Tılsımlı Labirent

Tılsımlı Labirent

Git dedi bey, git ne istiyorsan yap, akşama kadar özgürsün. Benim işim var, sana ihtiyacım yok.

Sekerek dışarı çıktım. Küçük katlanır Dahon bisikletimi mi, diğerini mi alsam diye biraz düşünüp büyük olanını çözdüm. Yüncüde şuursuz bir yarım saat geçirmişim. Çıkışta gidonu ev yönüne değil de, evden uzağa kırdım. Hava limonata. Çorapsız ayakkabı giyiliyor ama güneş değdi mi yakmıyor. Biraz yokuş yukarı çıktıktan sonra dümdüz aşağı bırakabiliyorsunuz kendinizi. O zaman bir meltem -çıplak ise kollarınız- öyle bir okşuyor ki kıkırdamak geliyor insanın içinden.

Yüncüden öteye giden yollar Büyükada’yı hatırlatıyor bana. Arabasız, dar sokaklarına kocaman köşkler sıralandığı için bir ihtimal. Bu  yol üzerinde – Ladd’s Addition deniyor- dört adet gül bahçesi var. Ortada kocaman bir çimen daire ve o daireden aynı derecede açı yapan dört adet çiçek isimli sokağın ucunda gül bahçeleri. Ladd abimizin Portland’a hediyesi bir mahalle. Ladd’s Addition.

Bu bahçelere her girişimde kayboluyorum. Bahçelerin dördünü de arka arkaya ziyaret ediyim diyorum ama nafile. Sanki büyü var. Doğu bahçesini buluyorum, oradan güney bahçesine de geçiyorum. Girdiğim yollara bir daha girmemeye çalışarak kuzey ve batı bahçelerine dönüyorum. Tam geldim sanırken bir de bakıyorum yine doğu bahçesindeyim. Tılsım var sanki bu bahçelerde. Google earth’den bakıp da görmüş olmasam dört adet bahçe olduğuna inanmyacağım.

Ladd's Addition

Tılsımlı labirent Ladd’s Addition’ın bir kenarından ana caddeye çıktım. Belmont üzerinde ilerleyerek Stumptown kahvesine girdim. Burası bey ısrar etmedikçe tercih etmediğim bir kahve aslında. Dar bir mekanda yükses sesli müzik gibi bir derdi var. Ve fakat içimdeki ses “Stumptown kahvesinden başka yerde yazmam” diye tutturdu.

Seni mi kıracağım sesim? Nitekim geldim. Kahvemi aldım, yerleştim. Müzik fena değil ama havalandırmayı köklemişler. Bu sonbahar günü ne gereği var?

Bu aralar kahve tüketimi tavan yaptı. Günde dörtlere çıktık. Mevsim dönüyor diye midir nedir durmadan canım kahve içmek istiyor. Belki de tatlıyı bıraktım diye. Olabilir mi böyle bir bağlantı beslenme uzmanım?

Tatlıyı mı bıraktım?

Evet olay şöyle gelişti: Canım hiç tatlı çekmiyordu. Sabah, öğle, akşam, yemekten önce sonra çikolata, dondurma, kurabiye hiç bir şey istemiyor ama alışkanlık, kendimi iyi hissetmek için ve en çok da açlıktan yiyordum. Karnım acıkınca yemek yerine glutensiz cookie yemek ve yanında tabi ki kahve içmek, sonra da tabii bir daha acıkmayıp, ertesi sabah güçten düşmek…Bunlar klasik durumlar. Yakaladın mı başını ezeceksin.

Tatlı tıkınıp tıkanmak yok artık. Bir tek meyve. Suyu, püresi filan da değil. Kendisi.

Yanında acı bir kahve!

Şimdi yazmaya hazırım!

***

Evinizim yogasyoloğu olarak yeni bir psikolojik rahatsızlık hakkında araştırmaya başladım. Zannedersem milletçe acısını çektiğimiz sinir hastalığı. İngiliz dilindeki ismi Codependency. Bir nevi bağımlılık, veya bağımlığa bağımlılık gibi birşey. Tam türkçesini bulamıyorum. Zaten mevzuyu tam da anlamış değilim. Hakkında okumayı sürdürüyorum.

Anladığım kadarını size aktarmayı deneyebilirim.

Konu ile ilgilenmem geçen sabah bir öğrencime karşı hissettiğim mantıksız ölçüde güçlü bir öfke ile başladı. Dolunay diye sırt üstü yatıp minderlerde yuvarlanacağımız tarzda bir yoga yapacaktık. Bu amaçla öğrencilerden duvar kenarına gidip minder, battaniye, mat ve blokları ile döşeli minik yuvalar yapmalarını söyledim.

Yuvaların inşaası bütün hareket ve sesleri ile nihayet sona erip herkes yuvasının ortasına rahatça yerleşince meditasyonu başlattım. Ve dedim ki, ¨şimdi derse geç girenler olabilir, onların çıkaracakları hareket ve sesler sizleri etkilesin. Etrafınızda olup bitenlere tepki vermek zorunda değilsiniz. Bırakın ses olsun, hareket olsun, siz sükunetinizi ve sabitliğinizi muhafaza edin.

Daha lafımı bitirmeden sol tarafımdaki yuvada bir hareket başladı. Gözlerimi aralayıp bir baktım ki ne göreyim. Az önce yuvasına yerleşmiş, gözlerini yummuş Carol (diyelim adına) yerinden kalkmış, minderlerin, battaniyelerin durduğu dolaptan yeni bir yuva için malzeme indiriyor.

Hayrola ne yapıyorsun?

Geç gelecekler için…

“Hiç gerek yok, sen geç otur yerine, herkes kendiden mesul. Zaten gelecekleri de belli değil. Gelirlerse kendi yuvalarını kurarlar” dedim ama  kimbilir gözlerimden nasıl bir ateş fışkırdı ki kadıncağız koşar adım yerine döndü. Öfkemin dozu, dedim ya, anlaşılmaz bir biçimde yüksekti. Carol’ın davranışı için için nefret ettiğim bir duruma örnek teşkil etmişti muhakkak ama neye?

