Tanrıların Oyunu

Çocuktum. Yaz tatillerini adada geçiriyorduk. Orada düz, uzun sarı saçlı, uzun bacaklı kızlar vardı. Benden bir iki yaş büyük, çok havalı ablalardı bunlar. Hayran olur, bazen peşlerine düşer, evlerinin yerini, arkadaşlarının isimlerini filan öğrenirdim. Bir tanesini hatırlıyorum mesela. Lisya. Evleri bizim yokuşun tepesindeydi. Sabahtan yokuşu tırmanıp balkonlarının altına yerleşir, ismini çağırır dururdum. Lisyaaaa, Lisyaaa, Lisyaa…Balkona çıkana kadar. Benden bezmiş Lisya balkona çıkıp da ”of ne var?” deyince omuz silkip ”hiiiç” der, gerisin geri yokuş aşağı koyuverirdim kendimi.

Ne isterdim Lisya’dan? Arkadaşı olmak mı? Sevilmek mi? Tanınmak mı? Lisya benim varlığımdan haberdar olsa hayan olduğum özellikleri bana mı geçecekti? Ben de uzun bacaklı, uzun sarı saçlı barbi gibi bir kıza mı dönüşecektim? Bilmiyorum. Ne niyetle Lisya’nın peşine düştüğümü o zaman da bilmiyordum, şimdi de bilmiyorum.
”Çocukluğun esrarengiz davranışlarından biri daha işte” deyip geçebilirim. Ama geçemiyorum. Çünkü çocukluğun hiç geçmediğini biliyorum. Hala aynı davranış ve tepki kalıplarına doğru sürüklenmiyor muyuz? Büyümeye, olgunlaşmaya, sınırlamalarımızdan sıyrılmaya çalışsak da, özde o esrarlı hammade aynı tazeliği ile duruyor galiba.
Portland’da bir arkadaşım vardı. Zeki, komik, tatlı ve uzun sarı saçlı. Bu arkadaşım ki, kendisi gibi ismi de Lisya’nınkine benziyordu, bir gün bana kızdı ve küstü. Aşk, meşk meselesi. Çoktan vazgeçmiş olduğu eski sevgilisini bir türlü bana helal etmek istemedi. Onu aldattığımı, arkadan vurduğumu söyledi. Bütün arkadaşlık numaralarım eskiden onun, şimdi benim olan bir erkeği kapmak için oynanmış bir oyunmuş, öyle dedi. İtiraz edip kendimi savunmaya çalıştıkça, gerçeği göremeyecek kadar kör olduğum için bir psikoloğa görünmemi sağlık verdi.
Kalbim kırıldı ama bildim ki onunki benimkinden de kırık.
Geçen yıllar içinde aramız hızla soğurken, yollarımız kesişip durdu. Zamanla geçer sandığım öfkesi katmerlendi. Ben bir türlü beklemekten vazgeçemedim. O savaşmak isterken benim alttan almalarım durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Ben yine de bir gün yine arkadaş oluruz umudu ile aynı Lisya’nın balkonunun altında beklediğim gibi bekleyip durdum.
Ve gerçekten de son aylarda bir şeyler değişmeye başladı. Söylediği bazı şeylerin doğru olduğunu kabullendiğim için ondan özür diledim. Sonra ortak bir projeye başladığımız için aramızda bir iletişim başladı. Bir defasında aynı masada oturup kısaca lafladık bile. Bütün bunlardan cesaret alıp facebook arkadaşlığı teklif ettim, kabul etti. İnce ince işliyordum sanki arkadaşlık yolumu.
Derken….
Dün kuzey stüdyoya gittim. Benim Portland’da ders verdiğim stüdyonun iki şubesi var. Güney ve Kuzey Yoga Shala. Ben güneyde çalışıyorum, uzun sarı saçlı eski arkadaşım kuzey stüdyoda ders veriyor. Öğle saatlerinde dersi olmadığı halde raslantıya bakın ki dün oradaydı. Kısaca selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra ikimiz de işlerimize döndük. Sessizliği Danielle bozdu. Danielle Yoga Shala’da çalışan bir başka hoca. Abartılı sevgi gösterileri ve yüksek sesli yorumları yüzünden ben ona çok yanaşmamaya gayret ediyorum ama o beni görünce sevinçle merdivenlerden inip, ikimizin sessiz sessiz çalıştığı lobiye daldı. Kollarını kocaman açıp bana sarılırken bir yandan da ”aaaah seni görmek ne güzel Defne! Tam da daha dün senin ve tatlı sevgilinin hikayenizi dinlemiştim birinden. Ne romantik bir hikaye tanrım!” diye bağırdı.
Şimdi, size kafamdan aşağı dökülen kaynar suları nasıl hissettirsem? Tatlı sevgilimle romantik hikayemiz, ince ince yeniden örmeye çalıştığım yeni (eski) arkadaşlığımın ennnn yaralı noktası. En çok kaçındığım, en son açacağımız kart. Danielle’e susması için bir işaret bile veremeden, ”Neymiş bakalım o hikaye” diye başını kaldırdı yeniden arkadaş olmayi çok istediğim eski arkadaşım. Yüzünde yükselen al rengini hepimiz bir anda gördük. Patronumuz Jody, bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamış olacak ki ofisten çıkıp yanımıza geldi.
Danielle bırakın benim sus işaretimi almayı, izleyici sayısı arttığı için memnun, iyice ballandırdı: ” Ah işte Defne sevgilisini görmüş, bir anda anlamış hayatının aşkının o olduğunu ve böyle devam etmiş aşkları, çok çok çok romantik!!!” Sanki Daniel’i susturabilirmiş gibi ellerimle ağzımı kapadım. ”Yaa demek hikaye böyle” dedi yerinden kalkıp bana doğru yürürken. Yüzünün tamamını al basmıştı. ”Eh doğru tabii, bir bakışta anladın hayatının aşkını, önüne çıkan her engeli aşarak ilerledin ve sonunda fethettin değil mi? Hakikatten de hikaye bu yani!”
Ben tek kelime bile etmeden kapıya yönelirken, Danielle galiba arka odaya kaçtı. İlk bulduğum kafeye dalıp, başımı ellerimin arasına aldım, ağlasam mı gülsem mi bilemeden orada böyle yarım saat oturdum.
Nasıl olur da bütün koşullar bir araya gelir ve bunlar olur? Tam facebook arkadaşı olduğumuz günün ertesinde hem de! Tanrıların oyunu değil midir bu?
Vazgeçiyorum artık Lisya’nın balkonunun altında oturup beni görmesini, tanımasını, sevmesini beklemekten. Tanrıların oyunu ise de, belli ki bana verilmiş bir de mesajı var.
Zorla güzellik olmaz!

