Bütün İnsanları Kardeşin Bil

Kuraldışı Dergi’nin Nisan 2012 sayısında çıkan yazım: (www.kuraldisidergi.com)

Çocukken annem odamın duvarına Ataol Behramoğlu’nun Kızıma adlı şiirini yapıştırmıştı. Okumayı daha yeni yeni söküyordum. Annemin gazeteden kestiği minicik yazıları günlerce heceleyerek nihayet okuduğumda karşıma şu çıktı:

bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım,
sevginin ürünüdür insan nefretin değil kızım,
zulmün önünde dimdik tut onurunu,
sevginin önünde eğil kızım.

Ben öyle fazla sevgi dolu bir çocuk değildim. Mesela annemin arkadaşının kızı Ayşe hep güler yüzlü ve sokulgandı. Benim için kimse “Ay ne sevimli çocuk” demezdi. Çok ağlardım. Çok tepinirdim. Edepsiz derlerdi bana. Şımarık. Acayip. Sevimli, sevecen, sevgi dolu hiç değil.

O yüzden heceleye heceleye duvarımdaki şiiri söktüğümde, müthiş bir hayal kırıklığına uğradım. Annem yine bendeki bir eksikliği gözüme sokmaya çalışıyor olmalıydı. Bütün insanları sevmiyordum çünkü. Sınıfımın yarısını, köylü diye, pis diye, aptal diye sevilmez ilan etmiştim. Erkekleri zaten sevmiyordum. Erkekler diye. Böylece sevebileceğim -sevmeyi seçtiğim- ufacık bir grup kalıyordu geriye. Onlara da zaten aşırı bir tutkuyla bağlanıyordum. Annem herhalde fark etmişti bu seçerek sevme halimi, o yüzden bu şiiri gelip duvarıma uhulamıştı.

Bir iki ay sonra kâğıt parçasını duvardan söktüm çıkardım. Uykudan önce beni öpmeye geldiğinde, duvardaki yırtık kâğıdı gören annemin “Neden böyle bir şey yaptın Defne?” diye soran sesi titriyordu, hatırlıyorum. Omuz silkip duvara döndüm. Kendimi yenilmiş hissediyordum. Bütün insanları dostum, kardeşim bilmeme imkân yoktu. Gerçekten kötü kalpliydim ben. Çocuk Kalbi kitabından da nefret ediyordum zaten.

Otuz yıl sonra bugün, “Ben seçerek severim” diyen bir öğrencimin sözlerini okuyunca irkildim. Birkaç arkadaşıma sordum. Onlar da seçerek sevdiklerini söylediler. “Öyle herkes sevilmeye değmez” dediler. “Ne belirliyor peki bu değeri?” diye sordum. Bir kısmı kendilerine haksızlık edenleri sevilmeye değer bulmadıklarını söylediler. Bazıları düşünceleri, bazıları da davranışları yüzünden kimi insanları sevmeme kararı almışlar. “Sen de herkesi seviyor değilsin herhalde, muhakkak sevmediğin birileri vardır dünyada” dediler.

Durdum, kimleri sevmediğimi düşündüm. Tanıdıklarımın arasında kimseyi bulamadım. Davranışlarını eleştirdiğim arkadaşlarım var tabii. Hatta bazılarının yanında kendimi rahat hissetmediğim için onlarla görüşmekten kaçınıyorum. Ama bu onların sevmeye değmez kimseler olduğu anlamına gelmiyor. Bu benim kendi içimde aşmam gereken bir meselem. Zaten son tahlilde onları da seviyorum.

Peki, o zaman en adi suçluları düşüneyim: Hani o gencecik kız ile annesini Ümraniye ormanlarına götürüp tecavüz ede ede öldüren tinerci çocukları; Madımak otelini yakan yobaz canileri; arkadaşıma tecavüz edip sonra boğmaya çalışan taksi şoförünü; hapishanelerde işkence yapanları… Onlar karşısında oluşan hissimin nefretten ziyade, korku olduğunu keşfettim. Tek tek her birinin hikâyesini dinlesem, gözlerinin içine bakarak onları konuştursam, karşılıklı korkularımızı itiraf etsek, aramızda bir bağ kurulsa onlardan hoşlanabilir miyim?

Bilmiyorum. Zaten böyle uç örnekler üzerinden bir yazı yazmaya niyetim yok. Benim bu aralar aklıma takılan konu günlük hayatta karşımıza çıkan insanlardahoşlanmamayı seçtiğimiz durumlar. Seçerek seven öğrencim ve ona hak veren arkadaşlarımla konuştuktan sonra, günlük hayattaki sevgisizlik örneklerini toplamaya başladım. Tahmin edersiniz ki sepetim kısa sürede doldu.

Bir arkadaşım kalabalık bir çay bahçesinde ayağını uzattığı sandalyesini hışımla altından çekip alan adamdan hoşlanmamıştı. Başka biri türbanlı kadınları sevmiyordu. Yeşil yandığı halde ilerlemeyen taksinin arkasındaki taksi şoförü, kıpkırmızı bir yüzle avaz avaz kornaya basarken öndeki meslektaştan kısa bir anlığına nefret ediyordu. Ve gürültüden rahatsız olduğu için, kornaya basan taksiciye tiksinerek bakan yaşlı kadın da taksiciden hoşlanmıyordu. Çayımı acıbadem kurabiyemle aynı anda getirmedi diye söylendiğim şaşkın çaycının da hiç sevilecek bir tarafı yoktu.

Günlük hayattan hoşnutsuzluk/sevgisizlik örnekleri ile doldurduğum sepetimi bir kenara koyduktan sonra basit bir deneye başladım. Tanımadığım insanlarla konuşurken, bir sefer gözlerinin içine bakıp gülümsedim, sonraki sefer somurtarak göz temasından kaçtım. Otobüs şoförü, yol sorduğum portakalcı, metroda yanına oturduğum adam, camiden çıkan kadın, Nişantaşı’nda bir butikte çalışan başka bir kadın, Kasımpaşa’daki çaycı, Kanyon’un en üst katında puro içen adam, trafikte beni sıkıştıran Mercedes’in delikanlı şoförü, pazar sabahları Yunanca dersine giderken arabamı park ettiğim sokakta pencerelerinden müşteri ayarlayan travesti seks işçileri ve paralarını denkleştiremedikleri için onlara otoparkın köşesinden bakan genç çocuklar… Hepsini denedim.

Göz teması ve tebessüm büyü gibi bir etki yaptı her birinin üzerinde. Somurtan ve bana şüpheyle bakan bütün insanlar, gözlerine bakıp tebessüm edince, evet belki gülerek karşılık vermediler ama yüzlerindeki ifade yumuşayıverdi. Bir an, kısacık bir an, aramızda bir bağ kuruldu. O kısacık anda ben onlara dedim ki “Seni bir (dinci, laik, Türk, yabancı, köylü, kentli, kadın, erkek, travesti, fahişe, genç, yaşlı, fakir, zengin, züppe olarak değil) aynı kendim gibi bir insan olarak görüyorum ve senden hoşlanmayı seçiyorum.”

Malum, tebessüm sevginin elçisidir.