Böyle mantıksız bir öfke nöbetine iki defa daha yakalandığım hatırlıyorum. Bir defasında iptal ettirmek istediğim kablolu televizyon faturasını annem bana sormadan ödediği için ve bir keresinde yine annem sokak kapımın dışına poster asmam konusunda ısrar ettiği için. Her iki seferde de annem kendi evim ile ilgili olarak verdiğim bir kararı duymazdan gelmiş, kendi istediğini gerçekleştirmeye çalışmış, ben de öfkeden çılgına dönmüştüm.

Bu durumların birbiri ile ne ilgisi var ki?

Bekleyin! Hepsinin cevabı codependency adlı davranış bozukluğunda saklı!

***

Codependency sadece öfke nöbetlerime değil, birbirinden ilgisiz görünen bir çok davranışım için de ortak bir açıklama sundu. Mesela, on yıl önce, kızlara sırnaşan sarhoş –ve sevgilim olmadığını her fırsatta dile getiren- sevgilim, kendisine tokat attım diye beni bir yumruk ile yere devirmişti. Halka açık bir gece mekanında yaşanan olayda ben yerden kalkınıp ne yapmıştım beğenirsiniz? Ağlayarak peşinden gitmiş ve ÖZÜR DİLEMİŞTİM! O ne yapmıştı peki? Bildiniz. Bir yumruk daha sallamış, bir de üzerine tekme atmıştı. Ben hacıyatmaz gibi yerimden fırlayıp yine peşinden koşturarak NE OLUR BENİ BIRAKMA, diye ağlamış, bir yumruk daha yemiştim.

Sonunda arkadaşlarımızın araya girmesi ile durmuştuk  ya ben yine de adamın peşini bırakmamıştım. Gecenin devamında bütün arkadaşlarımın tavsiyeden ısrara, ısrardan tehtide, tehtitten dehşete dönüşen tepkilerini ardımda bırakarak sarhoş sevgilimin peşinden evine gitmiş, salonda kanepede biraz uyumuş, uyandığımda yediğim yumruklardan ve ağlamaktan mosmor yüzümü yıkayıp, kahvaltıyı hazırlamıştım.

O zamanlarki ben gibi sevgiliyi insan düşmanının başına vermesin!.

Öyle bir obsesyon hali.

Değilmiş… Codependency imiş. Başka örnekler de var. Bu rahatsızlık labirent gibi. Birinden girip diğerinden çıkıyorsunuz. Bunların ne alakası var ki diyorsunuz ve hepsi ortada copendency’ye bağlanıyor.

Ama artık daha fazla vaktinizi almayayım. Codependency’den anladıklarımı ve diğer hikayeleri de bir sonraki sefer anlatayım.

Haa yalnız bir de şu var: Ayıp olmasın, kalbi kırılmasın, komşular duymasın…Bunların hepsi de codependency davranış bozukluğuna alamet…

Hatta kalın, devamı gelecek!

Defne

Yalan Dostum Seçim Diye Bir Şey Yok

Hayatın öyle tuhaf, bizim akıllarımızın alamayacağı kadar ince dokunmuş öyle bir örgüsü var ki bir adımı oraya değil de buraya atsak, bir sonraki senenin ve kimbilir kaç yüz kişinin yaşamı değişiveriyor. Biz diye cümle kurmam lafın gelişinden. Bu adımları atan biz değiliz. Koşullar dört bin yandan gelip ortada öyle bir kesişiyorlar ki o adımı atmaya mecbur oluyoruz. Mecbur olduğumuzu hiç bilmeden hem de. Seçiyoruz zannederek atıveriyoruz bir adım, yüzlerce hayat hop değiş tonton değişiveriyor. Hayatın dokusu sadece ince ağlarla örülmüş ve karmaşık değil, aynı zamanda akışkan da. Doku durağan değil, içinde sonsuz bir harekettir gidiyor.

İstanbul’a geldiği gibi kaçırılıp tecavüze uğrayan Amerikalı arkadaşıma yardım ederek geçirdiğim geçen hafta boyunca alternatifleri düşünüp durdum. O gece çıkmasaydı veya eve dönmek üzere o dakika değil de 10 dakika önce oturduğu kafeden ayrılsaydı, metro ile dönseydi… Sonu yok, siz de biliyorsunuz. Bu incecik ağlarla örülmüş karmaşık desenli hayatın o anda ona sunduğu tek bir adım vardı. O taksiye atılacak adım. O da bindi ve dalga dalga yayılan bir etki ile binlerce insanın hayatı o anda yeni bir istikamete döndü.

Hayat özgür irademiz ile yaptığımız seçimlerin nihayetinde şekillenmiyor işte! Önümüzde bir çok seçenek olduğunu düşünsek bile, bizden bağımsız yüzlerce koşulun birbirine yaklaşıp uzaklaşması deviniminde bize aslında tek bir seçenek kalıyor: Seçtik sandığımız!

İnsan bunu en iyi geçmişe bakınca anlıyor.

***

Bir ilkbahar gününü düşünüyordum bu sabah. Düşünmekten çok o fileşbek’lerden bir diğerini yaşıyordum. Sene 1985. Aylardan nisan. Nisanın 23’ü. Hidiv Kasrı’nın yeşillik bahçesinde çoluk çocuk, anaları babaları, balonlar, yemişler…Apartmanda yaşayan tek çocuk refleksim ile bu bayram yerini dolduran çocukları küçümsüyorum. Ve kendime kendime diyorum ki zaten onların yerinde olmaz istemezdim.

Biz bahçede kalmıyoruz. Ana-kız emin adımlarla bayram yerini sollayıp Hidiv kasrındaki cafenin içine girip bir masaya oturuyoruz. Defterler kitaplar çıkıyor. Temsili seçim sistemini çalışacağız. Başlık sadece bana değil, anneme de bir şey ifade etmiyor ama zaten öğrenmeye geldik bugün oraya. Çay içip kurabiye yiyerek kitabı okuyoruz: Muhtarı kim seçer? Muhtar kimi seçer? İlçe belediye teşkilatı. Kaymakamı kim atar?