Radyo Geceleri

Dün yine radyo gecesi yaşadık.

Yine planlamadan, başka gecelerde çoktaaan uyuduğumuz bir saate denk gelen bir zamanda başladı. Kokia yatağa girmişti bile, ben de son defa emaillerime bakıyordum. Derken pencere pencereyi açtı, ben Yasemin’e Because I Love You şarkısını hediye olarak göndermek istedim. Onaltı/yedinci yaşımızın dilime dolanık bu yaz şarkısınının içimde yarattığı hisleri dünyada anlayacak tek kul Yasemin idi. Yolladıktan sonra birlikte dinledik sonuna kadar. Kokia şarkıyı tanımadı. First Love, First Kiss Oh what a feeling is this’i çaldım, onu da tanımadı. ”Dur ben sana bir tane çalayım o halde” dedi, onun çaldığını ben tanımadım. Chris de Burgh açtım. The Traveller. Bilmiyormuş, hayret ettim. Heyecanla tuşlara basıp ”Oooo bunu kesin hatırlarsın” dediği parçayı da bilmiyordum. Ben belki tanır diye çocukluğumdan bir parça Laura Branigan’ın Self Control’unü çaldım. Buz pateni kaymaya gittiğim Penguen’de çalardı hep. Onu bile tanımadı. Kısa zamanda anladık ki aramızdaki altı yaş müziksel tarihimiz açısından bir uçurummuş meğer.

Madonna ve Micheal Jackson haricinde ortak bir paydamız olmadan çalmayı sürdürdük. Yatağın üzerinde karşımızda laptoplarımız, http://www.grooveshark.com’dan istediğimiz her parçayı karşımıza getire getire. Farketmeden ikimiz de kendi 13-14 yaşlarımıza odaklanmışız. Her parça yüzlerce hissi, anıyı, unutulmuş kıpırtıları geri getirdi. Birbirimize slow danslarımızı anlattık ve ev partilerimizi. Bizim okulda lokal diye bir mekan vardı. Lise 3’lerin işlettiği bir tenefüshane idi ve öğretmenler oraya gelmezdi. Biz orada müzik çalar, dans eder, çay pasta kek yediğimiz masalardan birbirimizi keserdik. Lokal’de vakit geçirmek heyecanlı ve mühim bir etkinlikti. Öğle tenefüslerinde slow dans da edilirdi. Öğrenciler müzik setinin başına geçer, o karışık kasetlerinden nabza göre çalarlardı. Ben çaldıkça lokal canlandı gözümde. Varlığını neredeyse unuttuğum bu mekanda neler olduydu oysa ki!

Kokia, Take My Breath Away’i çalarken yaz tatiline İngiltere’ye giden Elektra’ya yazdığı sonsuz aşk mektuplarını anlattı. Ben Lady in Red çalarken bir basket sahasında düzenlenen yazlık partisindeki ilk slow dansımı.