Bütün bu gülümsediğim insanları sevdiğimi söylemiyorum tabii. Ama onlara nefretle yaklaşmadığımı biliyorum. Hatta onları, bana ruhlarının derinliğini açmaya karar verirlerse sevebileceğimi fark ettim. Kim olurlarsa olsunlar. Bu fark ediş sadece başımı değil, birden bütün ilişkilerimi dönüştürdü. Kızmaz oldum. Korkmaya devam ettim ama nefret etmez oldum. Biraz da sanki bütün dünya beni korurmuş gibi geldi. Tabii bütün bunlar benim kişisel yanılgılarım olabilir. O yüzden siz kendiniz bu deneyi bir yapın, sonra bana yazın.

Çocukken şüphelerim vardı. Şimdi şaire katılıyorum. İnsan sahiden de sevginin ürünü, nefretin değil. Yalnız insanın, sevginin ürünü olduğunu algılaması ve deneyimlemesi için onu katman katman sarmalayan korkularından ve girift inanç sisteminden bir bir soyunması lazım. Pek azımız bu sevecen yapımızın farkında olarak doğup büyüyoruz. Sevmeye değil nefrete cesaretlendirilen bir dünyada büyüyen çocukların sevginin ürünü olduklarını anlamaları çok zor. Öğrenilerek varılan bir bilgi bu. İnsanın sevecen yapısı yıllarca süren dikkatli bir çaba, çalışma ve dünyada kötü insan olmadığına dair duyulan sarsılmaz bir güvenle fark edilecek bir yapı. Annem bu şiiri benim duvarıma yapıştırdığında benim şimdiki yaşımdaydı. Benim de şaire hak vermek için bir o kadar yaşamam gerekiyormuş!

İnsanları birtakım davranışlarına göre “hoşlanıyorum” (seviyorum) , “hoşlanmıyorum” (sevmiyorum) diye iki ayrı kovaya atmak çok mutsuz edici bir alışkanlık. İnsanın davranışlarıyla düşünceleri bir günden diğerine öyle çok değişiyor ki! Size yapılan bir haksızlık başka bir açıdan bakıldığında bir başkasının mecbur kaldığı bir davranış olabilir. “Sevmiyorum” kovasına attığımız insanları oradan çıkarmak ise hiç kolay değil. Çoğumuz annemizi, babamızı, kardeşlerimizi ve çocuklarımızı berbat davranışlarına rağmen sevmeyi sürdürüyoruz. Yani bir insandan belli davranış ve düşünceleri yüzünden hoşlanmamayı (ve tabii ki sevmemeyi) seçmek sadece bir alışkanlık; doğru olduğuna inandığımız bir diğer yanılsamadan başka bir şey değil!

Evet, biliyorum zihin sınıflandırmak ister. Zihnin varoluş sebebi dış dünyayı anlaşılır kılacak kategorilere ayırmak ve sonra insanları, eşyaları, soyut kavramları o kapların içine yerleştirmek. Sosyoloji’ye Giriş dersinde okuduğumuz bir parçayı hatırladım şimdi. Yazar bir dükkâna giriyor ve satıcının kadın mı erkek mi olduğunu bir türlü anlayamıyor. Satıcının cinsiyetini ilk anda bilememek içinde hiç tahmin etmediği bir huzursuzluk yaratıyor. Bütün alışveriş süresinde bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyor. Çünkü zihin bir insana bakar bakmaz saniyenin binde birinde o insanı özelliklerine göre kategorilere yerleştiriyor, işi bitince rahatlıyor. Cinsiyet, yaş ve ırk zihin tarafından en çabuk araştırılıp sonuçlanması istenen özellikler. Bu işlev bir yerinde sekteye uğrarsa huzursuzluk baş gösteriyor.

Modern dünyada hoşlanmak/hoşlanmamak veya sevmek/sevmemek ekseninde yaptığımız sınıflandırma aslında çok eski, ilk toplumlardan beri insanın aşina olduğu bir zihin işlevi. Ben ve ötekini ayırmak. Bizim klan, onların klanı. Bizim köy onların, köyü. Bizim ülke, onlarınki. Bizim din, onların dini.

Bu ayrıştırma işlevi, terbiye edilmemiş ham zihnin doğal bir dalgası. Aydınlanma yolunda ermediğimiz sürece ben ve öteki ince ayrıntılarda hep kendini gösterecek. Yine de bu ayrımı en aza indirgemek elimizde olan, üzerinde çalışacağımız ve kendi mutluluğumuz için atabileceğimiz bir adım. Kişisel dönüşümü hedefleyen bütün sistemler (geleneksel, mistik veya modern) mutluluğa ve özgürlüğe giden yolun zihinsel alışkanlık kalıplarının kırılması ile gerçekleşeceğini söylemiyorlar mı?

Daha mutlu bir hayata adım atmak için, güneşin yüzümüze güldüğü bu ay içinizden ilk tepki olarak birinden hoşlanmamak geçiyorsa, bu sese kulak vermeyin. O kimseyle bir defa göz göze gelip gülümseyin. Bakalım ne olacak? Herkesin bir hikâyesi var çünkü. Ve muhakkak bir yerlerde o insanı sevilmeye değer bulan bir başka insan var. O insandan hoşlanmamak sadece bir seçim meselesi!

Ufak bir şey değil bu bahsettiğim. Hem zor, hem de çok büyük bir dönüşümün başlangıcı olabilir!

Hatta belki de devrimin ta kendisi, şu dizeleri yürekten diyebilmek:

bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım,

sevginin ürünüdür insan nefretin değil kızım,

zulmün önünde dimdik tut onurunu,

sevginin önünde eğil kızım.

KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

 
Posted in Anı, Sosyoloji, Yoga | Tagged , , , , , , , , , , , , , | 5 Yorum

Romalı Bir Kadın

Dün akşam elimde şemsiyem, otelimden çıkıp düz bir çizgi üzerinde yürüyüce, aradığım Pizza Rosa’yı buldum. Yağmura rağmen herkes sokaklardaydı. Otelden çıkınca İspanyol merdivenlerinden, Trevi çeşmesine yürüdüm. Oradan Piatza Navona’ya, oradan da nihayet pizzamı bulduğum Campo di Fiore’ye ulaştım. Bu pizzanın özelliği içinde peynir olmaması. Zaten orjinal pizza budur demişti Tayland yıllarımda beraber olduğum Italyan sevgilim. (Peynir sonradan Kraliçe Margarita’yı etkilemek için eklenmiş.) Sonra da, Pizza Rosa’yı deneyeyim diye beni Bangkok’un arka sokaklarına gizlenmiş bir İtalyan lokantasına götürmüştü.

Ben çocukluğumdan beri süt ve süt ürünlerinden hoşlanmadığım için arkadaşlarımın pizza coşkusunu hiç paylaşamadım. Hatta önce Kral ve Ben’deki, daha sonra Pizza Hut’daki pizza partilerine layıkıyla katılamadığım için kendimi biraz da eksik, ezik hissettim. İşte bu yüzden İtalyan sevgilimin beni götürdüğü o İtalyan lokantasında yediğim Pizza Rosa benim için bir dönemin sonu anlamına geliyordu. Aynı gece İtalya futbol takımı dünya kupasını kazandı. Bizim sevgili Bangkok’daki ultra-modern ama minicik gökdelen dairesinde beni öpücüklere boğarak zafer turları attı.

