Yoga mı yazıdan, yazı mı yogadan?

IMG_1852Bana sıkça sorulan sorulardan biri yoga ile yazı arasında bir bağ kurup kurmadığımdır. Acaba ciddi bir yoga öğrencisi olmasaydım da yazabilir miydim, ya da yazılarımla yogaya dokunmasaydım bunca yıl sonra hâlâ yogaya şevkle sarılabilir miydim? Tabii ki bunun cevabını kesin olarak vermeme imkan yok ama hayatımda yoga ile yazının sıkı sıkıya arasında sıkı bir ilişki bulunduğu biliyorum. Mesela yoga yapmadığım günler kelimeler kalemimden akmıyor. Ya da iyi yazdığım, ürettiğimden tatmin duyduğum akşamların ertesinde yogamı yaparken kafamın sakin, nefesimin uzun, vücudumun da hem daha yumuşak hem de daha güçlü olduğunu fark ediyorum. Birinin başlattığı akımı diğer yakalıyor, kendine katıyor ve yoga ile yazı iki nehir gibi iki koldan hayatımı besliyorlar.

Bildiğim şey şu ki yoga bana yazmam konusunda cesaret verdi. Hayır, sadece yazmam konusunda değil. Şöyle demek daha doğru: Yoga özgür bir birey olarak kendimi gerçekleştirmem konusunda ihtiyacım olan cesareti içimde bulmamı sağladı. Çünkü ben yaptıklarıyla annesinin gözüne girememiş bir kız çocuğu idim. Geçen gün annem avukat olmuş bir çocukluk arkadaşımdan bahsederken “elle tutulur bir işi var ne de olsa,” diye şaka yaptı, benim işimin (yoga hocalığı) “hafifliğine” dokundurarak . Kalabalık bir sofradaydık. Gülüşüyorduk. Aldırmadım. Hatta esas elle tutulur işin benimki olduğuna dair bir şaka da ben patlattım. Artık annemin sahiden şaka yaptığını ve benimle gurur duyduğunu biliyorum ama bu tip şakaları, hicivleri duyarak büyümüş bir kız çocuğu olarak neredeyse otuz yaşıma kadar yazdıklarımı kimseciklere okuyamadım. Hep birilerinin dalga geçtiğini düşündüm. Uzaklardan kahkahalar duydum. Durduğum yerde terleyip, kızardım. Doldurduğum saman kağıtlarını çekmecenin arkasına ittim.

Sonra işte internet hayatlarımıza girdi ve blog denen bir mecrada ben iç/dış seyahatlerimi yazarken buldum kendimi. Hiç kimse de kötü kötü gülmüyordu. Alay eden de yoktu. Eleştiren, sorgulayan, kavgaya girmek isteyen tek tük insanlar çıktıysa da genel olarak yazı benim hayatıma eşi benzeri bulunmaz bir tatmin ve pırlanta değerinde bir alay öğrenci kazandırdı. Bloğumu açışımın onuncu yılında yoga ve yazı hayatımda ve ilişkilerimde öyle bir iç içe girdiler ki  artık hangisi hangisi besliyor, ben de bilmiyorum.

Yoga zihni keskinleştirip hali hazırda duran duygunun, düşüncenin, inancın, tepkinin arkasında başka bir varoluş biçimi de mümkün mü diye sorduğu için hayatla daha derinden ilişki kurmamı sağlıyor ama edebiyat gibi bir alanım olmasa elimde acaba o ilişkiyi ifade edebilir miyim, yoksa uçar gider, yiter mi boşlukta?

Sense Writing_2.jpg

 

Yoga ve Kadınlar

 

cropped-securedownload.jpg

YOGA ve KADINLAR

Bugün dünyaki yoga yapan insanların ezici çoğunluğunu kadınlar oluştursa da, yoga geleneğinin kadınlara özel haller için yaptığı uyarılar ve öneriler çok az sayıda hoca tarafından öğrencilere aktarılıyor. Oysa geleneksel yoga metinleri ve o metinlerin derinlemesine çalışmış ustalar, yoganın kadınlar ve erkekler tarafından aynı şekilde uygulanamayacığını hem kitaplarında, hem de konuşmalarında defalarca tekrarlamışlar.

Kadınların hayat döngülerini erkeklerden farklı kılan üç tane olay var: Mensturasyon, hamilelik ve menapoz. Bu üç hâl Hatha Yoga ile dönüşen, düzenlenen bedenin iç enerjisini doğrudan etkilediği için bahsi geçen dönemlerde yoga-asana çalışmasında kadınların değişiklik yapması icab ediyor.