Acıklı parçarda, tavana gözlerimizi dikip içimizden geçen duyguları çiğneye çiğneye yattığımız anılar canlandı. O yaşlarda hisler, duygular ne kadar yoğun, ne kadar net idi. Taze kalpten ilk defa geçiyorlar diye nasıl da derin çizikler bırakırlardı. Dedim ki ‘‘yaşamı bir kez daha o kadar yoğun hissetmeyeceğime inanamıyorum’’. Yeniden çocuk olmayacağıma da inanmak bazen zor geliyor.

Bu radyo geceleri arada sırada oluyor. Şarkılar çekmece diplerinde unutulmuş anıları çekip çıkarıyor, anılar hisleri geri getiriyor. Birbirimizi yeniden tanıyoruz onüçüncü yaşımızın duygularında.

Mutsuz Aşklar’ı yazdığımda, yorum yapan okurlardan biri mutlusuna geçişimi anlatmamı istedi benden. Ben galiba kendimi sevmeye başladığımda mutlu aşka geçtim. Kendimi sevdikçe hem sevilmek hem de başka bir insanı sevmek kolaylaştı. Kendimi sevmemekten doğan arızalar eridi gitti.

Aşkı beslemenin başlıca yolu birlikte kaliteli vakit geçirmekmiş. Kaliteli vakit televizyon karşısında, kanaldan kanala atlayarak yemek yemek demek değil ama. Samimiyet ve özenle tanımlabilecek bir zaman dilimi. Geçen akşam yorgun eve geldim. Kokia dedi ki ‘‘Yoga büdümü yemeğe götüreyim mi?’’. Yeni bir suşiciye gittik. Yanyana oturduk, yemeklerimiz gelene kadar el ele tutuştuk. Dedim ki ben ona ”ne keyifli şey seninle vakit geçirmek. Bütün günü beraber geçirsek de yemeğe çıktığımızda hiç sıkılmıyorum. Yasemin gibi oldun sen.’’

Dedi ki, ilişkimiz boyunca yaptığım en süper kompliman buymuş!


Farewell to Şaşkın

When we first went to Sundance Camp, Cuma (pronounced Juma) was not even one year old. Born in the back streets of Istanbul with a short tail and having spent his short life on the fifth floor of an apartment building, like many of us, he felt like he had landed in paradise. During the ten days we stayed at the camp, he spent his time running around on the beach, laying on the grass, experimenting with the sea and getting to know the other animals who shared the campground. The dog, that once drove me crazy with his hyperactive behavior turned into a mild and balanced animal over the span of just ten days.

When we returned to our apartment in Istanbul, Cuma went to a corner of the living room. Taking the shape of a bagel he laid there with his back turned towards us until the next morning. Back then I thought he was resentful that I brought him back to the city. He wasn’t. Dogs don’t know how to resent. He was just sad. Next time we went to Sundace for vacation, Cuma didn’t come back to Istanbul with me. He stayed there. During the years I traveled across the world , with no land and no home to call my own, my dog planted his roots and became the legendary Cuma of Sundance Camp.

One summer night we were eating in the dining area of the camp. A young guy approached our table. He was pulling a puppy behind him. The leash, a loose string around its neck. He said to my friend who owned the place, “I was walking by the nearby village and the villagers said that the puppy belonged to the camp, so I brought her back”. We all laughed. The young guy, being just a visitor at the camp, naturally, didn’t get the joke. Sending the homeless puppies to Sundance Camp was a well known trick of the villagers.

We petted the little one and asked the owner, Suleyman, to please let her stay here. With one voice we all begged. “Don’t you see how cute she is… look how small she is… look how silly she is…”

Şaşkın (pronounced Shashkin), which is Turkish for silly, stayed. She made the camp her home the very next day. A couple of months later she and Cuma fell in love. She turned out to be the perfect mate for him. She remained at his side bearing him three generations of puppies. All of them with short tails. Even after she was neutered she maintained her onlyness for Cuma and sometimes got in life-threatening fights with his potential mistresses. Cuma has been loyal to her as well. He might have had affairs here and there but never appeared in public with any other female dog except Şaşkın!

Cuma and Şaşkın have been an item for more than seven years. They walked the visitors to the beach, they showed them the way to the ancient ruins through the forest path. If one of them felt a danger approaching, the other one would sense it immediately. They would bark and run in that direction together. In winter they slept side by side in front of the wood stove. In the spring they competed for a spot on my yoga mat while I practiced in the early morning.

Yesterday morning they found Şaşkın’s body right outside of the camp. The bullet in her side came from a shotgun which is used by the local villagers for hunting wild pigs. Some say they shot her to protect their goats.

Can the intention behind the bullet change the pain in my chest?

The cruelty that human beings are capable of producing is the source of my pain. Stepping into the camp’s territory with the intention of killing a dog that is not attacking anyone is nothing less than sadistic. How can it be that destruction satisfies human beings so much? What are we lacking inside that leads us to violence? As I think of the man shooting Şaşkın I feel the pain from all the violence waged against the weak and the innocent.