Ertesi gün Tayland’dan bir daha dönmemek üzere ayrıldım. İtalyan sevgiliyi de bir daha görmedim. Dünki yağmurlu Roma akşamında tek başıma Pizza Rosa yerken bütün bunların zihnime akmasından doğal ne olabilir? 

İtalya’dayım. İstanbul’dan kalması planlanan bütün uçakların lodos fırtınası nedeniyle iptal edildiği dün öğleden sonra, kahraman bir pilot (İtalyan) bizi hızla bulutların (ve dolayısıyla fırtınanın) üzerine çıkardı. Altımızda kalan hortumumsu gri mavi hareketin Marmara üzerinde ilerlemesini hayretle seyrederek İstanbul’a veda ettim. (yine)

İtalya’dayım. Dört yıldır devam ettiğim Shadow Yoga hocalık eğitimi programının son kursu burada, Umbria bölgesinde yapılacak. Dört yıldır benim gibi canını dişine takarak bu programa devam eden sınıf arkadaşlarımın hepsi dünyanın dört kıtasından kalkıp buraya Umbria’ya geliyorlar. Başvuranların arasından elli küsur kişi programa kabul edilmişti. Bugün duydum ki sadece yirmi dört kişi bu son kursa kadar dayanmış. Kolay değil sahiden. Dört yıl boyunca insanın bütün birikimini, işinden alabileceği bütün izinleri, her sabahını, her akşamını yogaya adamasını bekleyen bir eğitim bu. Bittiğinde de mezun olup olmayacağınız belli değil. Hocanın takdirine kalmış. “Bir yıl daha devam et” de diyebilir, “senden hoca olmaz, unut bu işi” de diyebilir. 

Zaten Shadow Yoga sisteminde hocalık eğitimini tamamlamak hocadan kopmak anlamına gelmiyor. Bu ünvanı taşıyabilmek için her yıl en az bir defa ustamızın verdiği dokuz günlük kurslardan birini yapmamız ve tabi ki her gün kendi yogamıza devam etmemiz gerekiyor.

Pizza Rosa’nın tamamını sabırla yedim bitirdim. Yanında içtiğim yarım bardak kırmızı şarap ve yol yorgunluğu birden fena çarptı. Pizzacıdan otele kadar olan yolu yalpalayarak yürüdüm. Yolda açılayım diye bir de kahveli dondurma aldım ama iki dil darbesinden sonra sıkılıp ilk çöpe attım.

Sabah trink diye gözlerimi açtım. Otel odasının örtülü perdelerinin arasından ışık sızıyordu. Saatin beşi geçmiş olduğunu tahmin ettim. Uzandım baktım, 6ymış. İyi. Yanımda Char uyuyor. Yirmi dört saat süren Portland-Roma yolculuğu ve 10 saatlik saat farkı yüzünden feleği şaşmış Portland’lı arkadaşım. Fare kadar sessiz duşa girdim. Yoga yapamayacağım belli ki. Kızcağız uyusun biraz. Şemsiyemi çantama atıp usulca çıktım. Otel kahvaltısı dayanılır gibi değil. Hemen sokaklara çıkmalı…Trevi Çeşmesi’ne gitmeli. Sabahın bu erken saatinde, etrafında çiçeğe konmuş arılar gibi vızıldayan o turist kalabalığı olmadan kıyısına oturmalı.

Nasıl ihtişamlı, nasıl güçlü bir yapı bu Allahım!

Allahım, sen insanı kendi suretinde yaratmışsın, insan da senin suretinde Roma’yı yaratmış herhalde…Bu şehirde her bir bina, heykel, çeşme, kilise, katedral sokak, merdiven, Tanrılara yaraşır bir özen, ihtişam ve kudret ile inşa edilmiş! 

Yürürken yürürken hep bakıyorum. Müzelere, kiliselere, meydanlara, çeşmelere, merdivenlere değil de apartmanların pencerelerine, avlulara açılan kapılara, kapılardan çıkan bisikletlere. Yürürken yürürken o pencerelerin ardında yaşayan insanların hikayelerine bakıyorum en çok. Ve başlıyorum kendimi kandırmaya: Ben de burada yaşayan Romalı bir kadınmışım. Bir araba camından kendime göz atıyorum. Evet işte bu sezonun modası çizgili bir kazak, dar bir blucin, şık ayakkabılar, ipek bir şal ve bej trençkot. Romalı bir kadınım, evimden çıktım. Bir espresso bara gidiyorum. Sonra yazılarıma döneceğim. Romalı bir yazarım ben.

Evet, güzel, şimdi bir espresso bar bulmalı.

Bütün turistler mahmur gözlerle berbat otel kahvaltılarını ederlerken ben yine aynı düz çizgide Campo di Fiore’ye yürüyorum. Ne demişti İtalyan eski sevgili? Biz kahvaltı etmeyiz, ayak üstü bir espresso shot atıp yanında ufak bir bisküvi yeriz. Madem öyle ben de İtalyan usulü yapacağım. Zaten Ayurveda da ne diyor? Kahvaltıyı abartmayın. Sabah saatlerinde sindirim sistemi fazla mesai yapmaya hazır değil. En kuvvetli öğününüz öğle yemeği olsun.

Campo di Fiore’de pazar kuruluyor. Çiçekler, meyveler, sebzeler, mantarlar, zeytinler, zeytin yağları, domatesler, domatesler, domatesler…Yağmur dinmiş, espresso barın bahçesinde güneşli masalar var. Oturursan espressonun fiyatı iki katına çıkıyor yalnız. Olsun. Farketmez. Ama bunu Yunanca değil İtalyanca söylemek lazım. Diller birbirine girdi. Kindle’ımdan Kara Kitap’ı açıyorum. (Sağolasın Tuba!) Bir espresso lungo daha. Yanımdaki kadınların üçü de aynı anda sigara yakıyorlar. Hay Allah! Tek tek içseniz olmuyor mu? Duman da hep içmeyene eser ya!

Öbür yanımdaki masada oturan kadın eğilip diyor ki, “afedersiniz, harita üzerinde nerede olduğumuzu bana gösterebilir misiniz?” Buraya daha dün gece vardığımı hiç çaktırmadan haritayı elime alıyorum, parmağımı şıp diye olduğumuz meydana bastırıp, işte burası deyiveriyorum.

Romalı bir kadınım ya ben….

Güneşte yayılıp kitabıma dalıyorum…

Görsel

 

 

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , | 3 Yorum

ÇOK

Bugün birşeyin iyice farkına vardım:

Bir şeyi iyi yapmak istiyorsanız ÇOK çalışmanız lazım. Bu ÇOK’u bilerek ve isteyerek büyük harflerle yazıyorum ki düşündüğünüzden çok daha ÇOK çalışmanız gerektiğini anlayabilin. Bahsettiğim ÇOK çalışmak, aynı anda birden fazla şeyi iyi yapmak istiyorsanız erişebileceğiniz bir nokta değil. Bu derece ÇOK çalışmak için elinizde enerjinizi, vaktinizi, paranızı akıtacağınız tek bir şey olması lazım. O kadar ÇOK!

