzik ne güçlü bir şey! İnsanı nasıl da doyurup, dönüştürebiliyor. Tıpkı aşkta olduğu gibi bize o kenarda köşede kalmış duygularımızı yeniden yaşattıkları için sanatçılara hayran kalıyoruz. Onlarla yaşadığımız da sevda aslında.

Elefheria Arvanitaki Anadolu’dan sürülmüş Rumların acılı, öfkeli müziği Rembetiko’yu çağdaş temalar ile birleştirirek söylüyor. İnsana cennetten çıkma nehirler böyle şırıldar herhalde diye düşündürten bir sesi var ama dahası arkasındaki orkestranın gücü. O şırıl şırıl sese ud, buzuki, davul, zurna, klarnet, piyano eşlik ediyor. Hepsi bir araya gelip de  Carneige Hall’ın muhteşem müzik tesisatından kulaklarımıza ulaşınca insan çok ulvi bir tapınakta hakikatin sırlarına vakıf olmuş gibi bir hisse kapılıyor.

Sonra sahneye Ara Dinkjian çıktı, aldı eline udunu. Sahneyi soluk kırmızı bir ışık doldurdu. Kimse, Eleftheria bile yerinden kıpırdamadı Ara Dinkjian’ın parmakarı udun tellerinde gezerken. Müzik o kadar kuvvetli, öyle yeterliydi ki hepimiz iletişim için sözlerin gereksizliğini bir kez daha hatırladık. İnsanlık hali, bütün tuhaf girinti ve çıkıntıları, azgın rüzgarları ve tatlı kıpırdanışları ile onbir ud telinin titreşimlerindeki ifade buldu.

O zaman dedim ki ben, işte bu. Bundan ötesi yok. Ben’in ötekine insanlık halini anlatmasından daha ulvi bir şey yok. Hepimiz bunun için hasreti ile yanıp tutuşuyoruz. Aşkta, inançta , sanatta, edebiyatta hep bu yanıp tutuşmanın izleri var . İnsan en ham varoluş halini ötekine sunma ihtiyacı içinde. Bu ihtiyacın tatmini içimizdeki en büyük boşluklardan birinin kapanmasını sağlıyor. Neyin hasretini çektiğini bir türlü bilmeyen kopuk ruhlarımız ötekinin ruhu ile buluştuğunda ikiyle değil sonsuzlukla çarpılıyor. Bütün evreni dolduracak kadar büyüyor, büyüyor.

Orada Eleftheria Arvanitaki ile Ara Dinkjian’ın yarattıkları kainatın içinde onlarla beraber nefes alırken, dedim ki, bundan öte bir amacı yok insanın.

İnsanlık halinin hepimize aşina ama bir kadar da gizli sırlarını keşfet ve ifşa et… Mutluluk oralarda bir yerlerde gizli.

Konserden sonra New York’daki iki günüm daha vardı. Kar başladı. Arvanitaki’nin sesini kulaklarımdan ayırmadan ince uzun binaların, karlı parkların arasında yürüdüm. Koşturmadan, bir yere yetişmeye çalışmadan saatlerce yürüdüm, yürüdüm. Uzun zamandır ilk kez kendimi böyle tastamam hissediyormuşum, onu fark ettim.  Carneige Hall’da soluduğum o evren beni örümcek ağı gibi ince ve kuvvetli bağlarla yeniden hayata, insana, bütüne bağlamış.  Yaşamak hissetmek ile başlıyor.

Bize alemin sırlarının kapısını açacak olan şeyin nerede, ne zaman hangi şekide karşımıza çıkacağı hiç belli olmuyor. Bazen bir kitap, bazen bir yoga seansı, bazen bir dost ile atılan kahkaha ya da sevda, müzik ya da bir satır şiir. O bütünlük hissi hangi yoldan hayatımıza akarsa aksın, ruhumuzu doldurduğunda mutluluğun ne kadar içsel bir şey olduğunu, hayatta bizi kendimizden başka hiç bir şeyin veya hiç kimsenin mutlu edemeyeceğini bir kez daha hatırlıyoruz.

