Yaratıcı Güç

Şiva by BegümBütün bu teknik yazıların ertesinde şunu da söylemek isterim: Yoga teknik bir şey değil. Teknik seride sözünü ettiğim bilgiler, zaten yoga yapan insanlara etkinlik sırasında içeride neler olup bittiğini bildirmek amacını taşıyordu. Yoga, Yaratıcı Güç ile buluşmamızı sağlayan bir araç sadece.

Bu yeni yazıyı yoga yapmayan, yoga sırasındaki akışı, sonrasındaki dinginliği, günlük hayatta keskinleşen dikkati bilmeyen okurlarıma hitaben  yazmak istiyorum. Ve bu konuda söylemek istediğim ilk şey, bahsettiğim bu durumları (akış, dinginlik, keskin dikkat) yaşamak için yoga yapmanıza gerek olmadığı!

Evet doğru okudunuz. Bu harikaları deneyimlemek için yoga ya da benzeri mistik çalışmalara girmeniz şart değil. Bir stüdyoya gitmeden, hoca edinmeden ve masanızdan kalkmadan da “yoga”nın bedende, zihinde ve insanın ruhunda uyandırdığı dinginliğe ve tatmine ulaşabilirsiniz.

Yoganın anlamından başlayalım. Yoga, Sanskrit dilinde bütünleşmek, buluşmak, birleşmek anlamına geliyor. Gerçekten de yoganın içimizde uyandırdığı his bir bütünlük, bir buluşma hissi. Dünyanın bütün mistik akımları insanın başlıca ıstırabının kendini “ayrı” hissetmek olduğunu söylerler. Diğer insanlardan, evrenden, tanrıdan kopuk bir varlık olduğunu sanmak mutsuzluğun kökeninde yaşar. Sadece bu da değil. Kopukluk ilüzyonu olmak istediğimiz şey ile varolan arasına da yansıyor. İnsanın başlıca mutsuzluğunun başını da bu çekiyor. Kendimizi bir şeylerden kopuk zannediyor ve o şeyi arzu ediyoruz. Hayatlarımızı o şeyi ele geçirmek üzere düzenliyor, o şey için kendimize kısıtlamalar ya da hedefler koyuyoruz. Hayalini kurduğumuz şeyden uzak olduğumuz olgusunun gerçek değil, ilüzyon olduğunu anladığımızda mutluluğa doğru bir adım atmış oluyoruz.

Hayalini kurduğumuz ve hayatımızı onu elde etmek için düzenlediğimiz şey veya şeyler gerçekleştiğinde ne oluyor? Bir his yaratıyorlar içimizde. Hayatımızı etrafında düzenlediğimiz şey ister para kazanmak, ister çocuk yapmak, aşkı bulmak veya ün salmak ve ister insanlığa faydası dokunacak bir şeyler yapmak olsun, nihayetinde daima bir tek şey oluyor. Bir şey hissediyoruz.  Bir tecrübeye ulaşıyoruz. Bu tecrübenin bize tatmin sağlayacağını umuyoruz. Kimi zaman da uğruna hayatlarımızı kısıtladığımız, ve hatta uğruna başka hayallerden vazgeçtiğimiz o şey aslında tatmin duygusu.

En büyük hayalimiz tatmin olmak. Hayatı belli bir doygunluğa ermiş olarak yaşamak. Bunun hayalini kuruyoruz çünkü açız. Neden açız? Çünkü ruhumuzu doyuracak bir uğraşımız yok. O açlığı yemekle, aşkla, dram ile, dizi ile, para veya başarı ile doldurmaya çalışıyoruz. Ama içimizdeki boşluk bir türlü dolmuyor.