Hamilelik döneminde kadınların uygulamalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerine dair kaynaklar, dersler mevcut. Mensturasyon döneminde yapılması gerekenler ise şaşırtıcı derecede az sayıda kadın tarafından biliniyor ve uygulanıyor. Bazı hocalar regl halindeki kadınların sadece ters duruşlardan uzak durmalarının yeterli olduğunu söyleseler de işin doğrusu (hem Ayurveda hem Hatha Yoga metinleri tarafından altı çizile çizile belirtilen) kadınların regl oldukları günler boyunca yoga-asana, meditasyon, ilahi okuma gibi iç enerjiyi kalbin yukarısına çıkartacak faaliyetlere ara vermeleri gerektiği.

Menstrurasyon dönemi biz kadınlar için biz temizlenme süreci. 4-5 günlük bir sürede attığımız kan pek çok toksin yüklü. Toksinlerinden arınan beden her ay yeni, taze kan üretebiliyor. Genel olarak sağlık, ama özellikle kadınların sağlığı kanlarının sağlığı ile ölçülüyor. Kanımız sağlıklı ise iç organlarımıza, doku ve hücrelerimize sağlıklı enerji taşınıyor.

Ben yogadan önce regl olduğum dönemlere hiç aldırmazdım. Çok şükür regl dönemlerim ağrısız, sancısız geçtiği için ben orkidi taktığım gibi (hiç bir zaman tamponcu olamadım) baleye, yüzmeye, dans etmeye çıkardım. Lisedeyken regl olduğumuz günler beden eğitimi dersine girmeme hakkımız vardı, onu bile kullanmazdım. (Hem o zamanlar nasıl kanardık!) Dolayısıyla, yogaya başladığım hafta regl olduğumda hiç aldırmadım. Hocalarıma söyleme ihtiyacını bile görmedim. Onlar da bu konuda bizi uyarmadılar. Bir haftalık yoğun kursun üç gününde ben şakır şakır regl oluyor, asana, prayanama, mediyasyon ve Allah daha ne verdiyse yoga başlığı altında hepsini yapıyordum.

Büyük yanlış!  Bir ay sonra bir şeylerin ters gittiğini hisseder oldum. İki ay sonra hala regl olmamıştım. Aradan üç, dört, beş ay derken tam iki yıl geçti, benden bir damla kan akmadı. Hocalarım durumun hiç hayra alamet olmadığını söyleseler de regl sırasında yaptığım yoganın bu durumdan sorumlu olabileceğini düşünmediler. (Zaten ben onlara söylememiştim ki, nereden aklı edecekler?) Doktorlar da bir anlam veremediler, herşey yolunda görünüyordu içeride. Hindistan’daki bazı -afedersiniz- gerizekâlı sözde hocalar reglimin kesilmesinin maneviyatın ileri bir safhasına  işaret ettiğini, ancak kanaması kesilen kadınların pranayı (iç enerji) yükseltip samadi (Yoga’da aydınlanma) aşamasına geçebileceğini zırvaladılar.  Daha fenası ben onlara inandım. İnandım ve sonraki yıllar boyunca durumumu yanımda çaılıştığım hocalara söylemedim bile.

Reglimin kesildiği iki yıl boyunca yüzüm ergenlikte sivilcelenmediği kadar sivilcelendi. Devamlı bir pms halindeki sinirlerim laçka, hormonların egemenliğinde bir duygudan diğerine savrulur oldum. Canım her akşam tatlı istiyor, bir tatlı bitmeden diğerine aşermeye başlıyordum. Aniden kilo verip, verdiğimin iki katı kadar kilo alıyordum. Libido sıfırlanmış, bir tabak makarnayı iyi bir sevişmeye tercih edecek duruma gelmiştim. Atamadığı kan ve toksin ile dolmuş bedenim ile zihnimi etrafta saatli bomba gibi taşıyordum.