The pain of death is so sudden. It shocks us and catches us unprepared. On the inside and through my yoga practice I am searching for tools to cope with my pain. Ancient Yoga texts mention the workings of the universe as a cycle of creation, preservation and destruction which keeps us all going. There can be no creation without destruction and no destruction without creation. One part of me sees this eternal dance of the universe: Creation, preservation and destruction. The other part of me is scared, angry and helpless. Killing for the sake of feeling powerful is hard to accept. Since yesterday I can’t help my burning heart flowing through my tears and down my cheeks.

A few hours ago I called Sundace to ask how Cuma is doing. They said Cuma took the shape of a bagel and was laying in a corner of the restaurant with his back turned towards us.

Şaşkın Kızıma Veda


Cuma ilk defa Sundace kampa gittiğinde daha bir yaşında bile yoktu. Etiler’in arka sokaklarında sokak köpeği anasından doğup beş aylık hayatının tamamını Levent’de bir apartmanın beşinci katında geçiren köpeğim -hepimiz gibi- oraya gidince cennete düşmüşe döndü. On gün boyunca kırlarda, plajlarda koştu, çimenlerde yuvarlandı, denize patilerini soktu çıktı, kedilerle ve diğer köpeklerle tanıştı, dengeye geldi. İstanbul’da canımı çıkaran azgınlığından eser kalmadı.

Levent’e döndüğümüz gece su bile içmeden evin eskiden hiç gitmediği uzak bir köşesine yollandı. Oraya simit gibi, sırtı bize dönük yattı, sabaha kadar da yerinden kalkmadı. Onu kamptan geri getirdiğim için bana küstü sandım. Oysa Cuma sadece üzgündü. Köpekler küsmeyi bilmez ki. Deniz kıyısındaki o kamptaki bir sonraki tatilimizin sonunda Cuma’yı bir daha İstanbul’a getirmedim. O gündür bugündür ben yersiz yurtsuz dolaşırken, köpeğim kök saldı, kampın Cuma’sı oldu, orada prensler gibi beslendi, bakıldı, bakılıyor.

Bir yaz gecesi hep beraber yemek yiyorduk. Kampta kalan genç çocuklardan birisi boynuna sarılı gevşek bir ipten tutarak çekelediği bir yavru köpek ile restorana girdi, bizim masaya yaklaştı. Süleyman’a “kampa aitmiş, köydekiler öyle söylediler, biz de getirdik” dedi. Masadan bir kahkaha koptu. Çocuk neye güldüğümüzü anlamadı, bozulup gitti. Köylülerin numarası idi başı boş yavru köpekleri kampa postalamak.

Biz masadakiler Süleyman’a ısrar ettik, ne olur kalsın, ah bak ne şeker, ah bak ne şaşkın diye diye sevdik yeni yavruyu.

Şaşkın kampta kaldı. Cuma’yı kendine aşık etti, eş etti. Dizi dizi kısa kuyruklu bebekleri oldu. Kısırlaştırıldıktan sonra bile Cuma’nın yanına dişi köpek yaklaştırmadı, canı pahasına bütün kumalar ile dövüştü. Cuma gizli kapaklı ilişkiler yaşasa da Şaşkın’dan başka dişi köpekle meydanlara çıkmadı. Plaja, tepelere, Faselis’e yürüyen kampçıların peşine ikisi beraber takılıp yol gösterdiler. Birisi tehlike sezip ayaklanırsa, diğeri saniye vakit kaybetmeden aynı yöne doğru koşmaya başladı. Kışın sobanın başında birlikte uyuyup, gün doğumunda yoga yapan benim matımın üzerinde göğüslerini birbirine vurdura vurdura birlikte güneşi selamladılar.

Dün sabah Şaşkın’ı kampın hemen dışında ölü bulmuşlar. Yaban domuzlarını avlarken atılan kurşunlardan biri saplanmış göğsüne. Köylüler keçilerini korumak için kasten vurmuş da olabilirmiş. Kaza veya kasten… içimdeki acının şiddetini değiştirmiyor atılan kurşunun arkasındaki niyet. Ölüm sevdiğim hangi canlının başına gelirse gelsin elbet canımı yakıyor. Fakat neden bilmiyorum hayvanların başına gelenler içimi bir başka paramparça ediyor.

Ölüm acısı gençken insanı pek hazırsızlık yakalıyor. Huzur içinde yatsın diyoruz ama köpekler ölünce nereye giderler ki orada huzur bulsunlar? Acımla başetmek için elimde hiçbir inaç aracı yok. Dünden beri cayır cayır yanan içimin gözlerimden akmasına engel olamıyorum

Biraz evvel Cuma’yı sormak için kampı aradım.

Dediler ki Cuma restoranın bir köşesinde, arkasını masalara dönmüş, simit gibi yatıyormuş.