Hatha Yoga, özüne sadık kalarak uygulandığında, bu boşluğu doldurabilecek bir etkinlik. Bunun sebebi de Allah’a inansak da, inanmasak da düzgün bir yoga seansının sonunda bilincimizin bir yerlerinde Allah’a kavuştuğumuzu hissetmemiz. Yoga sırasında, sonunda bir anlığına bilincimize açılan bir pencereden kainatın mükemmel işleyişini görebiliyor ve dahası o mükemmel işleyişin vazgeçilmez bir parçası olduğumuzu bir anlığına anlıyoruz. Kainattan kopuk olmadığımızı, aksine mozaiğin önemli bir taşı bildiğimiz o kısacık an bize gün boyu yetecek bir tatmin duygusu sağlayabiliyor. İçimizdeki boşluğun yoga ile doldurulduğu bir sabahın devamında insanın tüketmeye, yükselmeye, yetişmeye, yarışmaya ve hatta değişmeye karşı iştahı bilenmiş oluyor.  Varolan ile mutluluğu hissetmek kolaylaşıyor.

Başta söylediğim gibi bu tatmini sağlamanın tek yolu yoga değil. Kainatın bütününden kopuk olduğumuz ilüzyonunu sadece yoga değil, yaratıcılığımızı kullandığımız bütün etkinlikler sağlıyor. Yazmak, çizmek, bestelemek, çocuklarımızla oynamak, şifa vermek, konferans vermek, bir dans yaratmak, müzik dinlemek, ders vermek…Bu etkinliklerden hangisi ise size uyan, onu yoga yapıyorcasına uyguladığınızda aynı yere varabilirsiniz. Yoga yapıyorcasına derken ne demek mi istiyorum? Para kazanmayı ve insanları etkilemeyi düşünmeden. Sadece kendiniz için. Bir şey keşfetmek, üretmek, dönüştürmek için bile değil…Sadece o anı başkası için de değil, kendiniz için HİSSETMEK için yaptığınızda, işte o zaman yoga kafası geliyor. Hakikati  gölgeleyen kopukluk ilüzyonu (Shadow Yoga’nın adına ilham olan gölge) bilincin göklerinden çekiliyor, Hakikat (hayat şimdi, şu anda burada ve başka hayat yok) bütün netliği ve temizliği ile karşımıza çıkıyor.

İçimizdeki boşluğu dolduracak tek şey yaratıcı gücümüzün akışını sağlamak. Yaratıcı güç, teknik yazılarda bahsettiğim Prana gibi bir şey. Gözlerimize nur, tenimize ışık veren, günlük kaygılarımıza dışarıdan  bakmamızı sağlayan bir güç. Tıpkı Prana gibi Yaratıcı Güç’ün de her gün düzenli olarak uyandırılması, masaj ile harekete geçirilmesi gerek. Tıpkı yogada olduğu gibi yargılamadan, değerlendirmeden sadece gözlemleyerek ve her şeyden önemlisi keyfine vararak yapılması gereken bir etkinlik. Mutluluk o kadar yakınımızda aslında. Parmaklarımızın ucunda belki. Yerimizden bile kalkmadan hep hayalini kurduğumuz o his, o tatmin, o bütünlük haline erişebiliriz. Sağlığım yerinde olsa, bir çocuğum, şu kadar param, bu kadar yatırırım olsa diye diye hayatı tüketerek değil, her gün Yaratıcı Güç’e akacağı bir kanal açarak geliyor mutluluk.

Bitirirken son bir şey daha söylemek istiyorum. Dünya yüzünde çok çok çok az sayıda insan Yaratcı Güç’ünden ekmeğini kazanıyor. Onlar da bizlere parmak ısırtan sanatçılar, yazarlar…Olmaz mı? Olur. Çok çalışarak elbette olur. Ama olmayabilir de. Yani diyeceğim şu: “Yaratıcı Güç’ümden ekmeğimi kazanacağım gün gelene kadar bu sevmediğim ve bütün vaktimi, enerjimi, gençliğimi alan işi yapacağım ondan sonra Yaratıcı Güç’ümü akıtacak çok fırsatlarım olacak” demeyin. Olabilir. Ama olmayabilir de. Onun yerine tüketimi azaltın, belki daha az para kazandığınız ama size zaman ve enerji veren başka bir işe geçin. Ekmek parası bir yerlerden çıkar. Yeter ki içimizdeki boşluğu tüketim ile doldurmaya çalışıp durmayalım. Ekmek parasını çıkardığımız işin adı, sanı, şirketi de önemli değil. Önemli olan Yaratıcı Güç ile buluşmanıza olanak sağlaması. Ekmek parası adı üzerinde, karnımızı doyuracak, tepemizde bir barınak sağlayacak, sağlıklı bir hayatı sürdürmemiz için gerekli koşullar ı yaratacak bir kaynak. Kimliğimiz, ismimiz, cismimiz ve şu dünyadaki değerimiz ekmeğimizi nereden kazandığımız ile belirlenmiyor. Ve hayatımızı ona adadığımız anda, Yaratıcı Güç’ün alanından çalmış oluyoruz.