Aylardır ızdırap içindeyim. Her sabah erkenden derslerimi verdikten sonra eve koşuyorum. Romanımla buluşmak için. Bu kadar zaman karşınıza yeni bir yazıyla çıkamamamın sebebi işte bu roman. Bütün yazı hevesimi ondan aldığım için bu zavallı blog, annemle çekilmiş bebeklik resmimde takılıp kaldı. Bu sabah da niyetim romanıma gömülmekti ama kahvaltımı çiğnerken aklıma düşen bu yeni keşfi sizinle paylaşmadan edemeyeceğime karar verdim. (sonra romana da koyarım)

Izdırap içindeyim? Neden? Roman yazıyorum. Öyle sanatçı ızdırabı değil. Maymun ızdırabı benimki. Çünkü bir şeyi ÇOK yapmak yerine ÇOK şeyi aynı anda yapmaya çalışıyorum. Kaçınılmaz sonuç: mutsuzluk.

Neyse, eve geliyorum dersten. Sabah 6′da kendi yogamı yapmışım, sonra 1 saat 15 dakika ders anlatmışım, sonra genelde bir saat da özel ders vermiş oluyorum. Eve geldiğimde saat 10:00. Eh, açım tabii. Yoga aç karna yapıldığı için önceki günden beri bir şey yememişim. Kahvaltı ediyorum. Kahvaltı edince bir ağırlık çöküyor. Divana uzanıp uyuyorum. Uyandığımda saat öğleyi geçmiş oluyor. Hadi romanın başına oturuyorum. Aaa bilgisayarı açınca öğrencilerden epostalar, sorular sormuşlar. Ayarlamam gereken yeni özel dersler, kurslar için vermem gereken tarihler…Alınması gereken uçak biletleri, otel rezervasyonları, yine öğrenci soruları…Para işleri, kredi kartı ödemeleri…Derken oldu mu saat size öğleden sonra 3:00. Böyle bir günde dikkatinizi çekerim, ne bir sosyalleşme, ne de Bey var.   Ve ben hala romana başlayamadım.

Izdırap içindeyim. Bey arıyor. Benim bu işkolik hallerime dayanamadığı için Bey annesinin yanına Atina’ya gitti. Evliliğimiz telefonda yürüyor. Diyorum, olmuyor Bey, olmuyor. Tek istediğim oturup romanımı yazmak, bir türlü olmuyor. Birazdan akşam dersi için öğrenciler gelecek. Roman yazmak için her gün bir iki saat roman okumak gerek. Araştırma yapmak gerek. Sokakları yürümek, avare zamanlar geçirmek gerek. Düşünmek ve elbette yazmak gerek. Olmuyor! İki saat kaldı önümde, onu da seninle telefonda geçiriyorum zaten! AAAAH!

Ben ağlayıp sızlandıkça diyor ki “Hanum, sen bir yoga hocasısın. Tam zamanlı olarak bu işi yaptığın için, bankada çalışan bir memur kadar vaktin var roman yazmaya. Kendinden niye bu kadar ÇOK şey bekliyorsun? Hayalindeki gibi bir romancı olacaksan, yoga dersi vermeyi bırakman gerek! Sen iyi bir yoga hocasısın.  ”

Ama ben hayalimdeki gibi bir romancı olmak istiyorum. Baştan savma değil, hayran olduğum romancılar gibi katman katman, ince ince yazmak istiyorum! Ama o çok sevdiğim romanların, Anna Karenina’nın, Küçük Şeylerin Tanrısı’nın, Parfüm’ün Dansı’nın, Benim adım Kırmızı’nın yazılması için gereken enerji, zaman ve sabrın miktarını anladığım günden beri ızdırap içindeyim. Bey haklı: Öyle iyi romanları ancak tam zamanlı romancılar yazar.  Tam zamanlı memurlar ve yoga hocaları değil.

NE? Yani yoga ders vermeyi bırakacak mıyım?

Kim bilir? Belki tam zamanlı romancı olursam, hobi olarak arada sırada ders veririm!

Sen de ne istediğine bir karar versen artık Defne!

Ama ben hep ne istediğimi çok iyi bildim! Diğer balık burçdaşlarımı  şaşırtan bir kararlılığım vardır benim. Astronot ve sonra tiyatrocu olmaya heveslendiğim çocukluk yıllarımdan sonra, onaltı yaşında  gazeteci olmaya karar verdim. Politika, magazin, kültür sanat değil de, uzak memleketlerde yaşayan insanların hayatlarını araştırıp yazacağım araştırmacı gazecelik tam bana göreydi. Nokta dergisini o vakitler çok ciddiye alırdım. Nokta’da yazacaktım belki de. Ve tabii Cumhuriyet gazetesinde de dizi yazılarım yayınlanacaktı.

Boğaziçi Üniversite’sinde Basın Yayın Yüksekokulu ve gazetecilik bölümleri yoktu. Boğaziçine girmek şarttı. O halde beni hayalime taşıyacak en mümkün bölüm olan sosyolojiye girerdim ben de!

Bu hayale sımsıkı sarılarak 1990 yılının eylül ayında, 16 yaşındayken çalışma masama testleri yığdım. Gittim dershaneye kendimi kaydettirdim. Ortaokuldaki çok sevdiğim matematik öğretmenimin izini sürdüm, telefon ettim. Özel ders günlerimizi ayarlardım. Net ve tek bir hedefim vardı: 63 Türkçe, 70 Sosyal ve 30 Matematik neti. Günleri de saydım: 21 Eylül’den 21 Hazirana geçen dokuz ayda, haftada bir gün tatil yaparak her gün yüz soru çözersem ortalama 23.000 soru çözmüş olacaktım. Her gün yüz soru çözmek taş çatlasa bir buçuk saat sürüyordu. Böylece ben, okul, dershane, özel ders ödevlerinin üzerine,  günde bir buçuk saat ekstra çalışarak birinci tercihime birincilikle girdim.

Sonraki yıllarda Boğaziçi Üniversite’sinin Sosyoloji Bölümü’nde okunacak ne varsa okudum. Seçmeli derslerimi bile başka bölümlerden değil bizim bölümden aldım. Ders programıma bakan sınıf arkadaşlarım “ooo sen sosyoloji-sosyoloji çift anadal yapıyorsun ha!” derlerdi. Öyle çok sevdim bölümümü yani! Bitmesin diye, zorunlu dersleri eksik aldım, beşinci yıla uzattım. Yine de bitti, yüksek lisansa yazıldım, araştırma görevlisi oldum. Yirminci yüzyılı bitirdik, ben üniversiteyi bitirmedim.