MUTSUZ AŞKLAR

Artık benimle yüzemeyen babamın anısına..

Yaş yirmi bir…
Hâlâ yirmi yıl öncesindeki gibi tatlı sızlar mı
onu şimdi yaşayana?.

Geçen gün babamla yüzüyoruz.

Bir yengeç, bir balık, suda sosyalleşmek pek hoşumuza gidiyor, havuzda randevulaşıyoruz. O 25, ben 75 metrede bir duruyoruz, laflıyoruz.

Bir ara dedi ki “yazılarını okuyorum da babana dair hiç iz bulamıyorum. Ben seni pek az tanıyorum galiba”. Gülüp geçiştirmeye çalıştım, “Heh heh, esas travmayı annem yaratmış da ondan, sen kendini şanslı hisset”. Daldık. Sonraki 75 metre boyunca düşündüm. Sahi babamın bende hiç izi yok mu? Karakterim, yumuşak karnım, korkularımın oluşmasında babamın rolü nedir? Buluşma yerimize vardığımızda itiraf ettim, “Baba ben annemle evli olduğunuz zamanlara dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Sanki sen çocukluğum boyunca ortada yoktun”.

Ne? Nasıl olur? Hani evden kaçmıştın da ben avucuna bisiklet pompası ile vurmuştum, hatırlamıyor musun? Evet, tamam, onu hatırlıyorum. Hani Çeşme Altınyunus otelinde uyuyasın diye saatlerce masallar anlatmıştım onu da mı hatırlamıyorsun? Hatırlıyorum. Annem otelin diskosunda eğleniyor, babam bana bakıyor, ben annemin beni terk edişini bir türlü kabullenemiyor, ağlıyor da ağlıyorum. Bunlar kesik kesik anılar. Bugünkü duygularımı, şartlanmalarımı oluşturan çocukluk anılarımda babamın izini yine de bulamıyorum.

O, “biraz daha düşün istersen, ben bu turu tamamlayıp çıkıyorum”, diyerek suya daldı, uzaklaştı.

Babamın davranışları, sözleri, beklentileri, duygularını ifade edişi/edemeyişi çocuk ruhumda hiç yankılanmamış olabilir mi? Yoksa babamın yarattığı travma o kadar derinde ki, çıplak gözle göremiyor muyum? Bir terapiste gitsem benliğimin karanlık dehlizlerinden çekip çıkarır mı yaraları?

Havuz çıkışında, Levent’in arka sokaklarından geçerek eve dönmeye çalışıyorum. İstanbul’da araba kullanmaya ara verdiğim son yedi yıl içinde yollar öyle bir değişmiş ki, o en tanıdık yerlerde kayboluyorum. Yeni yollar, tanıdık ara sokaklarla kesiştikçe şaşırıyorum. Sonra öyle bir yer geliyor ki, yok olamaz diyorum. Buradan oraya nasıl geldik? Eskiden burada yol biter, dere başlardı. Bir gecekondu mahallesi olması gerek derenin öbür yanında? Bakıyorum, gecekondu mahallesi hala orada, sağ tarafımda. Solumda o tanıdık eski sokak. Üzerinde ilerlediğim yeni yol da derenin ta kendisi.

Gidip şimdi o evi bulur muyum, bulmaz mıyım? Şuradan sağa girsem, böyle bir yokuştan inerdik, karda buzlanırdı, inemezdik. Nasıl da kar yağmıştı! Günlerce evden çıkmamıştık. Bahçe bembeyaz olmuştu. Şimdi burada bir yerde olmalı işte o ev.

Gönlüm hayatımda iki defa mutsuz aşka düştü. İki erkeği acıdan kıvrana kıvrana sevdim.

Birincisinde on dört yaşındaydım. Okuduğum şiirler, şarkılar, aşk hikayeleri birden ruhumda karşılık buluvermişlerdi. Liseyi bitirene kadar içimi kanırta kanırta, beni isteyip istemediğine karar veremeyen bir erkeği sevdim. Sevdanın koyu acı tadını sevdanın kendisi sandım.

Tam bitti, artık, ancak değerimi bilen bir adama açarım gönlümü filan derken, yirmi bir yaşımda yine vurdum mu baltayı taşa! Hem de öyle bir vurmuşum ki mutsuz aşk tecrübesini en derin katmanına kadar yaşamak nasib olmuş.

Derler ki insanın hücreleri her yedi yıl içinde tamamen yenilenirmiş. Bu yüzden yedi yıllık dönemlere ayrılırmış hayatlarımız. Benim kişisel tarihim de bu dilimlerde geçirdiğim dönüşümlerden ibaret zaten! Yirmi bir yaşından yirmi sekiz yaşına uzanan dilim de o yedi yıllardan biriymiş. Ben o üçüncü yedilik dilimin tamamını mutsuz aşkımı kalbimde ısıtıp ısıtıp, acısını kanıma zerk ederek geçirdim.