Bence biz insanların kainata katkımız yaşamı bütün güzelliği, acıları, savaşları ve mucizeleri ile  ifade ettiğimiz eserler yaratmak….Sonraki kuşaklar için değil sadece, aleme Yaratıcı Güç’ü yaymak için. Kendimiz için. Mutluluğumuz için. Her bir bireyin kendi mutluluğu bütün insanlığın mutluluğuna katkıda bulunuyor çünkü….

IMG_1877

Biten Romanlara Ağıt

Görsel

Middlesex bitti biteli ben de dağıldım sevgili okur. Elimde beni yazıya bağlayan iyi bir roman olmayınca ben de kendi yazılarıma bağlanamıyorum. Sadece yazıya olsa, yine iyi, elimde iyi bir roman olmayınca ben hayata doğru dürüst bağlanamıyorum. Hani size demiştim ya, roman ve karakterleri benim gizli hayatım  gibi bir şey oluyorlar. Bu hayattan kaçıp onlara sığınıyorum. Kanepeye yerleşip romanıma gömülürken, karısı ve çocuklarından bunalıp metresine kaçan bir erkek gibi hissediyorum kendimi. Zevk peşinde, biraz suçlu ama çokça bu gizli hayatından memnun. Memnun ne kelime? Gizli hayatına muhtaç.

Middlesex’in bitiş ile ben de metresi tarafından terkedilmiş erkeğe döndüm. Sevdiğim bir ailem var, karım çocuklarım, güzel evim filan falan ama hayatın bu nimetleri ancak onlardan kaçıp bir başkasının koynuna girince değer kazanıyor sanki. Ben de hayatımdan en çok, romanımın dünyasına kaçıp da sonra tatlı bir tatmin ile günüme döndüğüm zamanlarda zevk alıyorum.

Roman bittiğinde size iştahla blglar yazan bu parmaklar da kendiliğinden duruyor. Sanki benim yazılarıma açılan kapının anahtarı başka yazarların boynunda aslılı bir destede duruyor. Onlardan geçmeden kendi kaynağıma varamıyorum.  Sonra işte bu blog böyle boş kalıyor. Oysa ne güzel günlerdi onlar..Middlesex boyunca ilham perisi bir gün bile beni boşlamamıştı. Benzeri bir ilham için yeni bir aşkın tomurcuklanmasını bekliyorum şimdi!

Middlesex gibi iç dünyamı sarıp sarmalayan romanlardan sonra yeni bir aşka girmek de çok kolay değil.  Eski sevgilisinin tadı damağında bir aşık gibi ben de şu aralar başlayacağım bütün romanlarda bir kusur bulacağım. Hiç bir roman beni “Middlesex’in karakterleri gibi sarıp sarmalamayacak. Zihnim durmadan eskileri hatırlatacak bana. Eski bir tecrübeyi. Eski bir tatminini. Sayfalarında kendinizi unuttuğunuz o eski romanın tecrübesini.  Yeni romanın içine bir türlü giremeyeceğim.  Dikkatim dağılacak. Böyle olunca yeni roman da bana kendi yazılarıma açılan kapının anahtarını sunamayacak.