Nihayet Aştanga yogaya başladığımda birisi bana regl sırasında yoga yapılmayacağını söyledi. “No problem”, dedim. “Ben zaten regl olmuyorum. Her gün yoga yapabilirim.”  Yine Hindistan’da gördüğüm itibarlı tepkiyi bekliyordum Aştanga hocamdan. Tabii cevabı hiç de sandığım gibi gelmedi. Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Ne kadardır regl olmuyordum? Doktor ne demişti? Nasıl başladığını hatırlıyor muydum? O sordukça ben de -nihayet- durumun vehametini kavramaya başladım. Söylediklerimi dinleyen hocam bana özel bir seri gösterdi ve ilk damla geldiği anda yoga, meditasyon vs ne varsa hepsinden el ayak çekmem söylendi. İki ay sonra yeniden regl olmaya başladım. Sivilcelerim yok oldu, balon gibi şişmiş yüzüm indi, elmacık kemiklerim belirdi. Kanım temizlendi.

O gün bugündür regl olduğum günlerde yogaya mola vermenin ne kadar önemli olduğunu anladım. Kimi zamanlar reglim en pahalı, en nadir ve kısa dönemli eğitimin en can alıcı günlerine denk geldi. Gittim, sınıfın en arkasında oturup dersi seyretmekle yetindim. Bu vücut benim ve ona iyi bakmak benim sorumluluğum. Bilgisizlikten ve aptallıktan yapılan yanlışların, bedenin doğal döngüsüne karşı çıkışların hesabının şimdi değilse bile, ileride, hamilelik ve menapoz dönemlerinde kesileceğini artık iyi biliyorum.

Regl başlamadan önce yumurtalıklar etrafında şişkinlik meydana geldiği için karna baskı yapan mayurasana ve udiyanabandha hareketlerin bırakılması gerekiyor.  Bu durum hamile ve hamile kalmak isteyen kadınlar için de geçerli. Regl bittikten sonra (5. veya 6. gün) yogaya geri dönüşümüz de yavaş yavaş olmalı. Ayakta yapılan kısa bir seriden sonra, sırtı, göğsü ve karnı destekleyen minderler yardımı ile yapılan hafif bir restoratif seri. Kanı kesen derin burgular (twistler) ile, iç ısıyı arttıran hanumasana, kaundinyasana gibi hareketlere de geçiş ise iyice ağırdan alınmalı. Mayurasana, udiyanabanda kanama tamamen bittikten sonra verilen bir günlük aradan sonra uygulanmaya başlamalı.

Bu arada Ayurveda, yoganın kadınlar tarafından nasıl uygulanması konusunda zengin bilgiler içeren bir alan. Benim şahsi görüşüm, ciddi bir yoga öğrencisinin az biraz Ayurveda bimesi yolunda. Yoga felsefesinde 25-50 yaş arası yaşanan hayat dönem hayata en çok dahil olduğumuz, aile kurup çocuk yaptığımız, iş güç sahibi olup hayata, insanlığa katkı sağladığımız, tabiri yerindeyse dünyaya çeşnimizi bıraktığımız  yıllar.  Bu dönemde yoga çalışmamız ağırlıklı olarak asana (fiziksel hareketler) ve bu dönemin ikinci yarısında başlamak üzere pranayama (nefes çalışmaları oluşmalı. Asana ve pranayama iç enerjiyi düzenleyip, organlarımızın sağlığını korumamızı sağlıyor.  

Ayurveda (Hayat Bilgisi) asanaların bedeni ve iç organları nasıl etkilediğine dair zengin bilgiler içeren bir alan. Agni (sindirimi sağlayan ve bedenin ısınmasını sağlayan ateş) nin arttırılması ve düzenlenmesi, mensturasyondan, döllenmeye, hamilelikten  menapoza kadar bir çok kadınlık halinin sağlıklı ve sorunuz yaşamamızı sağlıyor. Agniyi nasıl koruyup, nasıl besleyeceğimiz Ayuveda metinleri tarafından etraflıca anlatılıyor. Pitta, vata, kapha gibi maddenin ateş, hava, su yapısını belirleyen elemanların, bedeni nasıl etkilediği de, hangi asanaların hangi maddeyi düzenlediği gibi bilgileri de Ayurveda ile elele giden iyi bir Hatha Yoga eğitiminde öğrenilebilir.

Şimdilik bu kadar…Sorularınızı lütfen yazın. Sizin sorulardan yeni konulara yelken açacağımıza eminim.

Sevgiler,

Defne S.

Yoga ve Kadınları konusunda daha kapsamlı bilgi edinmek için:

Emma Balnaves, Yoga for Women

Bu konuda yapılmış yorumlara ve sorulmuş sorulara cevaben aklıma gelen bir kaç noktayı aşağıya yorum olarak yazdım.