Sokaklar tanıdık, ama bulamıyorum o evi. Düz yoldan gelsem bulurum tabii ama ben bu arka yolu merak ediyorum. Arka yolları da kullanırdım çünkü. O eve giden her yolu, her deliği, yol kenarında büyüyen bütün bitkileri, çöp tenekelerinin yerlerini, hepsini bilirdim. Hafızamda bir kara delik sanki. Aradan on dört yıl geçmiş ben o evden son kez çıkalı. Unutmaya yeter mi? Yoksa o zamanları da mı gömmüşüm babamın izleri ile birlikte?

Vazgeçtim. Düz yola çıkıp eve dönüyorum. Hafızamdaki kara delikten eskiye dair hisler sızıyor. Mutsuz aşkların tatlı acısı. Ayşe ile basmıştık kırmızı Skoda’nın gazına, ellerimizde sigaralar, Alanis Morrisette’e bağıra çağıra eşlik ederek İznik’e gitmiştik. Birbirimizi avutmaya. Mutsuz aşklarımızı anlatmıştık birbirimize. Hisler taze tahtaya atılan çentikler gibi derin hissediliyordu. Yetişkin sanıyorduk kendimizi ama çocukluğun sonundaydık aslında. İçimizde birikmiş korkuları, yaraları, eğilimleri, kısaca ruhumuzu, mutsuz aşklarımızın hikâyesini anlatırken keşfediyorduk. İçimizde yeni bir katman gün ışığına çıkarken kendi hikâyelerimiz ruhumuzu tatmin ediyor, hani neredeyse mutsuz aşklarımıza bize sağladıkları bu tatmin imkânı için şükran duyuyorduk.

Ağlıyor, sonra gülüyor, şarap içip dans ediyor, değerimizi bilmeyenlere kapımızı açmayacağımıza ant içiyorduk!

Babam, tesadüfe bakınız ki, ben yedi yaşındayken evden ayrıldı. Annemle ikimiz kaldık. Kimse bana babamın neden gittiğini söylemedi. Amerika’da dediler. Annem okuldan gelene kadar evde benimle oturan nenem ve büyük halanın fısıldaşmalarından bilmemem gereken bir şeyler döndüğünü biliyordum ama anneme aşık derecesinde düşkün olduğumdan babamın yokluğunu hiç kurcalamıyordum. Babamın yataktaki yeri bana kalmıştı ya annemin boynunun kokusunu çeke çeke deliksiz uykular uyuyordum.

Babam kısa bir süre sonra yeniden evlendi. Malum hikâye. Evliliğinin bir noktasında başka birine aşık olmuş, uzatmadan ayrılıp, aşık olduğu diğer kadınla evlenmiş. Bunu da sanki bir televizyon dizisi hikâyesi izliyormuşçasına tepkisiz karşıladığımı hatırlıyorum. Sonra annem de evlendi. Ona tepkisiz kalamadım. Dışarı attığım kadarını atıp, gerisini içimde biriktirdim. Şansıma ikinci anne ve babalarım ruhen öyle sağlıklı, öyle dengeli idiler ki, bana öyle doğru şekilde yaklaştılar ki, tez zamanda ikisine de candan bağlandım.

Mutsuz aşk hikâyelerimin erkek kahramanlarının ikisi de başka kadınları severlerken bana rastlamışlardı. İkisi de aldatmacadan hoşlanmayan dürüst insanlar oldukları için en baştan bana durumu anlatmışlar, ben inadına kendi sıramın gelmesini bekleyeceğimi söylemiştim. Yalnızlıklarını unutuyorlardı da o yüzden belki, kollarının arasına yumuşak kendimi bırakmama karşı koymuyorlardı. O kolların arasına fazlaca bir yerleştiğimde ise sıranın bana belki de hiç gelmeyeceği hatırlatılıyordu ama ben bir adım geri, iki ileri yılmıyor, savaşıyordum.

Her iki mutsuz aşk da on yıllık ara ile mayıs ayında son buldu. Her iki mayısta da ben birden, aniden bittiğini bildim. Sanki yıllarca yerlerde sürünüp ağlayan ben değilmişim gibi usulca kapıyı çekip çıktım. Artçı şoklar filan oldu tabii kalbimde ama mutsuz aşklara bir daha dönmedim.

Neden o kadar zaman orada durdum da birden çıkıverdim bilmiyorum. Kurduğumuz yıkıcı ilişkileri, tatmin edilmemiş ihtiyaçlarımıza bağlayan modern psikoloji kuramlarını okudukça, mutsuz aşklarda hangi ihtiyaçlarımın karşılık bulduğunu düşünüyorum. Acı çekme ihtiyacı diye bir şey var mı mesela? Modern psikolojide bunun adı duygusal olarak uyarılma ihtiyacı. Olabilir.