Öte yandan parmakların paslanmasını önlemek, kaynağı kurutmamak ve bu bloğu boşlamamak için de bir an önce yeni bir romana başlamak gerek. Ne yapmalı? Albina Press’e gitmediğim sabahlarda geldiğim diğer kafe (Fresh Pot) Powell’s adlı kitapçının içinde. Üstelik raflardan kitapları alıp masanıza getirebiliyor, satın almadan önce şöyle bir karıştırabiliyorsunuz. Calliope ve Desdemona’nın yokluğunu karın boşluğumda hissettiğim şu günlerde,  çok sevdiğim sevgilimden ayrılsam yapacağım şeyi yaptım ve daha eski bir sevgiliyi aradım! Kahvemi, bu yazı için aldığım notlarla dolu defterimi, çantamı filan masada bırakıp kitapçının R rafına doğru yürüdüm. Edebiyat bölümünün R harfine giderken yoga raflarından geçmek gerekiyor. Göz ucuyla yeni bir şey çıkmış diye baktım ama durmadım. (Iyengar’ın Life on Light’ı paperback olarak basılmış)

Kitapçının edebiyat rafları arasında en çok R bölümünü seviyorum. Sol tarafında P var. Bütün Orhan Pamuklar orada duruyor.  Sağ tarafında da S var. Elif Şafaklar da orada…R’nin önüde dururken muhakkak P’lere ve S’lere selam veriyorum.  Dünyanın bu uzak köşesinde, ülkemin yazarlarının kitaplarını görmek her zaman yüzümü güldürüyor. R rafına bakınca yüzüm biraz daha ışıldıyor. Teselli zamanlarında var mıdır eski sevgilinin tanıdık sesi, kokusu, tadı gibisi? İşte Philip Roth,  Salman Rusdie, Ayn Rand, Arundhati Roy ve Tom Robbins! Hepsi beni sayfalarında sallamaya hazırlar. Turuncu, ciltli, kalın bir Tom Robbins işimi görür. Fierce Invalids Home from Hot Climates.  Hem bendeki kopyasını Tayland’dayken bir arkadaşıma kaptırmıştım. O zamandan beri görüşmedik kendisiyle. Yeniden okumanın tam sırası.

Turuncu Tom Robbins’i, üzerinde oturduğum Fresh Pot’un devlet okulu sıralarından sert bankında yanıma koydum. Kulaklıklarımdan Leonard’cığım Janis’e söylüyor:

You have a way, didn’t you babe? Kitabın bacağımdaki hafif temasından (tema değil temas) ruhuma güven yayılıyor.

Siz de hissettiniz değil mi? Yeni yazılar ufukta belirdi!

Hadi Hayırlısı…

Pek Yakında: Bana Ne Kızım Senden?

Bir İçe Dönüş Hikayesi 2

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Tayland’daki okul “hadi atla gel” der demez bavulları toplayıp gitmedim elbet. Yapılacak bir dolu iş vardı. Kedilerim, köpeğim, evim… Okulla şunun şurası 5 aylığına anlaşma yapmıştık ama ben -sezdim herhalde- tası tarağı toparlayıp, kapatıp öyle yola çıkmak niyetindeydim.

Kediler babalarına teslim edildi, köpek Sundace’e yerleşti. Üçüncü kediyi bir dostumuz evlat edindi, sağolsun. Bir senedir sürmekte olan ilişkiye nokta kondu. Bütün eşyalar kutulanıp Maltepe’deki dairemizin deposuna kaldırıldı. Depoya sığmayacak büyüklükteki eşyalar, yatak, çamaşır makinesi, buzdolabı, su deposu vs çatısı eğimli o güzel dairemizde kaldı. (Yanılmıyorsam hala da oradalar. Aradan onbir yıl geçmiş olmasına rağmen!)  Son yılları aynı eğik çatının altında benimle geçirmiş olan Zeyno bütün bu kutulama, taşınma sürecini vidyoya çekti. Talep gelirse dicitale dönüştürüp bu yazının altına eklerim bir gün.