“Oku, anlat” dönemi çoktan kapanmış. Artık oku, test çöz var. Kitabı kapatıyoruz. Annem çantasından FKM Sosyal Bilgiler deneme testini çıkarıyor. O dışarıyı gözlerken ben çözüyorum. Dışarıda oğlanın biri havuzun kenarına düşüp de balonunu elinden kaçırdığı için avazı çıktığı kadar bağırıyor, ablası ona külah içinde leblebi tozu veriyor.

Sonra, annem cevap anahtarından cevaplarımı kontrol ederken ben de ona buralara kadar boşuna geldiğimizi, çünkü çoktan seçimimi yaptığımı ve kolejlere de, Anadolu Liselerine de girmeye niyetim olmadığını tekrarlıyorum. Zaten testteki az sayıdaki doğrularım her bir 4 yanlışım tarafından götürülmüş durumda. Temsili seçim sistemleri testinden kalıyorum. Kitabı açıyoruz yeniden.

Annem için bir kolej ya da anadolu lisesine girmem dil öğrenmem açısından çok önemli idi. Dilbilimci olarak 11 yaşımı doldurmadan dil öğrenmeye başlamamı istiyor, bir sene boyunca sadece yabancı dil öğreneceğim “ihsari”sınıfının hayatımın yönünü değiştireceğini düşünüyordu. Daha önce de yazmıştım, 11 yaşından sonra öğrendiğimiz dilleri ana dilimiz kadar aksansız konuşma şansımızı yitiriyoruz. Annem yabancı dilleri aksansız konuşmamdan yana idi. İngilizce, Almanca, Fransıca, İtalyanca farketmezdi. Yeter ki hazırlık okuyayım.

Annemin dediğini yapsaydım muhtemelen burada, Amerika’da, tanıştığım her yeni kişiden duyduğum, so where is your accent from, sorusunu duymayacaktım. Amerika’ya 8 yaşındayken gelmiş Esin ve 5 yaşına kadar burada yaşamış olan Kokia’ya kimse aksanlarının kaynağını sormuyor mesela. Onlar treni erken yakalamışlar. Yani annemin teorisini bizzat tecrübe etmişliğim var.  Haksız değil.

Ama işte Allah anneme benim gibi kafasına koyduğunu yapmazsa gözüne uykular girmeyen bir kız evlat vermiş. Ne yapsın? Kendi mi seçmiş ki?

Aksansız dil konuşmanın kızının geleceği için en önemli şey olduğuna inanan annem bu misyonu doğrultusunda 1984-85 öğretim yılını Anadolu Liseleri ve Kolejler sınavlarına hazırlanarak geçirdi. O kadar çok çalıştı ki kendisi girse zannedersem Robert Koleji kazanırdı. İstanbul orta sınıf ailelerinde o yıllarda –ve günümüzde- yaşanan bütün tantana bizde de yaşandı. Okuldan sonra özel hoca, haftasonları FKM, her boş anımında önümde beliren deneme testi, seviye testi, kitapların arkasındaki cevap anahtarına hızlı bir bakış ile çözmeyi başardığım ünite testi.

“Bu testi de yap sonra istediğin kadar oynarsın”lar…

Fakat dedim ya ben bir kere kafaya koymuştum. Bütün bu tantana, hayatımdan çalınan vakit ve cepten çıkan para boşuna idi.

Biricik kankam Ayşe’den ayrılmayacaktım.

Ayşe’nin ailesi onu sınava sokmayacaktı.

Ben de onunla beraber ilkokulunda okumakta olduğumuz Şişli Terakki Lisesi’ne devam edecektim.

Tabiri caiz ise seçimimi yapmıştım.

***

Sizin gibi ben de bugünden geçmişe baktığımda, o liseye değil de bir başkasına gitseydim şu anda oturduğum bu Portland cafesinde size yazıyor değil de başka bir yerde başka bir şeyler yapıyor olurdum herhalde diye düşünüyorum. Ayşe’nin uğruna Şişli Terakki’de kalma kararını vermeseydim, ben yine ben olur muydum?

Sınava tek bir şart ile gireceğimi söyledim. Çok yüksek puanlı altı okul seçecektik. Eğer bunlardan birini kazanırsam gidecektim. Daha düşük puanlı okulların yazılmasına kesinlikle karşı çıktım. Aynı liseyi o sene bitirmiş yeni abim Çınar’ı da arkama alarak daha düşük puanlı okulların Şişli Terakki’den iyi olmadıklarına annemi ikna ettik.

Fransızca öğrenmek istemiyordum. Muhtemelen babama inat olsun diye. Galatasaray Lisesini pas geçtim. Puanım gelip de Galatasaray’a yedekten girebileceğimi gören babam az sayıdaki saçını başını yoldu. Annem ağladı. Ayşe’ye telefon edip zafer çığlıkları attıktan sonra kendimi yatağa atıp ben de biraz ağladım. Tam olarak nedenini bilmeden.

O halde Ayşe’nin hayatımın akışını belirlemiş kişilerden biri olduğunu düşünebilir miyim?

***

Facebook meydanlarında yeniden karşılaştığım ve sanki dün görüşmüşüz gibi bir yakınlık ile yeniden bağlandığım ilkokul ve lise arkadaşlarımın arasında Ayşe’yi bulamadım. Yazılarımı okuyor mu bilemedim. Bu nedenden midir nedir, Ayşe’yi hepsinden daha sık düşünür oldum. O şimdi nerede? Nasıl? Ne yapıyor? Geçen sene bir anlığına bir havaalanında uzaktan görüp de kaybettiğim kadın o muydu? Bunları bilemedim. Hala bilmiyorum.

İlkokulun en güzel kızı Ayşe’nin hayatın bir çatal anında tam olması gerektiği yerde durup, bana yön gösterdiğini biliyorum o kadar. (Okuyorsan beni Ayşe, sana teşekkür ediyorum.)