O on yılda, bizim bölümü mühendislik binasından şimdiki o güzel binaya taşıdık. Ben okula başladığımda, çamur deryası bir futbol sahası olan o orta alan çimenlendi, güzelleşti, sere serpe yattığımız bir bahçeye dönüştü. Rektörlük binası bir defa işgal edildi. Pencerelerden aşağı kızıl bayraklar sallandı. Okula ilk defa polis girdi. Hep birden “Polis dışarı” diye bağırdığımız  için bizi kovaladı. Markette örgü simitler satılır oldu, yemekhanenin işletmesini Sodexo satın aldı,  BİM’den hepize, ne yapacağımızı bilemediğimiz,  boun.edu.tr kuyruklu ilk eposta adresleri verildi.  Deprem oldu. Yine olacak diye bir eylül gecesi hepimiz o orta alanda, uyku tulumlarımızda uyuduk. (O gecenin sabahında, saat 10′da,  ben koca çim sahada tek başıma uyandım! Yağmur başlamış, herkes uyanmış gitmiş, bir ben kalmışım orta yerde! Sıcacık tulumumun içine büzülüp, uyku sersemi, bir süre kuşlara, dallara, gökyüzüne, etrafımdaki uçsuz bucaksız çimenlere bakıp, nerede olduğumu anlamaya çalışmıştım.)

Sosyoloji okumak niyeti ile testleri masama yığdığım günden on üç yıl sonra, ilk yoga hocam Panço bana, “bu yoga da sosyoloji gibi olmasın, Defne? Çok istiyorum diye başla, sonra bir kalemde silip at?” diye sordu. Ben başımı öne eğdim.

Çünkü bir kalemde silip atmak değildi ki benim on üç yıl sonra yaptığım. (ama hocama karşı çıkacak da değildim.) Sosyoloji bir basamaktı. O mükemmel bilgi yuvasında ben, diğer pek çok şeyin yanısıra,  ötekini  yargılamayı değil, anlamayı nasıl becereceğimi öğrenmiştim. Esas hikayenin görünende değil, görünmeyende gizli olduğunu,  o esas şeyi önemsiz gibi görünen ayrıntılarda bulmanın tekniğini kavramıştım.

Sosyoloji basamağında yükselmemiş olsaydım, yogaya böyle kaptırır mıydım?

Panço’nun sorusu ile bugün arasında geçen dokuz yılda, ben sadece ve sadece yoga çalıştım. Ve ÇOK çalıştım. Bugün kendi öğrencilerimin bile hayal edemeceyeği kadar çok çalıştım. Sabahtan akşama kadar yoga yaptım demiyorum. Okudum, yazdım, hocalarımın verdiği bütün derslere girdim, yoganın tarihini, felsefesini, lisanını, benzeri spritüel akımlara benzerliğini, farklarını çalıştım durdum. Özellikle ilk dört-beş yıl, dikkatimi dağıtacak başka hiç bir konuya kaymadan sadece yoga çalıştım. (Bu yıllarda ingilizce dersi verip, kahve falı bakarak kazandığım azıcık para ile idare ettim. Yoga derslerini hocaların muhasebe işlerini yapmak, stüdyoyu temizlemek, battaniye katlamak, gibi hizmetler sunarak bedavaya getirdim. )

Dün akşam bu sezonun bence en güzel dersini verdim: Yoga Tarihi.  Bütün öğrencilerimi evime davet ettim. Otuz iki kişi geldi. Yemiş yedik, çay içtik, konuştuk, güldük…Yogayı izleyerek M.Ö 3000 yılından bugüne üç saatte geldik! Müthiş keyifli bir akşamdı! Herkes çok neşeliydi. Herkesin gözleri parlıyordu. Bu sezonun en iyi dersiydi! Saat 10′da, bana hiç iş bırakmadan evi toplayıp gittiler.

Onlara yoganın 5000 yıllık yolculuğunu anlatırken ve sorularını cevaplarken bu işi ÇOK iyi yaptığımı hissettim. Çünkü bilgi ben çaba göstermeden benden akıyor, net ve açık bir şekilde onların kafalarına giriyordu. Bilginin havada kristalize olmuş halini görmüş gibi oldum. Elmas gibi bir şey bu bilgi.  Bulmak için ÇOK çalışmak gerek, ve sonra sizden çalınmasın diye de ÇOK gayret etmeniz gerek. (Bu bilgi nasıl çalınır hocam, diyorsanız,  daha sonra da o konuda bir yazı yazarım!) Bulduğunuz zaman işlemeniz gerek, öyle on ayrı telden çalarsanız elmas kömüre geri döner.

Yoga öğrenmek istediğimi çok iyi biliyordum. Hayatım boyunca sosyoloji yapmaya devam edeceğim gibi yoga yapmaya da devam edeceğim. YOga dersi vermeden günlerimi geçireceğim bir hayatı şimdilik düşünemiyorum ama belki sabah kendi yogamı yapıp, sonra bütün gün roman yazdığım bir hayatım olur bir gün. (Hele şu ilki bir çıksın da!)

Bütün hünerler gibi yoga da çalışıldıkça inceliyor, yaşamın ayrıntılarda gizli esrarı nefesin  peşinden bir görünür gibi oluyor. Herkes keman çalmanın ve Yunanca öğrenmenin ne kadar ÇOK çalışma gerektirdiğini biliyor. Ama ben dahil çoğu insan romanların, böyle, ne bileyim, egzersiz ile, tekrar ile değil de ani bir ilham patlamasıyla yazıldığını sanıyor.  Oysa ki bütün  hünerler gibi roman da çalıştıkça incelip incelip esas yüzünü bize göstermeye başlıyor. O güne kadar yaptığımız tek şey kuru tekrar, egzersiz, gramer ezberlemek, gam basmak, çöküp kalmak….Bunları ÇOK yapmak.

Yoga da sosyoloji gibi hayatımda bir basamak oldu. Neye doğru? Yazarlığa doğru . Yoga hakkında yazmak için yazar oldum. Şimdi nereye? Bilmiyorum. Ama bu ne istediğimi biliyorum, hem de çok iyi biliyorum diyerek başladığım herşey beni, benliğin inceldiği ve alemin esrarının belki birazcık daha iyi göründüğü bir yere taşıyor.

Çünkü bir şeyi iyi yapmak demek, onun gizli manasını keşfederek yapmak demek. O şeyin gizli manası, hepimizin merak ettiği varlığın manasına götürecek bizi. Tom Robbins’in dediği gibi tek bir işi tutkuyla yapmayı sürdürürseniz, o şeyin anlamında herşeyin anlamını çözersiniz. Bu da ÇOK şeyi aynı anda yaparak değil, bir şeyi ÇOK yaparak gerçekleşecek bir şey. Izdırabım istediğim herşeyi, bu manayı keşefedecek kadar iyi yapmak istememden kaynaklanıyor. Yoga, hocalık, romancılık, keman ve Yunanca…Bir ömür bunların hepsini ÇOK iyi yapmaya yetecek kadar uzun değil.

Ben bunu on altı yaşındayken biliyordum.

Bugün yeniden keşfettim!

Foto: Aisha Harley

Posted in Anı, Bunca Zaman Neden Yazamadım?, Sosyoloji, Turkish, Uncategorized, Yoga | Tagged , , , , , , | 13 Yorum

Çoluk Çocuk Meselesi- Yapmalı mı Yapmamalı mı?

Çocuklu mu çocuksuz mu?