Aslında fazla söze de gerek yok. Bizim konserden sahneler burada. Bir de bu var. Benim sen sevdiğim parçalardan birisi. İyi dinlemeler…

Arvanitaki at Carne

Maneviyatta dahi Ataerkil

horoz

Foto: Kokia Sparis

Şimdi böyle bir erkek tipi çıktı piyasaya: Spritüel erkek. Bildiğimiz eski ataerkil-maçovari numaralara spritüel cilası çeken erkek.

Bildiğimiz eski numaralar nedir? İşte sadakatten öcü gibi korkmak, ilk kavganın akabinde kendini bir diğer kucağa atmak, sonra inkar etmek, sonra yalan söylemek, sonra sizin kollarınıza geri dönmek için ilan-ı aşklar etmek… Bir sonraki buhrana kadar sizi bulutlar üzerinde uçurup, ilk kavgada filmi başa sarmak. Bir türlü bağlanmaya, tek eşliliğe, evliliğe, söz vermelere gelememek… Bu arada yakanızı asla ama asla bırakmamak. Tam kurtuldum diye bir zafer turu atacakken kancayı takıvermek. Karşılıksız almak… Bir söz dahi veremeden almak, almak, almak…

Bu tip marifetleri olan bir erkek tipi var. Bu klasik model şehir kadınlarına yabancı değil. Hatta çoğumuz 20li yaşlarımızı bu klasik modelin koleksiyonunu yaparak  geçirdik. 30lu yaşlarda kabak tadı verdiğini hissettik, ama kancalarından takıldığımız oldu. 40lı yaşlarda da bu kancaya takılan çok kadın arkadaşım oldu, aklı selim, çok zeki kadınlar… Ben her seferinde kancanın ucunda çırpınan kendimmişim gibi yandım yakıldım.

Neyse benim dersim klasik modelden değil de bunun spritüel cilası atılmış olanından bahsetmek. Spritüel model de klasik ile aynı özellikleri gösteriyor ama arkasına dağ gibi bir söylemi almış olarak. O ki yoga, meditasyon ve daha nice New Age usülü kendini geliştir-aştır-taştır etkinliği ile iştigal ediyor ve tabii ki bu işleri hepimizden daha iyi biliyor. Daldan dala atladığı için bir tane öğretinin bile derinine giremiyor, bu ayrı bir konu, ya da belki de değil. Çünkü eli yüzü düzgün bir mistik sistemin derinine indiğinde karşılaşacağı manzaranın hoşuna gitmeyeceğini biliyor. Ya da seziyor. Kesinlikle kötü niyetli bir insan değil.

Kimsenin niyeti kötü değil zaten, herkes kendi yarasını koruma derdinde. Bu da ayrı bir konu.  Tabii bir de güya-gurular var. Bu modelin epey geliştirilmiş hali oluyor güya guru. Yoga dünyasında skandalsız gün geçmez oldu mesela. Siz daha bizim sıkıcı sıkıcı yerimizde oturduğumuz sanın. Ne dolaplar dönüyor…

Neye ileride bir gün güya-gurulara da gelir sıra elbet.

Velhasıl bu güya spritüel model sadakatsizliğini meşrulaştırmak için mesela ingilizcesi non-attachment olan bağımlılıktan bağımsızlaşma ilkesini bize hatırlatmayı sever. En sevdiği ilke budur kanımca. Oysa ki “non attachment” ilkesi bir insana sadakat sözü vermeyi engelleyen bir şey değil. Ve hatta cinsel enerjiyi sağa sola saçmayıp, idareli kullanmak; kıymetli, anlamlı ilişkilere kanalize etmek bütün mistik öğretilerin başını çekiyor. Hiç bir geleneksel mistik sistem “tek bir kadına bağlanma oğlum, bu amaç peşinde mümkün olduğun çok kadını koynuna al” gibi bir tavsiye vermiyor.