Sonra, çok sonra, ortaokulun sonsuzluğa benzer yıllarını aşıp da liseye geçtiğimizde, annem hala her akşam yemeğinde İtalyan Lise’sini seçeneklere yazmadığımız için söylenirken, önümüzdeki yeni sınavın ve bedenlerimizdeki yeni hislerin heyecanı ile biraz daha hızlı geçen lise yıllarının sonuncusunda, Yeni Türkü’nün Kimdi Giden Kimdi Kalan şarkısını dinlerken hep Ayşe’yi düşündüm.

Ne zaman başlar ayrılıklar?

Dostluklar biter ne zaman?

Hala aynı okulda ama ayrı sınıflarda geçen ortaokul yıllarından sonra 10 Edebiyat’da yeniden sınıf arkadaşı olmuştuk. Sınıfın iki ayrı ucunda oturuyor ve havadan sudan muhabetler dışında birbirimizle konuşma ihtiyacı duymuyorduk. Arkadaş gruplarımız, ilgi alanlarımız  çoktan farklılaşmış, iki yabancı insana büyümüştük.

Ayrılmıştık. Çok önce, çok eskiden, asırlar kadar uzun lise ve ortaokul yıllarının taa başındayken dostluğumuz bitmişti.

Artık çözülmüştü ellerimiz…

Artık bölünmüştü yüreğimiz…

Birimiz söylemeliydi bunu

Ötekini incitmeden…

“Bitti mi yani?” demişti kocaman yeşil gözleri dolu dolu.

Orta 2’deydik. Ayrı sınıflara düşmüş, yeni arkadaşlar edinmeye başlamıştık. Aynı kalmıyordu hiçbir şey, değişiyordu kendiliğinden. Aklım yeni arkadaşlarımda kalarak her tenefüs onu görmeye aşağıya indiğim bir sene geçirmiştim zaten. O bizim sınıfa beni ziyarete bir kere bile gelmemişti.

Kimdi giden, kimdi kalan?

Giden mi suçludur her zaman?

O dolu dolu koca gözlerindeki şaşkın bakış, ‘’bitti mi yani’’ sorusu, içimi parçalamıştı ya, bittiğini de ta canımda biliyordum. Sonraki yaşlarımda biten dostluklar ve aşklar karşısında içimde beliren, bir temsilin sonundaki perdeyi çağrıştıran o hissi ilk defa orada tattım. Hissetmekten çok bilmek, bilmekten çok hatırlamak gibi bir şeydi.

Ayşe hayatımdaki görevini tamamlamıştı. Ayşe ile birbirimizin hayatlarından başarı ile mezun olmuştuk. Bana düşen dönüp de gitmekti.

Nitekim, topuklarımın üstünde dönüp üst kattaki koridorun en ucundaki sınıfım 7E’ye, yeni arkadaşlarıma döndüm.

Ölmeyeceksek içelim bari...

 ***

1. NOT: Bu bakış açısı tabiatı itibarı ile tembel ve depresif olan zihinlerde ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyen insanlarda  ”eh iyi o halde yapacak bir  şey yok, yan gelip yatalım, bunalıma biraz daha batalım veya kader utansın” cinsinden tepkiler uyandıracaktır. Bu yazıda bahsettiğim seçimsizliklik,  pasif olmayı beraberinde getiren bir hayat görüşü değil. Adımları yine de bilinçle ve kendimize en iyisini getirmesi niyeti ile atıyoruz, atacağız. Aktif olmaya mecburuz. Yoksa ölürüz. (Not uzuyor. En iyisi bu ince nüansa bir sonraki yazıda ele almak…)

2. NOT: Yazıya verdikleri ilham için Kurban ve Yeni Türkü gruplarına teşekkürler!

Bicycle Pump Part 5

take me to the beginning…

Photo: Aisha Harley

My plan worked out pretty well: Esin and I came back home for lunch unnoticed. In the hustle and bustle of lunch preparation, I easily sneaked back to the master bedroom and unloaded the contents of my backpack back in the closet.

During lunch, Esin was quieter than usual but no one else noticed because she did not talk very much anyway. I was almost ready to relax and enjoy the meatballs and French fries on my plate when Jamila’s half-covered head appeared at our steps. Obviously she had left home in a hurry, her long black hair showing under the thin cotton scarf. Murad was sitting on her left hip sucking his thumb. He smiled when he saw me. He, for sure, had some good time swimming with us!

We all jumped when we heard the anger in her scream:

“Do you know what they did?” And then, extending a finger at me, “Are you aware of what she did this morning? Oh! Of course you don’t know! This is a three year-old baby! They took my 3-year old baby swimming! He could have drowned! He could have died! Can you believe that they sneaked into the Club beach with my baby boy? Oh my God!”

   My father took his time to finish lunch. He asked for a second serving and chewed very slowly. After Jamila left, nobody spoke. The silence was painful. Esin left all the French fries on her plate. My grandmother served her more meatballs. She didn’t eat them either. I cleaned my plate thoroughly with a piece of bread. My mom brought the watermelon from the kitchen and Turkish coffee. As I tried to capture the watermelon seeds under my fork, I listened to the sound of their coffee sipping. It sounded like they were inhaling the top foam layer into their lungs.

The silence was so loaded that at some point I thought I could actually hear their thoughts. My grandmother was preparing a speech that she would probably voice out in her advice tone: “In the villages girls your age are already married and doing all the housework.” My mom was fighting in her head but not with me, with my dad: “I can’t discipline her all by myself, obviously. She is out of control. How about for once you do something about her, heh?” My aunt’s head was down and she was smoking. Normally she didn’t smoke in front of her father. “How embarrassing…I should take some presents to Jamila tomorrow and apologize. What would be a good present? Something the girls can use as well. My sister should come with me as well. My dear niece why are you such a little monster?”