Freud’a kalsa hepsi babamla ilgili ya, işte babam ben çocukken esas kadın annemi değil de, bir başka kadını sevdiği için ben ancak ikinci kadın pozisyonunda sevileceğime inandım. İkinci kadın sabrederse sonunda muradına erecekti. O yüzden ikinci kadın safhasında takıldım kaldım. . Bu da olabilir.

Mutsuz aşklarda ben hayatın tadına daha bir derinden baktım. Duyguların dehlizini aşıp da kendime baktığımda insanın hayatı tecrübe etme biçimleri hakkında keşiflerde bulundum. Mutsuz aşklarda, çok üzüldüğüm doğru ama yine o aşklarda ruhumu tecrübe ile besleyip, büyüdüm, zenginleştim. Daha fazla beslenemeyeceğimi anladığımda da işte usulca çıktım gittim.

Bana en çok bu olabilirmiş gibi geliyor.

http://www.defnesuman.com

Gravity & Grace Yoga


23 Ocak 2008

Istanbul

Geçenlede eski bir arkadaşıma rasladım. Beni hala Boğaziçi Üniversitesi’nde asistan sanırmış. Ya da ne bilsin, doçent fılan olmuşumdur diye düşünmüşmüş. “Yok” dedim, “yogaya başladım, bir daha da bırakamadım, Boğaziçi de o arada mazide kaldı”! Meğer o da ilgilenirmiş yogayla. Soruyor nerede ders veriyorum, nasıl dersler veriyorum…Birden şaşkın, başını kaldırdı, “ah!” dedi “yoksa gravity Defne sen misin?”

Böylece öğrendim ki Gravity Defne diye bilinir olmuşum ben yoga çevrelerinde! Eh bu kadar Gravity & Grace dersi verince olacak tabii! Nisan sonunda bu tarz yoganın yaratıcısı hocam Peter Sterios Cihangir yoga’da ders (worskhop) vermeye geliyor. Şaşıracak herhalde dünyanın öte yanında bu kadar çok öğrencinin kendi serisini böyle iyi biliyor olmasına!

Bakıyorum da çoğunuz seriyi artık ezbere biliyor ve alışılmadık spiral, dairesel eklem hareketlerinden oluşan pozları yadırgamadan nefesle yapıyorsunuz. G&G derslerine ilk defa girenler de kendilerini sınıfın havasına kaptırıp kısa zamanda nefes ve yerçekimi yardımı ile akıp gitmeye başlıyorlar. Derslerde bu stilin özelliklerinden dem vuruyorum ya biraz da yazayım dedim.

Gravity ve Grace yoga stilinin en belirleyici özelliği eksta kas gücünü serbest bırakıp iç enerjileri canlandırmaya yönelik asanalardan oluşması. Pozlara dış kasları etkinleştirerek girmek yerine kendimizi yerçekimi ve nefese teslim ediyoruz. Hocam Peter yerçekimi (gravity) için “iki fiziksel gücün birbirine olan çekimi” tanımını yapıyor. Bu fiziksel güçlerden bir tanesi yer çekimi (büyük güç) diğeri de maddi bedenimiz (küçük güç). Pozlar ikisi arasındaki ilişkiyi kullanmamız sonucunda kendiliğinden geliyor.

Peter’ın “grace” (hem zerafet hem de tanrının lütfu anlamına geliyor. Eren’in “letafet” tercümesi en yerinde olanı galiba!) tanımı ise iki ruhun (manevi bedenin) birbirine doğru çekimi. “Ruhumuz (özümüz) ile kainatın ruhunun (Yaradan’ın) birbiri ile ilişkisi” diyor Peter. Küçük ruh büyük ruh ilişkisi diye basitleştirebiliriz. Bu ilişkiyi kuran köprü ise nefes. Maddi beden kendini yerçekimine (gravity) bırakırken, manevi beden kendini nefes yoluyla kainatın kollarına bırakıyor. Peter’ın derslerinde sık sık tekrarladığı, mat üzerindeyken veya günlük hayatımızda yol alıken ara sıra kendimizi bu iki güce teslim etmeyi deneyebiliriz.

Kas gücü gerektiren büyük asanalara G&G setlerinde raslamıyoruz. Dinamik bölümün başındaki aya selam serisinde bile kaslar olabildiğince gevşek, hareketlerin kaynağı dış kaslar değil, iç enerji. Bu yüzden bir çoğumuz kollarımızı sanki başka bir güç kaldırıp indiriyormuş hissine kapılabiliriz. (“Kanat takmışım gibi hissettim” diyordu bir dostum dersin sonunda) Genellikle dış kasları etkinleştirerek hareket etmeye alışmışız. Günlük hayatta ve spor yaparken hareket dış kasların devreye girmesiyle başlıyor. Yogada ise (bir kaç stil haricinde) bu durum tersine dönüyor. Ünlü yoga hocası Iyengar, asanaların bedenin dış tarafını değil, iç taraflarını çalıştırmak üzere tasarlanmış olduklarını yazıyor. Yoga asanalarını yaparken dış kollar yerine iç kollar, (örn: köpekleme-Adho Mukha Şvanasana) üst bacak kasları (kuadresepler) yerine iç bacaklar (örn: at pozu -Vatayanasana) , karnın yüzeye yakın baklava kasları yerine omurgayı saran iç kas psoas çalışıyor (örn: Kayık pozu- Navasana) .