Ama bizim spritüel cilalı klasik model bunu böyle anlıyor. Zaten belki de böyle anladığı için bu işlere merak salmış. Ne de olsa yoga, meditasyon ve kişisel gelişim dünyası 1 erkeğe 10 kadının düştüğü mini sultanlıklar. Sadakat, söz verme, söz tutma gibi konularda yeterli olgunluğa erişmemiş, cinsel enerjisininin kölesi durumundan henüz sıyrılamamış erkekler için bir cennet aslında. Çünkü bir o kadar da kendi kıymetini bilmeyen, sınır çizmekten bihaber kafası karışık kadın var orada. Bir ilişkinin  yüzde elli sorumluluğu erkekte ise diğer yüzde ellisi de kadında. “Ay vallahi ben sevmekten başka bir şey etmiyorum, o hep benim kalbimi kırıyor” diyen taraf da hiç bir şey yapmayarak kalp kırıklığına meydan verdiği için karşısındaki kadar sorumludur ilişkinin geldiği noktadan. Bu konuyu daha ileride irdeleriz.

Hareme düşmüş sultan erkeğimize bakalım şimdi. Harem halkının diline pelesenk ettiği bir “şimdiki zamanı yaşama” mevhumu var. “Tek gerçek şimdi, şu an, en büyük şimdi, başka büyük yok” söylemi var. O da -çok af edersiniz- kıçından anlaşılmaya müsait bir konsept ne de olsa…

Onu da kat çorbaya. Oldu mu sana spritüel erkek?

Oldu oldu.

Öyle bir oldu ki kapanın elinde kalıyor.

Ne yapsın, onun da egosu var. Gider mi gider. Bu egonun ne menem bir şey olduğunu idrak edemiş ise henüz, spritüel sandığı çalışmaların o egonun emrinde gerçekleşen faaliyet zinciri olduğunu anlamayabilir.

Burada bir ara veriyorum. Çok alakalı değil ama bu spiritüel kelimesine biraz sinir oluyorum. Pek azımız tarafından bilinen türkçesi tinsel. Manevi de diyebiliriz. Müsade ederseniz bu noktadan sonra bu ikisini kullanalım. (Atlas Dergisi’nde çıkan bir yazımda “yoga tinsel bir çalışmadır” dedim diye çok fena saldırıya uğramıştım. Dinsel dediğim sanılmış. Dinsel değil, tinsel. Spiritüelin öz Türkçesi.)

Evet tinsel ya da manevi… Bu tip çalışmaların ilk adımıdır sadakat. Önce hocamıza sadakat sözü veririz, sonra o hocanın hocalarına, mistik sülalemize. “Sizden bana akan öğretiyi sulandırmandan, sızdırmadan, azimle çalışacağım” dersiniz. Bu söz bilinmeyene atılan bir adımdır. “Dur bir bakayım, hoşuma giderse devam ederim” mantığının ters ucunda durur.

Bilinmeyenin uçurumundan aşağı atlamak bütün dönüşümlerin başını tutar.

Sonra yine eski metinlerin bize hatırlattığı üzere yoga (ya da hangi tinsel çalışma ile tamama erme yoluna baş koyduysanız o sistem) ancak ilişkide yaşanır. Ben’in Öteki ile karşılaştığı yerde yoga başlar.

Ben’in öteki ile karşılaşması da öyle “kendimizi akışa bırakalım, bir miktar hoş beş edelim sonra ama sakın ola ki bağlanmayalım” ile özetlenecek bir durum değildir. Tinsel model erkeğimizi korkutmak istemem ama bu kendini keşif süreci evliliğe  benzer. İnsan kendi içine kapandığı yerde değil, ötekine açıldığı yerde kendini keşfeder. Kendi içimize kapandığımız o mağarada çünkü hep ama hep aynı film gösterilmektedir.

Evet Ben ile Öteki’nin buluşması bir düğündür. Resmi ya da imam nikahı değil, yürek nikahı kıyılması icab edilir. Sadece hoşbeş esnasında değil, kanlı ve ısdıraplı zamanlarda da yan yana olmaya verilen sözdür. Bilinmeyenin uçurumdan aşağı kendini beraber bırakmaktır. O düşüş anında karşındakinin aynasında gördüğün surettir.

Zaman denen o bilinmeze öteki ile dalabilmektir yoga.

Hayatı çalmak değil, paylaşmaktır.

Bu tinsel işler cesaret ister yani.

Non-attachment use yanlış anlaşıldığı şeyden çok başka bir şeydir. Onu da başka bir yazıda konuşuruz.

Hepinize çok sevgiler.

Defne

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.292 takipçiye katılın