The only person who was enjoying the whole scene was my grandfather. First he looked like he didn’t fully grasp what had just happened. He was drinking his coffee with a pleasant smile on his face. But then, when I focused on hearing his thoughts I was surprised to find out that he was enjoying himself with the emotional confusion of the adults at the table.

Finally my father stood up, stretched and walked towards the steps. My mom, my aunt and grandma started to collect the plates and the silverware. It could have been because of that particular sad look on their faces, for a split second they all looked the same to me. Maybe they really did not care about us. Was it a good thing?

But then…

Half way up the stairs my dad broke the silence:

“I am going to take a nap now. When I get up, I want both of you here in the garden. Understood?”

The coldness in his voice was worse than anger. After he went upstairs I intentionally stepped on some ants and disappeared into the tall grass.

From far away I heard Esin’s voice. She was telling the moms my perfect plan and all.

***the end***

This story is written for the Jump Start your Writing class I took at PCC.  

Much gratitude to our teacher Nancy Woods and all the awesome class mates who encouraged and guided me by listening the very first draft! 

Bicycle Pump Part 4

back to the previous parts…

 

Photo: Aisha Harley

I looked over to the other side where Ruya, Mina and their brother were anxiously waiting for us to pass. Technically, they were already in “Club waters.” Behind them stretched the private beach with long chairs and striped cushions, matching umbrellas, sun bathing moms and swimming children. A few waiters in uniforms were walking among them refreshing their drinks. We were not supposed to be seen by them. No way. Especially not entering through a hole in the fence.

I handed the backpack to Mina through the hole and grabbed Esin by the hand. Her hand was shaking and she was already crying.

“C’mon” I said trying to smile, “we are going into the Club. The Club! Look, it is right there. Here, I will hold your hand and Mina will help you on the other side.”

She put her leg through the hole and then stopped.

“It is so rusty this wire” she cried, “We will have to get tetanus shots. I don’t want to go to the hospital again!”

I checked to see if any of the waiters were looking towards our direction. Suddenly I realized that I was not that crazy about swimming in Club waters. I was tired. It would have been more fun if we stayed back home and played the latest Dallas episode with the girls.

But Club was right there, on the other side of the fence! I was so close! So close to that place we were never allowed to go! It was in the Club that the popular kids of the island met…They hung out inside its gates while their parents dined and played cards in the fancy gardens. Among the island kids the ranking was so clear: you were either a member of the Club or you were a loser. We, the losers, played on the streets by the outer walls of the Club. We jumped to see what was on the other side of the walls, or sometimes climbed on each other’s shoulders to take a peek into this unknown land.

Club stretched over a large property of at least several blocks. It had several gardens, restaurants, cafes, a discotheque, a swimming pool, tennis courts, children’s playing grounds, and the beach. There were many gates to enter the Club all around our neighborhood. They were guarded by men in uniforms and a wire fence. Each gate had a golden color metal plate attached to its wall: Club Anatolia- Members Only.

My mom had told me that the Club is not for us. When I wanted to know for what kind of people Club was, she mumbled something like it was for people who have no books in their houses. I would not want to hang out with their children, would I?  The public beach that we always went to, the one on the other side of the island was much better and cleaner anyway, no?  Also the sewage pipes went under the Club beach and all those people were swimming in poop. Didn’t they know about it? Well, they probably did and most likely they were not swimming but just hanging out there to see and to be seen.

I looked to see if there was any poop floating around us and could not see any. My mom was correct in one thing though. Grown-ups were not swimming. I could see children in the water but no adults. That was good, no one would notice us among all these kids once we were in. I tried not to think how easy it was to tell our anxious faces from the joyful club children’s who were happily swimming and splashing water to each other just a few meters away.

“No way!” I grunted more at myself than at Esin.  “Nothing can be more exciting than entering the Club. Right now we are entering.  Now you pass through or I will push you through”.

To be continued…stay tuned. 

 

Bicycle Pump Part 3

Photo: Aisha Harley

(this way to the  previous chapters…)

They did not have swimming suits, so we brought an extra pair with us.  They always wore our clothes anyway.  They were so small compared to me and Esin, so when our clothes did not fit us anymore our moms gave them to Ruya and Mina. Every time they received a heap of t-shirts, shorts, skirts and shoes they knew the proper thank you words and how to show respect to the elderly.  Behind their polite silence around the adults I could see how they were exhilarated to own the clothing that was once mine and Esin’s. I always felt like a heroine, a rock star when I was around them. They admired me and loved me so much! Maybe a little too much sometimes!

When it was time to change our clothes they got shy so we resigned to different corners of the garden to change. On their skinny bodies our swimming suits looked too large. The top part of the bikini was absolutely unnecessary. I was a bit concerned about the bottom part as well. What if it floated away once they were in the water? Their legs reminded me the branches of the sour-cherry tree Nene planted the year Esin and I were born. Until the moment I saw them in bikinis, I had not noticed how big their heads were compared to their bodies. Their black eyes looked larger than ever due to the excitement and fear they were feeling.

“Malnourishment” was Nene’s explanation for their size. “These girls can’t grow because they don’t eat proper food. They should eat with us more often”.

But they never did.  At the end of the long mornings when we played in our garden when one of the adults called our names (and theirs too) from the upstairs window for lunch, they remembered that they needed to go back home and help mom to prepare lunch. They ate ice cream with us though. In the afternoon when we heard the bells of the ice cream car from the end of our street, mom gave me extra money so that I could treat the girls as well. They could not say no to ice cream. Or maybe they knew that their participation was necessary for me, for their dear heroine, to enjoy her own ice cream. They were right in a way. I could not and would not eat any if they were to stare at me with their big black eyes and empty hands.

They indeed knew so much!

***

We walked downhill in Old Lady’s garden towards the beach in one line. They followed me silently. Even the 3-year old brother was quiet. In my backpack I was carrying all the plastic swimming devices that I had sneaked out of my parent’s room earlier that day. My father was taking a nap when I tiptoed into the room. Life jackets, a pair of flippers, sleevelets and swimming suits for the 4 of us. I had carefully placed them in my backpack and quietly closed the door.  Dad murmured something in his sleep.