Hassas bir konu. 40 yaşına merdiven dayamış çocuksuz kadınların ellerini başlarının arasına alıp muhakkak bir defa düşündükleri konu. Karar verecek olan sanki bizlermişiz gibi eksileri artıları önümüze döküp de hesaplar yapmaya çalıştığımız şu mesele.

Anne olmak isteyen kadınların kararlılığına hayran oluyorum. Onlardan olmadığımı baştan söyleyeyim. Henüz ( !yaş 38! ) anne olmaya dair bir istek duymuyorum içimde. Sadece entellektüel bir merak (Bey ile benden nasıl bir şey çıkar?) , epeyce korku (ya ileride pişman olursam?),  ve eksik kalma endişesi ( varoluş tecrübesi üremeden tam sayılır mı?) ile arada sırada “evet, evet, muhakkak yapmalı bir bebek” diye düşündüğüm oluyor. Hormonlarım da hiç bir yaşımda azıp da, beslemek, bakmak, sevmek istiyorum demediler. Muhtemelen yüce bir blok var önümde. Sırf bu bloku aşmak için anne olmak? Gerçek dönüşüm, tamama erme ancak o yeni insanı içimden çıkarınca gerçekleşecek belki. Muhtemelen.

Yani hayatımda minicik bir boşluk, bir tatminsizlik, bir lokma can sıkıntısı olsaydı, derhal onu o yeni insanla doldurabilirdim. Oysa ki ben öyle tamam hissediyorum ki kendimi. Dünyanın en iyi öğrencilerine sahip olduğumu düşünüyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama karşıma öyle olağanüstü azimli, parlak, çalışkan, akıllı, yetenekli ve iyi kalpli öğrenciler çıkıyor ki, daha sabahın 8:30’unda, işim bitmiş eve dönerken şükretme seanslarım başlıyor.

Sonra yazmak var. Yazmak için okumak var. Odalara kapanıp saatlerce çıkmamak var. Kucağıma kediyi alıp örgü örerek yağan karı seyretmek, kafamda yazdığım bir bölümü, kalkıp bilgisayara geçirmek var. Kendi yogam, öğrencilerim ve yazım…Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey bu.

Tabii bir de bizim Bey var. O da benim gibi sessiz sakin, yan odada oturur, kendi işlerini görür. Ben mutfağa giderken iki üç laf ederiz, illa ki you tube’dan bir şeyler göstermek ister, ben “aman yok, şimdi dağılmasın dikkatim, sonra bakarım” deyip kapanırım yine. Akşam olunca çıkarız bir yemeğe, bir film seyrederiz, erkenden uyuruz.

Bir üçüncü aramıza girsin ister miyim?

Bugün öğrencilerime söylediğim gibi, bütün bu saydıklarım gelir geçer. On yıl sonra bu yazdıklarıma bakar bakar gülerim. Belki çocuğuma okuturum, o kızar bana. Ben başını öperim.  “İnsan böyle bir şey evladım, ne dersen de, ben kendimi en iyi kendim bilirim, deme,” derim. En iyi arkadaşım olur o benim. Olur mu acaba?

Bir köpeğe bile bakamadım ben. Sandens Kamp’a bıraktım. Üstelik ne çok severim, ödüm kopar başına bir şey gelecek diye. Ya çocuğuma da bakamazsam? Çocuklarını terk edip giden annelerden olmayayım sakın? Onlar da kendilerinin “öyle” kadınlar olduklarını bilmiyorlardı herhalde terk edip gidene kadar. Ya ben de öyleysem?

Kafamda öyle çok mekanizma var ki. Hepsi dişli,  çarklı, diskler gibi dönüyorlar. Hakiki Rolex gibi kafamın içi:

Senin hayatına özenen onca çocuklu arkadaşın varken,

Senin onların hayatına özendiğin bir başkası var mı?

Ama cevabı derhal hazır. Bir yerde okuduğum bir metin:

Çocuk sahibi olmak orgazm olmak gibidir.

Yaşamadan ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz olamaz.

 

İyi mi!

Çocuk Olmak da Ne zor iştir ya!

Posted in Sosyoloji, Turkish, Uncategorized, Yoga | Tagged , , , | 40 Yorum

Tesadüfler

Ben aslında bu yazıya şöyle başlayacaktım:

Teoman’ın bir şarkısı vardır. İsmi, Tesadüfler. Daha ilk cümlemi tasarlamadan melodisi kafamda çalmaya başladı bile! Ses orta hecede yükseliyor, tesAAAdüfleroluyor. Fakat baktım şarkının sözlerini gerisini bilmiyorum. Teoman kendi mi yazmış, yoksa sözler bir başkasına mı ait diye hemen google’a koştum. (Biz geçen yüzyılda nasıl araştırma yapabildik?) Teoman-Tesadüfler yazınca google bana “şunu mu aradım” diye sordu: “Teoman- Tesadüfen.” Benim, Bey’i güldüren naif bir tarafım var. EN olmayacak şeye bile bir anlığına tüm kalbimle inanıyorum. Şüphe içimde geç düşen bir jeton. “Ah” dedim, “demek şarkının adı Tesadüfen imiş. Bunca zaman ben yanlış bilmişim. İyi ki araştırdım da yazıya yalan yanlış başlamadım.”

Böylece tıkladım. Ama hani nerede bana hâlâ -tek başımayken tabii- kafa sallatan (öne-arkaya) elektrogitar ritimli introsu? Siz tabii çoktan anladınız neler olduğunu. Ben hâlâ uzaydan bir yerlerden bir açıklama bekliyorum. Meğer Teoman’ın henüz dinlemediğim son albümü Aşk ve Gurur’da -tesadüfen- Tesadüfen diye bir şarkı varmış. Benim kafamda dönen Tesadüfler ise 2006 yılında çıkan Renkli Rüyalar Oteli’ndeymiş. Akıllı ipod’um hep ortaya karışık çaldığı için, ben hangi şarkının ne zamana ait olduğunu ancak parça belli dönemlerin hislerini içimde tıngırdatınca kestirebiliyorum. Albümün adını da uzun zaman Renkli Eşyalar Oteli sanmıştım. (Bunu da buradan kendisine itiraf edeyim.)

Bazıları der ki ana rahmine düşmemizden itibaren başımıza gelen her şey zaten bir tesadüf. Aşk da zaten tesadüfen. (Bunu Teoman diyor)

Biz yogacılar ikiye ayrılırız:  Özgür irade ile her şeyin değişebileceğine inananlar ile âlemin kaidesinin bizden bağımsız belirlendiğine, dolayısıyla bize düşen tek şeyin hayırlısını kabul etmek olduğuna inananlar olarak. Bu iki grup, (elbette) yogacı kibarlığını elden bırakmadan kıyasıya tartışırlar. İşte bu yüzden öğrencilerin kafaları hep karışıktır.

Var olanı değiştirmek mi, kabul etmek mi gerek? İçimizden geleni mi yapalım, yoksa hocamızı mı dinleyelim? Çaba gösterelim mi, yoksa olacaklar olacak mı zaten?