Böyle gelecekten o günlere bakarken sanki pat diye toparlanıp gitmişim gibi geliyor değil mi? Öyle anlatmayı da seviyorum bu hilkayeyi. Bir akşam Godet’de sıkılıp duruyordum, ertesi gün çantayı sırtıma taktığım gibi havaalanı, oooh ver elini Tayland. Hayır, hikayenin aslı astarı böyle değil. İnce ince herbir şeyi organize ettiğim koca bir yaz geçirdim ben o arada. O kadar da değil, yaz tatilinin yan etkilerinden biri olarak bir de yaz aşkı yapmıştım kendime.. Hani nasıl olsa yaz sonu gidiyorum diye bir larj, bir rahat, sermişim kendimi. Yakışıklı Yaş Aşkı, yıldızlı bir gecede deniz kenarında otururkene biz,  benimle Tayland’a gelip orada bir iki ay geçirmeyi önerince de ….ta ta ta ta ta…tamam ya, demişim. Ben kabul edince o iyice gaza gelmiş, “Gel bre kadın, biz seninle Tayland’da bir ay o ada senin bu ada benim gezelim. İşine ondan sonra başlarsın,” demiş. İnce ince yaptığım planlarıma göre ben Tayland’a işimin başlayacağı tarihten iki ay  önce varıp, ortama biraz alışacaktım.  Yakışıklı Yaş Aşkı ile ada ada gezerken de ülkenin toprağına, havasına alışırım nasıl olsa deyip bu plana da hay hay dedim.

Aman kızlar canım kızlar! Bakın ben bunu buradan yazayım: Ruhunuz ister içe ister dışa dönük olsun, yaz aşklarını yazdan öteye taşımayın! Hadi taşıdınız diyelim, peşinizde Tayland’a sakın taşımayın. Benden söylemesi. Çünkü ne oldu? Hikaye iyice berbat oldu. Hani sırtıma çantamı taktığım gibi ver elini Bangkok’un baharat kokulu sokakları olacaktı? Hani ben bu sahnede tek başıma görülecektim?

Yok işte, hakikat diye bir şey var ki, ben her zaman hikayeyi hakikate tercih edenlerdenim. Ama madem başladım, sahneyi size yaşandığı gib anlatayım:

29 Ekim 2002. Defne ve Yakışıklı Yaş Aşkı sırtlarında çantaları  Atatürk Hava Limanından  Istanbul-Bangkok uçağına biniyorlar. Yakışıklı Yaş Aşkı, Defne’den üç adım önde yürüdüğü ve bir kez bile arkasına dönüp Defne geliyor mu diye bakmadığı için Defne kıllanıyor. Yaz tatilinden şehre döndükleri günden beri zaten Yaz Aşkı hafiften arıza yapmaya başlamış ama artık planlar yapılmış, o ada senin, bu ada senin, yelkovan kuşları peşisıra gezilecek diye diye arızalar daha boy vermeden göz ardı ediliveriliyor.

Uçağın Bangkok’a teker değdirdiği andan itibaren ise göz ardının mümkünü kalmıyor. Yakışıklı Yaz Aşkında kontak atıyor. Meğer Asya ona göre değilmiş, pismiş, sıcakmış, insanları ile anlaşmak imkansızmış, herkes onu kazıklamak istiyormuş, aşı yaptırmadan dolaşmazmış, tuvalete oturursan seninle konuşmazmış. Ay artık daha neler neler…Nerede o yıldızlı gecelerede, Akdeniz kıyısındaki fısıltılar, nerede bu su kaynatan adam?

İnsan öyle uzaklardayken, hele hele işin sonunda hayatında ilk defa geldiği bir ülkede tek başına kalma riski varken, adama çek git kardeşim, ben bundan sonra yola katırla, deveyle, eşekle de olsa tek başıma devam edeceğim, diyemiyor. Ya da ben diyemedim. Onun yerine, şunu şurası iki aycık, canım nedir ki? dedim. Dayan biraz, bir adaya gelince herşey düzelecek. Bu adam şehir adamı değil, Bangkok ayarını bozdu. Hele bir kumsala varalım, yine yaz aşkı gibi olacak, dedim de dedim. İki ay sonra Nong Khai adlı yeni şehrime yerleşip işime başlayıca postalarım onu nasıl olsa, dedim. Hele bir dayan.