When we arrived to the beach I let Mina lead the way. She knew where the hole in the barbed wire was. We followed her into the sea, which reached to the level of our thighs right away. Mina was right. The hole was there but it was too small for me and Esin to pass through. Plus, the wire separating the private beach of the “Club” from Old Lady’s property was rusty.

I watched the girls and their baby brother passing through it with no difficulty.  I took a few steps further. The water has reached to the level of my groins and my short were getting wet. I looked at the other side of the barbed wire. Girls were waiting for me to do the move. They were probably expecting me to help Esin to pass through too because I always helped her. Plus this time she had this patch covering her right eye which made her look even more helpless than usual.

She had an eye operation ten days prior and she was not supposed to put her head in water. It was not like she was not supposed to go into the water at all or anything. I tried to reason with my mom and my aunt many times during the previous week. She could have kept her head above the water. We could still go to the beach right? It was ridiculous that we stayed at home the whole day because Esin had to avoid seawater.

How about we still go to the beach but she does not swim? “C’mon,” I begged them, “we always go to the beach. It is too hot to stay at home. And so BORING!!”  They did not even listen to me. I cried and yelled at them for being mean and unreasonable. My mom stormed in to the room, grabbed me by my shoulders and hissed into my ear that it would be very, very bad for me at the end if I continued to act like a spoiled brat.

That is how my perfect plan began.

We did not need the adults to go swimming. That was my first point as I later explained to Esin. As long as she kept her head above the water, she was fine. We were not babies anymore. We always spent our time between breakfast and lunch on the street or at Old Lady’s garden anyway, so none of the adults would be concerned about our whereabouts. I thought about each and every possible way that we could be caught and blocked it strategically.

“Plus” I said and stopped to increase the power of my words,

“We will be swimming not just anywhere. Not in the public beach where our moms take us all the time. No. No.”

I watched the anxiety on her one eye slowly being replaced by curiosity and excitement. Just like the clouds in the sky.

“We will swimming at the… Club beach!”

This last one had the bomb effect that I was expecting. She jumped up to her feet!  Swimming at the Club beach? Was I serious?

“Yes”, I said, “Now sit down and listen to me carefully!”

and then????

Bicycle Pump- Part 2

Haven’t read the Part 1 yet? This way please…

Photo: Aisha Harley

The plan -my plan- was perfect if the gardener’s daughters had not insisted on dragging their spoiled little brother along with them. If he had not come with us, their mother Jamila would not have freaked out and run to our house at lunchtime. I have no memory of Jamila ever coming to our house before.  Her husband worked occasionally in our garden, when our own gardener was sick or away or there was too much work for him to handle on his own. Her daughters Ruya and Mina often came to play with us but Jamila herself never showed up at our place. She stayed at home taking care of the young son, Murad, the brat who spoiled my perfect plan. He was the third child of the family, who finally arrived after the two girls; the long awaited; the most precious; the one who would carry on the lineage: The boy!

“We have to take him with us” said the girls when we showed up at Old Lady’s house. “Mom is cleaning Old Lady’s house and we are supposed to baby-sit him. This is the only way.”

I knew right away that there was no other way. Still I wanted to give them a headache.

“Then you are not coming with us. We can’t go with a baby along. He can’t swim anyway.”

I saw Mina’s eyes growing bigger and darker with disappointment. Ruya, the calmer and more sensible one of the two, who turned out to be a genius and was later accepted to some Ivy League school’s genetic engineering department with full scholarship, glimpsed at the fancy swimming devices we had brought along and gulped.

But we needed them for the plan to work. I knew it and so did they. Still they kept their mouths shut. They lived on Old Lady’s property, which went all the way down to the beach. We needed the beach access. In fact access to the beach was key to my plan. We needed them badly. I hated it.

***

Old Lady was a famous painter who lived all alone in a huge mansion with her mean black dog. She had never married, had no kids. She was not as old as Nene but much older than my mom and my aunt. She wasn’t pretty like them but there was a different kind of allure in the way she held her lean body. She had a sharp chin, tight lips and light brown straight hair, cut very short, a hairstyle I had never seen in other women. I not only found her haircut bizarre but was also amazed by the tight pants, tiny vests and the hats she wore.

Even though she was a friend of grandma’s and visited us a few times during the summer, she rarely talked to us kids and when she spoke to Nene, her tone was so low that I never knew what she sounded like. She never laughed and when she smiled she looked so uncomfortable, as if her lips were forced to do an extraordinary exercise.

We never saw any visitors at her place. Nene had mentioned a sister of hers whom she –Old Lady- hadn’t talked to for more than a decade. When I inquired about this Nene gently scolded me for snooping into the conversations of the grown ups. However I knew that it would not take very much to convince her to give me some more details. Our grandma loved telling stories.

The two sisters, both very talented artists, had loved each other very much once upon a time and were inseparable. After finishing university –where they had met my grandparents- they went to Paris for more studies and started their painting careers. They were very charming and made many friends, both men and women. At this point Nene would always lower her voice before going on with her story of “a little too bohemian choices” of the two sisters. And sometimes she’d pause to focus all her energy into kneading the raw minced meat mixed with bread, onion and parsley. Her hands would be deep into the bowl all the way down to her forearms or she would be busy cooking other delectable dishes.

But “why, why, why?” I insisted this one time. “Why are they not talking to each other anymore?” “Oh well” said Nene as she dried the sweat on her forehead with a cotton cloth she always carried in her apron pocket. She was preparing meatballs, kofte, with parsley and the kitchen was getting hot. I was sitting on the marble kitchen counter with my legs dangling and was sneaking small pieces of raw meat into my mouth.

“Upon their return, the young one –Old Lady- got more famous than the other and the older one got jealous so they had a big fight and they stopped talking. And you should stop eating the raw meat. Worms will grow in your tummy.”