Bir de benim gibi iki uç arasında gidip gelenler vardır. Âlemin kaidesinin “ben”den bağımsız belirlendiğine inanmaya meyilli olup, yine de çabalamayı sevenler. Yogayı, yazıyı, hayatı, şu salata kuruttuğumuz plastik kaplara benzetiyorum bazen. Hani önce kuvvetle ipine asılıyoruz, çek, çek, çek, çek, sonra bırakıyoruz o kendisi dönüyor bir süre. Bu çabala-teslim ol ikilisi de böyle bir şey. Tabii büyük resme bakarsanız benim böyle bir kanaate varmam da âlemin şu anki düzeninde var.

Ben yine de o düzeni, kural ya da kader gibi değil de, akışkan bir matris gibi görmeye meyilliyim. Saniyenin, kısıtlı aklımın almayacağı kadar küçük bir biriminde bütün âlem değiş tonton misali değişiyor sanki. Ve bu devamlı oluyor. Evet, önceden düzenlenmiş bir düzen var. Ama bizim aklımızın almayacağı kadar kısa bir zaman biriminde, yine aklımızın almayacağı kadar çok sayıda etkenin etkileşimi sayesinde devamlı olarak değişiyor. Şu anda her şey ama her şey dursa ve bu matrisin bir fotoğrafı çekilse, her birimizin geleceğinin gireceği yollar haritası bellidir. Zamanı yine aklımızın almayacağı ölçüde yavaşlatsak ve değiş tonton sekmesinden sonraki kareye baksak yeni bir harita belirecektir karşımızda.

İşte ben âlemin böyle bir şey olduğunu düşünüyorum kısıtlı aklımla. Evrenin bir yerlerinde, âlemi algılama konusunda benden katbekat üstün bir varlık bu hareketi açık ve net bir şekilde algılıyor ve bu yazdıklarıma bakıp bakıp “Yazık ya, hevesli ama en basit bir şeyi göremiyor” diyor olabilir. Buradan, gösterdiğim çabayı takdir etmesini rica ediyorum kendisinden. Tesadüfen şimdi beni görüyorsa…

Son aylarda benim başıma bir dolu tesadüf geldi. Hani birini düşünürsünüz… Zamanlar, mekânlar evvelinden, çok da önemsemediğiniz biri, bir sabah trafikte sıkıştığınızda aklınıza gelir. Aynı günün öğleden sonrasında İstiklal Caddesi’nin kalabalığında karşılaşırsınız o kişiyle. O cins tesadüflerden söz etmiyorum. Onlar da çok oluyor ama onlara artık aldırmıyorum.

Şöyle tesAAAdüfler geliyor başıma:

Atina’ya giden uçağa biniyorum. Uçakta Yunanca sınıfından arkadaşım Meryem… Tesadüfe bak, diyoruz, bütün yol sohbet ediyoruz. Atina’ya vardığımda e-posta kutumda bir mesaj. Annemin eski bir dostu, edebiyat eleştirmeni ve yazar Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu’ndan. Mavi Orman’ı okumuş, çok beğenmiş, hakkında bir yazı yazmış. Radikal Kitap’a yollayacakmış. Bir göz atar mıymışım?

Çocukluğumdan beri görmedim Zehra’yı. Yazdıklarını okurken, onunla ilgili hatırladıklarım, loş bir daire, önünde bir bahçe, kitaplar ve oyuncak bebeklerle dolu bir yetişkin evi, uzun etekler giyen, bekâr, çocuksuz ama çocuklarla iyi anlaşan bir kadın… Kendi kitabıma yazılmış bir eleştiri okuyorum (çok da iyi yazılmış!) ama aslında yazarının bir zamanlar içimde uyandırdığı hisleri yeniden yaşıyorum.

Yılın ilk günü Atina’dan İstanbul’a uçacağım. 2 numaralı çıkış kapısında yeni yıla Atina ve Yunan adalarında girmiş Türklerle beraber oturuyoruz. O da ne? İçeri bir grup tiyatrocu ile birlikte Zehra İpşiroğlu da giriyor. Gözlerime inanamıyorum! Hâlâ çocukluğumdaki gibi, dinç, konuşkan ve uzun etekli! İstanbul havaalanında beni karşılamaya gelen annem uçaktan eski dostu Zehra ile çıkmama hiç anlam veremiyor. Hepimiz şaşkınlıkla gülüyoruz!

Tesadüfe bak!

Bey’i memleketinde bırakıp da evime tek başıma döndüğüm İstanbul günlerimde, Cihangir Yoga’daki sabah derslerimi bitirir bitirmez eve koşuyor, yazıhaneme kapanıyorum. Üç hafta böyle geçiyor. Kimseleri görmeden, kimselerle konuşmadan, evin içinde bir aşağı bir yukarı yürüyorum. Pencereden yağan kara bakıyorum. Bir iki dolma atıyorum ağzıma, kemanımı tıngırdatıyorum. Yine yazıhaneme kapanıyorum. Günlerce yazıyorum. Yazmak için günlerce okuyorum. Masadan sallanan sandalyeye, oradan yine masaya… İki kişiyi okuyorum sadece.  Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Pamuk. İkisinin de bütün kitaplarını çoktan bitirmiş olduğum için yeniden okuyorum. Sanki hiç okumamışım gibi bir açlıkla. Bu seferki başka. Nasıl yapmışlar da yapmışlar merakı ile. Okudukça okudukça heyecanlanıp, pencerenin önünde sallanan koltuktan fırlayıp masaya geçiyorum, yoruldukça yine sandalyeye, kitaba, oradan yine kaleme… Akşam çöküp öğrencilerim kapıyı çalmaya başladıklarında ben hâlâ okuyor, hâlâ yazıyorum. Onlar hazırlanana kadar yazıhanenin kapısını kapatıyorum.

Bir akşam Ayşe ile yemeğe çıkıyoruz. Günlerdir annem ve öğrencilerimden başka yüzümü gören, sesimi duyan olmamış. Konuşacak çok şeyimiz var. Benim yine karnım aç. Bütün gün mutfak tezgâhına dayanıp dolma yemişim. Tam nefis yemeğime yumulacakken, lokantanın kapısı açılıyor ve o da ne?

İçeri Orhan Pamuk giriyor. Çatalım elimde kalmış, bakakalıyorum. Adamı bakışlarımla rahatsız etmekten rahatsızım ama tesadüfe inanamıyorum.

“Ayşe ya, bak ben sabahtan beri Orhan Bey ile beraberdim, şimdi yemek sırasında da karşılaştık!” diyorum.

“Tesadüfe bak!”

İki masa ara ile aynı yemeği yiyoruz Orhan Bey ile.

Karlar erimiş, hasret kemiğe dayanmış, ben yine Atina uçağındayım. Uçak yine boş. Atina’ya vardığımızda, uçağın merdivenlerinden inerken önümde yürüyen genç kadının omzuna hafifçe dokunuyorum. Dönüp bakıyor. Yanılmamışım. Yine Meryem! Yine aynı uçakta uçmuşuz!

Sarılışıyoruz.

“Tesadüfün böylesi yani!” diyoruz.

Yaşam ne tuhaf, ne güzel bir şey!