O ada senin, bu ada benim, yelkovan kuşlarının peşi sıra başladık Tayland’da gezinmeye biz.

Olmadı. Adam gittiğimiz nice cennet sahnesinde mutlu olamadı. Ada değil, dağ isterim dedi. Laos’un dağlarına çıktık. Ayaklarımız manda bokuna battı diye huylandı, şehre döndük. Şehir bastı, yine adaya gittik. Bakın abartmıyor, hikaye değil hakikati anlatıyorum size burada. Cesur Defne’nin Tayland macerası bu koşullar altında başladı.

Sonra bir sabah, Bottle Beach diye bir yerdeyiz. Ko Phangan adasının kuzey tarafında. Sessiz sakin bir koy. Yakışıklı Yaz Aşkı bungalovda uyuyor. Defne erkenden kalkmış, cam gibi denize bakarak kahvesini içiyor. Bir yandan da günlüğüne küfür dolu satırlar döktürüyor. Yakışıklı da küfürlerden nasibini alıyor ama Defne en çok kendine küfrediyor. Böyle bir salaklık yaptığı için. Çekip gidemediği için. Kendini mağdur kiş olarak gördüğü için…Sabahın o sakin sessiz, cam gibi saatinde öfkeden gözleri dolu dolu. O ince ince yaptığı planlarda böyle bir sabah, böyle bir üzüntü yoktu.

Planlarda mutlululuk ve özgürlük vardı. Ne oldu?

Cam gibi denize baka baka acı sabah kahvesini içen Defne’nin hayatında kesinlikle mutluluk ve özgürlük yok. Ağlıyor Defne. Gözyaşları burnundan günlüğünün sayfalarına düşüyor, mürekkebi iyice yayıyor tıp tıp tıp. Evde olmak istiyor, Cihangir’de, Godet’de, Roxy’de,  arkadaşlarının yanında.  Onu neyin mutlu edeceğini artık o da bilmiyor.

İçe dönük tabiatlarının farkında olmadan bir ömür geçiren bütün genç insanlar gibi o da mutsuzluğunu yalnızlığına ve şansızlığına bağlıyor ve ancak sosyalleşirse mutlu olacağını düşünüyor.

Mutluluğun bir ay gerisinde durduğunun farkında değil, o cennet sahnesinde otururken evine dönmeyi planlıyor.

Çünkü…

Devamı gelecek!

Bizden ayrılmayın!

Bekar Defne’nin Hayalleri

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Bey iş gezisine çıktı. Beş gün boyunca şehirde yalnızım. Beni bilenler bilirler, bu benim en renkli hayallerimden biridir. Bey gidecek, ben kalacağım. Bütün günü tek başıma kafelerde geçireceğim, eve hiç girmeyeceğim, hep yazıp, hep okuyup hiç ev işi yapmayacağım. Hayaldir çünkü bizim Bey pek bir yerlere gitmez. Ben gider gezer, gelirim, o beni bekler. O benim gibi meraklı değildir evden uzaklaşmaya, otel odalarında, çadırlarda, uyku tulumlarında, kahvelerde vakit geçirmeye. Yapı meselesi. O yengeç, ben balık. Ben açık denizlere yüzmek isterim, o kuytu bir mağaraya girip orada kendini eylemek.

Ve fakat işte bu dönem denk geldi. O gitti, ben kaldım. Her evli kadın bekarlık hayalleri kurar mı benim gibi bilmiyorum. Üstelik ben mutlu bir evliliğin kadınıyım. Ama illa ki bir öteki hayat süsleyecek ya hayallerimizi işte benimki de “bekar Defne” nin hayatı. Sanki bekar Defne’nin hayatını otuz küsur yıl yaşamamışım gibi…Neyse zaten hayaller hayalken güzel. Gerçekleştikleri zaman hayal formatındayken aklımıza gelmeyen bir dolu sevimsiz ayrıntı da beraberinde geliyor.