TEK BAŞINA YOGA ve GÜVEN

Dün Prana Akışı adlı yazımda Dr. Svoboda’nın bir sözüne yer vermiştim. Bugün yine onun dağılan, saçılan enerjiyi toparlamanın bir yolu olarak günlük yoga çalışmasını öneren bir yazısını okudum. Hatha Yoga dikkati tek bir alana yönlendirmek için gerçekten iyi bir teknik. Ama bunu tek başına yapıyorsanız bazı önlemleri baştan almanız gerekebilir. Mesela bir odada yalnız olmak, telefon, internet, televizyon ve hatta mümkünse müziğin bile kapalı olması dikkatini toplayıp nefese, nefesin vücut içindeki hareketine odaklanmanızı kolaylaştıracaktır. Bir çoğumuz için sessiz bir odada bir saat boyunca yalnız kalmak zorlu bir tecrübe. Niyet etmek, kapıları kapatmak, evde birileri varsa onlara beni bir saat rahatsız etmeyin diyebilmek, telefonları susturmak ve tüm bunları her gün yapmak her babayiğidin harcı değil sahiden.

Ama zaten Hatha Yoga zorlu bir tecrübe. Vücudun girip çıktığı şekiller güç ve esneklik istediği için değil (o da var tabii). Her gün tek başına girilen o mağarada verilen nefs savaşı yüzünden zorlu.Ben bir şeyi tek başıma, kimse zorlamadan, sadece sevdiğim için, bana haz verdiği ya da nedenini bile bilmediğim halde içimden öyle geldiği için yapıyorum demek, diyebilmek bir stüdyo dersinde hocanın sözünü dinleyerek karmaşık bir şekle girmekten zor, çok zor.

Tüm geleneksel metinler şu gerçeği tekrarlar: Yoga tek başına yapılan bir şeydir. Ne yapacağınızı, nasıl yapacağınızı öğrenmek için bir hocanın karşısına geçersiniz, belki bir gruba da dahil olursunuz ama nihayetinde uygulama alanı yalnızlığınıza çekildiğiniz kendi mağaranızdır. Tek başına çalışmaya yanaşmadan hep ama hep yogayı bir stüdyoda, grup içinde yapmak yıllarca dil kursuna devam edip de o dilin konuşulduğu ülkeye hiç ayak basmamak, o dili derslerin dışında (yaşamda) konuşmamak gibi bir şeydir.

Dr. Svoboda’ya geri dönecek olursak…  Şöyle diyor: Sağlık canın (prana’nın) vücutta muntazam akmasının sonucudur ve sağlıklı kalmanın yolu da prana’nın dolaşımına adanmış bir günlük çalışmadan geçer*.  Hatha Yoga, hangi hareket serilerini içeriyor olursa olsun, hangi hocanın ürünü, hangi sistemin uzantısı olursa olsun öncelikli olarak işte bu amaca hizmet eder: Canın vücutta muntazam akışı, dolaşımı.

Tek başına yoga konusuna geri dönecek olursak… İnsan bu noktada tuzağa düşebiliyor. Hep kendisine “iyi gelen” şeyleri yapmaya, “kendini iyi hissettiren”hareketlerde kalıp, tatsız bir his bırakan, yakan, moral bozan, yoran, perişan eden hareketleri atlama eğiliminde oluyor. Kendimden biliyorum ve öğrencilerimden.  Öğrencilerim bana sık sık bir şeklin içinde rahat edemedikleri için belki de o şekli yanlış yaptıklarından şüphe ettiklerini söylerler. Hatha Yoga rahat bir şey değildir. Düzenli yapıldığı takdirde evet ruhsal, fiziksel rahatlığa ulaştırır insanı ama uygulanması ateş gibi yakan, tahammül sınırlarını zorlayan  anlardan örülmüştür. (En azından ilk yarısı.)

İnsanın böyle bir süreci kendi kendine vermesi zor. Çok zor. Bu yüzden işte hocalarımız ve serilerimiz var. Hocalarımız bize serileri veriyorlar. Bizim işimiz çıkarıp, değiştirmeden, kurcalayıp kafamıza göre düzenlemeden o seriyi sabırla, sebatla tekrarlamak. Ta ki hocamızı yeniden görene kadar. Bu da müthiş bir güven gerektiriyorlar. Bugün yoga hocasına güven ağızlara sakız olmuş, anlamını yitirmiş bir ifade olarak dolanıyor ortalıklarda.