— Nasıl oluyor da oluyor bunca tesadüf?
— Görüş açısı belirler bunları, diye cevap veriyor Bey.
— Ne demek o?
— Her an binlerce tesadüfle dolu. Önce ufak bir ikisini fark edersin. Onları fark edişin, sonrakini doğurur, o da bir sonrakini. Senin tanıklığın bir sonrakini yaratır. Sen fark etmezsen, tesadüfler gelmez başına.
— Her bir tesadüfle âlemin yeni bir şekil aldığını mı söylüyorsun yani?
— Orası bizi aşar.

Aynı anda pencereden dışarı baktık.

Evrenin bir yerlerinde yaşayan ve âlemi algılama konusunda bizden katbekat üstün o varlık, bize göz kırptı sanki!

Posted in Turkish, Uncategorized, Yoga | Tagged , , , , , | 2 Yorum

Hayat Rengini Buldu

Bu yazı bu sabah derse gelen öğrencilerime adanmıştır.

Kış kış kış canım kış, hoşgeldin kış! (Hem de en güzel halinle geldin.)

Foto: Ayşe Kaya

Bütün mevsimlerin en yalnızı, en kırılganı, ve bence en güzeli kış:  Geldin ya, çok sevindim.

O kadar sevindim ki, dersten sonra,  Karaköy’den vapura bindim.  Beyaz kat katlarını giymiş İstanbul’a denizden baktım. Pek bir masum göründü gözüme. Glutensiz beslenmeyi boşverip simit yedim, çay içtim. Simit çayın basitliğine hayran oldum. Karnım doydu. Kadıköy’de hem güneş, hem kar…Karın yumuşaklığı kalbimize mi yansımış ne, herkes birbirine gülümsüyor. Vapura koşup da yetişemeyenler, omuz silkiyorlar. Kısmet, diyorlar. Çünkü kimse karlı havalarda geç kalanlara kızmaz. İskeledeki büfeye gidip tost yaptırıyorlar.

Bu sabah evden çıktığımda, -henüz saat 6 olmamıştı- İstanbul ayak değmemiş bir beyaz örtü altında uyuyordu. Kar, biliyorsunuz, günlerdir yağıyor. Ben günlerdir sabah 7′de başlayan dersimi vermeye Gayrettepe’den Fındıklı’ya gidiyorum. Yollar idare ediyordu. Bugün ilk kez sadık taksime binerken, “eyvaaaah” dedim. Barbaros Bulvarı bile kar tutmuş. “Buz değil bu abla, yumuşak kar”dedi taksi şoförü.  Yumuşak, sert Barbaros bulvarı gitmiş, yerine Ağrı dağı gelmiş. Gördüğümüz tek renk beyaz.

“Tamam” dedim “bugün derse kimse gelmez. Hatta bir mesaj atsam da hiç evden çıkmasalar.” Toplu mesaj atmayı bilmiyorum, bir de herkesin telefon numarası yok bende. Atmadım.

Ve onlar geldiler!

Kendi yogamı bitirip de onlara dönünce gördüm:  Bu son kursa kaydolan on öğrencinin sekiz tanesi karşımda oturuyordu. Saat daha 7:00 bile olmamış, kar bütün sesleri örtmüş. Fatih’den,  Ataşehir’den, Tarlabaşı’ndan,  Ataköy’den, Altunizade’den, Üsküdar’dan gelmişler.

Bravo size. Gurur duyuyorum sizlerle!  Siz hayattaki çok önemli bir dönemeci döndünüz bu sabah gelerek. O dönemecin adı: Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.

Mutsuz insanların hayatlarındaki en büyük gedik de bu bana sorarsanız. Ulaşmak için bütün engelleri aşıp da gidecekleri bir yerleri olmaması. Hayatın sevdaların önüne geçmesi…Ben de dünyayı çok gezmek istiyorum ama….Ben de erken kalkıp yoga yapmak istiyorum ama….Ben de sevdiğim bir işte çalışmak istiyorum ama….Ben de yazmak istiyorum aslında da…..

Nazım Hikmet ne demiş:

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Bulutsuzluk özlemi de eklemiş işte: Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.

İnsan “ne olursa olsun” deyip de bir yere gitmeye niyet ettiği zaman kendini (hem kendinden, hem de başkalarından) daha bir üstün görüyor. Görmeli de bence. Yaşamı ciddiye almış oluyor. Sevdayı ve kendini ciddiye almış oluyor. Bunun ödülü çok tatlı. Sadece hocalarının onlara ekstra tatlı davranması değil ödül.  Bütün gün süren o “ben istediğim her şeyi, yeterince istersem yapabilirim”, “ben istersem, yollar benim için açılır” bilinci ile geleceğe bakmak…Çok tatlı çoook!

Kadıköy’de en eski arkadaşlarımdan birinin babası ile buluşup ona bir adet imzalı Mavi Orman verdim. Aslı’ya götürsün. Aslı yıllardır Sidney’de yaşıyor. Bütün ortaokul, lise, üniversite hayatımız boyunca Sidney diye sayıkladı, sonra da bastı gitti. Hala orada. Babası ziyaretine gidecekmiş, Aslı’ya Mavi Orman götürecekmiş.”Buluşalım da imzalısını vereyim babana”, dedim.  İşte öyle bindim vapura.

Aslı’nın babası, ilk gençliğimize tanıklık etmiş bütün “büyükler” gibi, akrabammış gibi geliyor bana. Yirmi yıl oldu kendisini görmeyeli.Şimdi Kadıköy vapur iskelesinde, güneşle oynaşan kar tanelerinin altında sarılışırken, sanki dün görüşmüş gibiyiz. Aslı’nın Mavi Orman’ı İstanbul karından Sidney yazına doğru yola çıkıyor.

Kadıköy’den Beşiktaş’a dönüyorum. Akıllı I-pod’um (soğuklarda bir hal oldu kendisine, habire pili bitiyor)  son gücüyle bana Aylin Aslım çalıyor.

Elimde bir çay, beyaz, yumuşak İstanbul’un kalbinde ilerlerken  Aylin’e katılmamak elde mi?

Hayat Rengini Buldu.  

Beklediğime değdi, ne güzel oldu! 

Bence beyaz İstanbul’a çok yakıştı, ne dersiniz?

Posted in Turkish, Yoga | Tagged , , , , , , , , | 5 Yorum

Tılsımlı Labirent

Reblogged from Insanlik Hali/Human Sphere:

Click to visit the original post
  • Click to visit the original post

Tılsımlı Labirent

Git dedi bey, git ne istiyorsan yap, akşama kadar özgürsün. Benim işim var, sana ihtiyacım yok.

Sekerek dışarı çıktım. Küçük katlanır Dahon bisikletimi mi, diğerini mi alsam diye biraz düşünüp büyük olanını çözdüm. Yüncüde şuursuz bir yarım saat geçirmişim. Çıkışta gidonu ev yönüne değil de, evden uzağa kırdım. Hava limonata. Çorapsız ayakkabı giyiliyor ama güneş değdi mi yakmıyor. Biraz yokuş yukarı çıktıktan sonra dümdüz aşağı bırakabiliyorsunuz kendinizi.

Read more… 1.213 more words

Bir şey oldu, ben de bunu yeniden yayınlıyorum.
Posted in Uncategorized | 1 Yorum