“Oh come on Nene”! Not even an 8 year old would believe in a story like this. Of course there was some jealousy and some romance and some men, even maybe some women…I knew from prior eavesdropping sessions that there was a fiancé in the picture. Not Old Lady’s but her sister’s fiancé who might have fallen in love with the younger sister. But then there were rumors that the older sister liked women more than men. So why was she engaged in the first place? And the French fiancé if he was so much in love with our Old Lady, why didn’t he marry her?

I had all these questions in my head, but when we reached this point in the story, no matter how much I begged or tried to trick her into further details, Nene’s only comment was, “Don’t come on your Nene. Grandmas are not to be comeoned.”

Instead of satisfying my curiosity with further details, she used the opportunity to give me advice and switch her story telling tone –which I loved- into her advice tone –which I found boring.  Giving advice was her other favorite thing to do.

“Do you see how lonely she is up there? An old woman all alone in a huge house? No children, no grandchildren, no husband…If you don’t settle with a decent man when you are still young and pretty that’s what happens to a woman. A little too much fun and a lifetime of loneliness. No man wants a woman who had too much fun in her past. You will remember that, will you not my dear smart girl? ”

***

Ruya and Mina’s father took care of Old Lady’s infinite gardens. In return, Old Lady provided them with housing and food.  It was Old Lady who later discovered Ruya’s genius and paid for her schooling until the day she was admitted to college.

Their house was more or less a hut hidden somewhere in Old Lady’s gigantic property. They all slept in one single room that lacked fresh air desperately and smelled of dirty socks all the time. Parents and the boy slept on the only bed and the girls slept on the floor on some pads. The room was packed with rolled mattresses, blankets, and a couple of wooden chests that contained the whole family’s clothes.  There was no room to walk in it, so they went in there only for sleeping.

Their old style kitchen was big though, and a big wood stove stood in the middle. I often daydreamed of the evenings in that kitchen during winter.  Huddled together by the stove, girls doing their homework on the kitchen table, Jamila cooking dinner and saving the best piece for Murad or maybe for her husband. I wondered what it would feel like to be in that kitchen with them on winter evenings when darkness falls so early, and what it would look like when they would turn the lights on. It must have felt so different compared to the long summer days.

Summer was the only time we saw each other. During the long afternoons we spent lying around in their front porch and reading books, I often asked them to tell me about the island in the winter. Was it so empty when all the summer people were gone back to town? Were there many children in their school? How did it look when it snowed? Would they ever go to our garden to play with the swings? No, they said the swings were taken down in winter, so their wood would not swell when it rained.

Even though I read more books than they did, they knew so much more than I did. When a new children’s book arrived at the only bookstore on the island, I was the first one to know. The second person was Ruya who patiently waited for her turn to read it. I knew she wanted to keep the books to read again and again in the winter, but they didn’t have space in their house, so she returned them to me usually the day after she borrowed them. The sight of her reading always reminded me of a hungry tiger gulping down his prey.

Yet they did not think winter on the island was at all interesting. They thought they could come up with nothing to impress me. How could they? I must have been having a fantastic time in the City, going to a private school and seeing movies, buying toys, making friends, going to their birthday parties…No? “Sure, it is fun” I used to mumble, distracted. In truth their questions always touched that sour spot of loneliness of the winter nights. A winter spent all alone in my bedroom with the faint sound of TV coming from the living room and the never-ending “discussions” of my parents. “We are not fighting sweetness, we are only discussing” my mom would say when I asked them to please stop fighting. There was never enough homework to keep me busy until the evening and television programs were boring even for the grown-ups. No, the girls would have never believed me if I told them I’d rather spend the entire winter in their kitchen by the stove.

But it was summer then. The winter was so far away that it was hard to believe that it would eventually come and we would have to decide what coat to put on before leaving home.

To be continued…stay tuned..

Defne

Photo: Aisha Harley


Yaşamak Şakaya Gelmez

Foto: Aisha Harley

Herkese iyi bayramlar!

Pazar günü yeni (karanlık)  ay günü idi.  Ayın yüzde yüz karardığı ve yüzde yüz aydınlandığı günlerde beden ve zihin hassas olduğundan yoga yapmamız tavsiye edilmiyor.

Benim dolunay ve yeni ay günlerinde yoga yapamadığım için hala üzüldüğüm oluyor. Bir gün kaçırsam yogamı hemen özlüyorum. Karşılığında daha uzun uyku, sabah keyfi, gün doğumunda yürüyüş yapmak gibi zevkleri elde etsem de, hiç biri sabah serinliğinde yapılan yoganın yerini tutmuyor.

Sık sık duyduğum sorulardan bir tanesi de ”kendi başıma yoga yapma düzenimi nasıl oturtturabilirim”? Yogaya, yazmaya, yabancı dil öğrenmeye ve  yaratıcılık/kendini ifade yollarına içimizden geldiğide değil, düzenli olarak girmenin önemini cümle alem biliyor. Düzenli bir şekilde bu yollara girenlerin de  fark ettiği üzere işin keyfi bir rutine, bir ritime oturtunca çıkıyor. Buna disiplin de diyebilirsiniz ama disiplini olumsuz bir şey olarak düşünmemek kaydı ile. Görev mantığı ile dişimizi sıkıp da kendimizi zorla soktuğumuz disiplin durumları yaratıcı süreci geliştirmek bir yana onu köstek oluyor. Sahici disiplin zordan değil, candan (spirit anlamındaki) gelir. Sahici disiplin zorlama, yargı, suçluluk, korku gibi duyguları değil, işimize ve kendimize karşı nazik, şefkatli, yargısız bir yaklaşımı içerir.

Sahici disiplin yaratıcı sürecin mühim bir öğesi olduğu gibi tatminkar hayatlar sürmemizi de kolaylaştıran bir şey.  Yine sıkça duyduğum sözlerden bir misal -kendi hocam değil de arkadaşım olan yoga hocalarından- kendini çok zorluyorsun, bu kadar düzenli, disiplinli olmak zorunda değilsin.