Dış kas kaynaklı hareketten iç kaslara geçmek o kadar da kolay değil. Yılların alışkanlığı var bir kere. Egzersiz yaparken efor harcamamız gerektiğine dair sarsılmaz inancımız ve yoga asanaları egzersiz olarak görmeye eğilimli zihnimiz var sonra…Dış kasları serbest bırakmak başlangıçta kavraması zor bir talimat. Hele ki serbet bırakmanız söylenen o kaslar elinizin altında tir tir titremekte iseler!!! (Hatırlayınız: At pozu!) Yine de iç kaslara geçiş dış kasları serbest bırakmakla başlıyor. Yüzey kasları serbest kalınca, bizi ayakta veya içinde bulunduğumuz pozda tutmak için iç kaslar devreye giriyorlar. Bunlar kemikleri saran, doğru hizaladığınız zaman kendi kendilerine çalışmaya başlayan kaslar. Pek fazla iş görmediklerinden güçsüzler ama kaslar en nihayetinde. Çalıştırdıkça güçleniyorlar.

“Merkezden hareket etmek” ancak iç kaslar güçlendiği zaman anlam kazanan bir kavram. Merkez, göbek deliğimizin iki-üç cm aşağısından içeriye, kuyruk sokumuna doğru girdiğimizde tam ortada hayal ettiğimiz enerji küresi. Burası bedenin hareket, enerji ve ağırlık merkezi. (Başın ağırlığı burada dengeleniyor) Bu bölge kendi başına yeni bir blog konusu bile olabilir (eh olsun o zaman!). Tias Little “belly brain” tabirini kullanıyor bu bölge için. Karın beyni. Hocalık eğitimindeyken kafamızdaki beynin bir diğerinin bu merkezde saklı (manevi bedene ait) olduğunu anlatmıştı. Ana rahminde büyümeye başlayan ceninin kafa beyni ve karın beyni ilk aylarda birbirine yapışık olarak gelişiyor. Ancak üçüncü aydan sonra omurganın gelişimiyle ayrılıyorlar. Ya da, daha doğrusu omurga aralarında köprü olarak hizmet görüyor, aslında hiç kopmuyorlar!

Gravity & Grace derslerinde “hareketleriniz merkezden kaynaklansın” dediğimi sık sık duyuyorsunuz. Bu kasları zorlayarak değil, nefes ve yerçekimine teslim olarak, dış kaslar serbest, iç kaslar aktif, dikkatinizi tam o orta noktadaki hayali kürede tutarak hareket edin, demek oluyor. Kolay iş değil! Hem de hiç kolay değil. Uzak doğu savaş sanatlarının (Martial Arts) özünde bu merkez enerjisi ile çalışmak yatar. Karate, Taekwando, Aikido, Tai chi ve Qi Qong ustalarının çalışmalarındaki zerafet dış kaslarından değil, merkezlerinden gelen hareketlerden kaynaklanır. Rivayete göre gerçek bir Qi Qong hocası, kendisine gelen öğrenciye at pozunu (Vatayanasana) gösterip yarım saat boyunca bu pozda durmayı öğrendikten sonra (ortalama on ay) geri gelmesini söylermiş. Öğrenci ancak o zaman hazır olacakmış qi qong öğretisini almaya!!!

Grace’in anlamlarından biri olan zerafet, merkezden, iç enerji kaynaklı hareket ettikçe, nefes ile yerçekimine kendimizi teslim ettikçe yogamıza yerleşiyor. Hareketlermize zerafet getirmeyi düşündüğümüzde (mat üzerinde veya günlük hayatta) daha az efor harcıyoruz. Bu da bizi prana tasaffurufuna götürebiliyor. Kendi enerjimizin tasarrufu! Çocuk pozundan bağdaşa geçişte “mümkün mertebe az hareket ve ses olsun” diyorum mesela. Zerafet parmak uçlarında atılan adımlardan değil, rafine ve duru hareketten doğuyor. Olabildiğince az sağa sola bakınarak, çıkardığımız seslerin farkında, fazlalıkları hayata katmadan, uyanık, dikkatli yaptığımız yoga çalışmaları bize dolu dolu bir hayat sunuyor.

Bu da işte grace’in lütuf anlamına gelen karşılığı olsa gerek!
Namaste!
“Gravity” Defne