Benim yıllar içinde, tecrübelerimden ve okuduklarımdan süzerek vardığım sonuç şöyle bir şey: Yoga hocasına güven onun bizi sakatlamayacağına duyduğumuz güven değil, o da var tabii ve çok önemli. Ama daha önemlisi hocamın beni benden daha iyi tanıdığına ve asla kotaramayacağımı sandığım şeyleri bana ödev olarak verirken aslında benim göremediğim bir şeyleri gördüğüne inanmak… Tersi de geçerli tabii. Hatta tersi belki daha da geçerli. (en azından benim için) Kendimi çok ileride, çok başarılı bulduğum anlarda henüz pişmediğimi, henüz daha yolum olduğunu bana hatırlatan hocama kafa tutmak yerine onu dinlemek de güvenin bir parçası.

Dr Svoboda modern dünyada yitirdiğimiz şeylerin bir tanesinin tam da bu güven olduğunu söylüyor. Hepimiz kendimiz için en iyisini yine kendimizin bildiğini zannediyoruz. Kararlarımızı verirken danışacağımız bir büyüğün bulunmayışını, ya da varsa bile o büyüğün sözü aklımıza yatmazsa yine kafamızın dikine gitmemiz bizi hem korkuya sürüklüyor, hem de pençesinde kıvranıp durduğumuz yalnızlığımızı besliyor.

img_1857

*Health is a product of good flow of prāna in the body, and having some kind of daily practice dedicated to prāna circulation is a good way to stay well.

Prana akışı

Defne 1
Foto: Kokia Sparis

Anne babamı şaşırtacak kadar disiplinli bir çocuktum. Cuma akşamından bütün ödevlerimi bitirirsem hafta sonunun müthiş mutlu geçtiğini kendi başıma keşfetmiştim mesela. Kuşlar gibi özgür bir hafta sonu öyle heyecan verici bir ödüldü ki Cuma akşamı yemeğe kadarki süreyi ödevlerimin başında geçirmekte zorlanmazdım. Aynı şekilde akşam yemeğinden sonra televizyon seyretmeyi o kadar çok severdim ki, sırf o hazzın içine bitmemiş ödevlerin sıkıntısı sızmasın diye eve dönerken serviste ödevlerime başlardım.

Şimdi bakıyorum da hayatta beni daima bir tek şey motive etmiş: Haz. Ve daha da derinine inecek olursak özgürlükten doğan haz. Özgürlük hazzı.

Özgür geçecek bir hafta sonu için bir Cuma akşamı feda edilirdi. Zaten haftanın her akşamı ders çalışıyordum, bir akşam daha çalışsam bir şey fark etmezdi. Ama iki koca gün boyunca ders kitaplarının kapağını kaldırmamak, hatta Cuma akşamından çantayı hazır edip bir daha o köşeye bile bakmamak… Var mıydı böyle bir özgürlük…

O zamanlar çocuktum. Sonra ortaokul ve lise yılları geldi. Bizim okul zor bir okuldu. Çok ödev verilirdi. Ödevini yapmamış çocuk pazartesi sabahları herkesin gözü önünde rezil edilirdi. Ben rezil olmaktan çok öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdim. Kafamda annemin, babamın ve öğretmenlerimin mutluluğundan sorumlu olduğuma dair bir inanış vardı. Bu inanış zihnime nereden nasıl gelmiş bilmiyorum ama beni küçücük yaşımda bile vicdan azabı içinde kıvrandıran bir formül idi. Sevdiğim bir yetişkini hayal kırıklığına uğratmak korkulu rüyamdı. En çok da bu yüzden ödevlerimi eksizsiz yapardım galiba.

Ortaokulda ders sayısı arttı, ödevler arttı. Artık Cuma akşamı serviste başlasam bile akşam yemeğine kadar bitiremiyordum. Yemekten sonra nedense asla ders çalışmazdım. Öyle bir disiplin de geliştirmiştim. Yemek öncesi Defne başkaydı, yemek sonrası başkaydı. Sanki iki ayrı insandık. Dağ gibi defter kitap çalışma masama dizilmiş de olsa yemekten sonraki Defne’yi o masaya oturtamazdınız. Sanki hayat nöbetini  biri bırakıp öteki devralıyordu ve yemekten önceki Defne yemeğe kadar ödevleri bitirmezse yemekten sonrakine hiç bir şey yaptıramıyordum.  Onun tek işi kanepeye yayılıp Şahin Tepesi, Sarı Gül, Dallas beklemek, annesinin soyup, doğrayıp, bir bıçak ucunda aileye dağıttığı elmaları mideye indirmekti.