Oysa her sabah yoga yapmak dişlerimi fırçalamak, yüzüme soğuk su çarpmak, yatmadan önce ılık bir duş almak, kahve içerken günlüğümü yazmak , saçlarıma yağ sürmek, uyumadan önce dizi seyretmek gibi beni mutlu ve tatmin eden bir şey. Zorlayan, sıkan değil.

Sadece yoga yapmak değil, yazmak için de geçerli bu söylediklerim. Sabahları bir saat yoga yapıyorsam, öğleden sonraları bir saat yazı yazmak için de günümde muhakkak yer açıyorum. Disiplinin bir zaman değil, öncelik meselesi olduğunu anladım. Günün iki saatini insanın kendine ayırması herkes için mümkün olabilir. Full time işlerde çalışanlarınız, full time anne olanlarınız bu söylediklerime inanmayıp, dudak bükebilirsiniz. Ama bu söylediğim sizlerin hayatına da uygulanabilir bir şey. Yeter ki önceliklerinizi bilin.

***

Bu aralar burada Portland’da üç adet İstanbul’lu öğrencim var. Üçü de benimle yoga çalışmak üzere buraya geldiler. Biri bir, diğeri iki, üçüncüsü de üç ay kalacaklar yanımda. Öncelikleri yoga öğrenmek. Bunun için işlerini, eşlerini, paralarını, ailelerini, okullarını ayarladılar, alıştıkları bildikleri düzenlerden çıkıp yanıma Portland’a geldiler.

Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda ben onların kişilikleri ve hayatları hakkında bilgi ediniyorum. Üniversite öğrencisi olan iki tanesi arkadaş ve ailelerinin yogalı hayatlarını ne kadar yadırgadıklarından bahsediyorlar. Tabii ki yadırgayacaklar! Kaç kişi üniversite yıllarında sabahın 6’sında kalmak için gece 10’da yatar? Kaç kişi sabaha boş bir midesi olsun diye akşam yemeğinden vazgeçer? Bir şeylere sevdalanmış olması gerekir kişinin! İş bu sevdayı tanıyıp, kabul etmek ve daha mühimi bu sevdayı ÖNEMSEMEK!

Bir şeyi kendimize nasıl sunarsak, dünyaya da öyle sunuyoruz. Mesela iyi yoga yapmak sahiden önceliğimiz ise, bunu göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz. Bizim kendi sevdamıza saygımız, diğerlerinin bize saygısını belirliyor. Eski bir dosta bir defasında açıklamaya çabaladığım gibi sabahları yoga keyfini yaşamak o kadar eşsiz ki, gece çıkmakmış, sarhoş sefil olup çok gülmek, sonrasında hamburger yemekmiş bunların hiçbirisi onun yerini tutmuyor!

Toplumun geneli tabi ki disiplini olumsuz bir şey olarak görüyor. Çünkü toplumun geneli tembel, değişiklikten ölesiye korkan  ve hayatlarının sorumluluğunu almak istemeyen insanlardan oluşuyor.  Eğer bizim sevdamıza, yolumuza güvenimiz tam ise bu insanların bizim hakkımızdaki kanaatlerinin zerre kadar bizi etkilememesi gerek. Ama elbette hepimizin sevilme, takdir edilme, ve gruba dahil olma ihtiyacımız var. Ve toplumun genelini oluşturan insan grubu tam da bu ihtiyaçlarımızdan bizi vuracak şekilde atağa geçiyorlar. Dalga geçerek, disiplinini küçümseyerek, sevdayı anlamayarak. Ve aslında kıskanarak.

Ama onların ne düşündüğü, ne dediği önemli değil. Bir kitap var: What you think about me is none of my business. Benim hakkımda ne düşündüğün beni ilgilendirmiyor. Orası öyle ama bizim de bir sorumluluğumuz var. Kendi önceliklerimizden utanmamak ve onlara saygı duymak. Sevdayı yaşayacağımız alanları açmak ve en sonunda da önceliklerimizi net bir şekilde dile getirip gerekli ricaları etmek. “Beni akşam 9’dan sonra aramayın”, “gündüzleri görüşelim”, “o saatlerde yoga yapıyorum/ yoga dersine gidiyorum, toplantıyı biraz daha geç saate alabilir miyiz”, “katılmak istediğim bir yoga kursu için bir günlük izin istiyorum” vs gibi.

İster inanın ister inanmayın, siz kendi ihtiyacınıza saygı gösterirseniz, etrafınızdaki insanlar da bir süre sonra saygı göstermeye başlıyorlar. Herşey kendimizde başlıyor.

***

Ama bizim hep bir işlerimiz çıkıyor! İş güç, çocuklar, eşler, aile, ev işleri, iş işleri, sosyal aktivitiler, yorgunluk, tatiller, festivaller…Hayat önceliklerimizi bizden çalıyor sanki. Öyle ise sevdanız ile sözleşin. Bu sevda yoga ya da yazı olmak değil. Kendinizi ifade ettiğiniz, sizi besleyen, büyüten hayatı ve varoluşu keşfetmenizi sağlayan ve daha önemlisi gece yatağa uzandığınızda sizi tastamam hissettiren herhangi bir şey olabilir. Onunla hergün belli bir saate, ve belki belli bir yerde buluşmak üzere sözleşin. Gün içinde vakit yaratamıyorsanız bir saat erken kalkın. Veya bir saat geç yatın. Veya öğle tatilinizi kullanın. Veya çocuğunuzun dersinin bitmesini beklerken bir alan yaratın. Veya sosyal ortama bir saat geç gidin, oradan erken ayrılın.

Sevdayı orada bulacağınıza dair inancınız olmasa bile randevu saatinizde o yere gidin ve sizi o buluşmadan koparacak şeyleri -telefon, internet, yemek, televiyon, başka insanlar- randevunuza karıştırmayın.

En nihayetinde sevdanız çıkıp gelecek, karşınıza geçecektir.

Yeter siz kendinizi herkesi aldığınızdan daha çok ciddiye alın!

Çünkü…

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 

Nazım Hikmet