Benim Bekar Defne hayallerimde mesela Bekar Defne yogadan sonra bir kahveye gidiyor ve sonra ilhamı kuruyana kadar yazı yazıyor. İlham kuruyunca kahve kitapçıya bitişik ya, oradan bir kitap çekiyor okuyor, yeniden ilham buluyor, yazıyor. Acıkınca gidiyor, bol sarmısaklı iki taco biraz cips yiyor. Yemek yerken kitabını okuyor. Hiç yemek yapmıyor. (sanki Evli Defne çok yapıyor ya!) Hiç araba da kullanmıyor. Bisikletiyle nehir kıyısına iniyor. Müzik dinleyerek pedal çeviriyor. Nereye? Önemli değil. Su kenarında olmak yeter. Mola verince Yunanca ödevlerini yapıyor. Akşama kadar eve girmiyor. (annesi gibi)

Bey’i havaalanına bırakır bırakmaz Bekar Defne’nin hayatını yaşamaya başladım. İlk önce iyi gitti. Kahveye değil de, yeni bir çaycı açılmış mahallede, sessiz sakin sıcacık bir mekan. Oraya gittim. Çay içtim. Dört saat filan oturmuşum, sırtım ağrıyınca farkettim. Ne yaptın o kadar saat deseniz, valla bilmiyorum. Zamanım sonsuz diye biraz savruk davranmışım. Yazı yazdın mı? Romana bir iki rötuş attım ama o kadar. Sonra dikkatim dağıldı. Biraz uçak, biraz bilet, biraz feysbuk bakmışım.

Çıktım. Hadi tacoları, cipsleri yemeye Meksika lokantasına gittim. İçerisi çok gürültülü geldi, dışarıda da yok güneş, yok rüzgar. Doğal elementler canımı sıktı. Gölge bir köşeye sıkıştım. Rüzgar kitabımın sayfalarını karıştırdı. Cipsler çok tuzluydu. Öğleden sonra kahve falı bakacağımı hatırlayınca belki de sarmısak konusunda dikkatli olmam gerek diye düşündüm. Üzerime çökmekte olan huysuzluğu, bütün saatler benim, istediğimi yapabilirim diye neşelendirmeye çalıştım.

“Hadi gel bisiklete binelim.”

Bindik, müzik dinledik. Bir yere yetişme derdi olmadan nehir kıyısında gidip geldik. Mola verince kendimi bir daha yokladım.

“Yunanca ödevlerimizi yapalım mı?”

“Cık. Nasıl olsa çok zaman var, sonra yaparız.”

“Ne yapalım?”

Cevap yok.

Huysuzluk bütün sistemi sarmakta farkındayım. Ama nasıl olur? Bekar Defne’nin gününü yaşarken tam? Birden hatırladım. Bekar Defne’nin eski zamanlarda yaşadığı buhranları. “Too much alone time” diye teşhis koymuştu bir hocası bir zamanlar. Tek başına geçirilen zaman fazlası. “Öteki”nin tanıklığında yaşamaya muhtaçtır insanevladı, demişti bilge bir dostu da.

Eve döndüm. Ev nasıl da boş! Bütün ışıkları da yaksam aydınlanmıyor. Ne yapardım ben evde tek başıma kaldığımda? Televizyonumuz da yok ki. Olsa da Amerikan televizyonunu anlamam. Anlasam televizyon içimdeki boşluğu iyice derinleştirmekten başka be yapacak? Bilgisayardan bir film seyretsem? Tek başıma film seyretmek de canım çekmedi. Kitap okuyayım bari. Okudum. Şimdi ne olacak? Uyumaya karar verdim. Daha saat 9 bile olmamıştı. Yastıkları kokladım. Bey’i özledim. Özlem böyle bir duyguydu değil mi? İngilizcesi missing. Kaçırmak yani. Treni, uçağı kaçırmak gibi. Birisiyle geçirilecek güzel zamanları kaçırmak. Özlemek.

Öyle olsa gerek. Yatağın ortasına yerleştim. Uyudum.

11 saat sonra uyandım. Kahveye geldim. İki kahve içtim.

Şimdi ne yapayım?

Bey’i özledim. Evli Defne daha iyi bir hayalmiş, şimdi iyice anladım.