Hal bu iken yeni bir formül geliştirmem gerekti. Ödevler hafta sonuna taşıyorsa, bari Pazarı kurtarayım diye düşündüm. Pazar sıcak su günüydü, zaten yıkanmak, saçlarımı fönlemek, tırnaklarımı kesmek gibi bir sürü sıkıcı işle doluydu. Cumartesiyi de ödevlere açtım. Günü birer saatlik bölümlere ayırdım. Yapmak istediğim diğer şeylerden vazgeçmemek adına bir saat ödev, bir saat roman (Stephen King evresinden geçiyordum), bir saat oyun (ben ortaokulda hâlâ bebeklerle oynuyordum) ve bir saat de televizyon diye düşündüm. (Cumartesileri televizyon sabahtan başlıyordu ve Küçük John’lu monlu  aile dizileri sabahtan veriliyordu.)

Kısa sürede bu sistemin ne kadar iyi işlediğini gördüm, şaştım kaldım. Bir saat oyundan sonra roman okumak çok iyi gidiyordu, roman okuduktan sonra bir saatçik ödev yapmak benim için çocuk oyuncağıydı. Sonra seyrettiğim bir saatlik televizyon bile başka türlü bir keyif veriyordu bana. Ödevlerimi bile istekle yapar olmuştum.

Şimdi bu keyifin nereden geldiğini biliyorum. Buna yogada Prana’nın tek bir kanala aktarılması deniyor. Dikkatin tek bir konuya yöneltilmesi yani. Akıl ve vücut sağlığıyla sıkı bir bağlantısı var bu Prana’nın tek bir kanala aktarılmasının. Prana vücudu hayatta tutan, ruhu ve zihni besleyen canın ta kendisi. Dikkat nereye yönlenirse Prana da oraya akıyor. Dikkat ne kadar uzun süre tek bir kanalda derinlemesine akarsa insan o kadar canlanıyor. Hem vücut sağlığı, hem de akıl sağlığı, neşesi, coşkusu ve yaratıcı gücü de Prana’nın muntazam akışıyla doğru orantılı olarak artıyor.

Bununla bağlantılı olarak dikkatimiz ne kadar dağınıksa, başladığımız bir işin ortasına gelmeden diğerine atlıyor, onu da bitirmeden bir diğerine geçiyorsak Prana’nın akışı sekteye uğruyor. Bu neşesizlik, keyifsizlik, huzursuz bir boşluk hissiyle beraber geliyor. Öte yandan fiziksel rahatsızlıklar ve bağışıklık sisteminin gücünü yitirmesi de Prana’nın dağılıp, gücünü yitirmesine bağlanıyor.

Bugün artık çocukluğumdaki bilgeliğe sahip değilim. Bugün çocukluğumdaki özgürlüğe de sahip değilim. Odamın kapılarını kapatıp bütün günümü kendi başıma düzenleme imkanım yok. (Çocukluğumun Cumartesilerinde vardı- odamda beni kimse rahatsız etmezdi.) İşlerim var, öğrencilerim var, kocam var, evimize giren çıkan insanlar var. Öte yandan bana kalan saatlerimi  bölmez ve o saatlerin en azından bir kısmını beni tatmin eden işlere (yogaya, yazıya, okumaya, bir kahvede tek başıma oturmaya)  ayırmazsam akşama çok keyifsiz bir şekilde çıkacağımı da biliyorum.

Bunun için de hâlâ her sabah günümü bölüyorum. Dokuzdan beşe kadar dilimleri iki saat yazı, üç saat ders, bir saat yoga, iki saat kitap okumak olarak sabahtan belirliyorum. Eve giren çıkan olursa ve ben o sırada diyelim ki yazma saat dilimindeysem beni rahatsız etmiyorlar. Ben de onlara illa ki merhaba demek zorunda hissetmiyorum kendimi. Onlar da beni iş yerine gitmiş ve ofiste çalışan biri gibi görüyorlar galiba, kapalı kapılar ardından çıkmayışımı yadırgamıyorlar.

Bu programa uyabildiğim günlerin akşamında odamdam sahici bir tatminle çıkıyorum ama bugünün işini yapmış olmanın hazzı, özgürlüğün hazzı ile eşin dostun arasına karışıyorum. Prana’nın dağılıp gittiği günlerin akşamında ise, tüm günü internette, mutfakta amaçsızca geçirdiğim günlerin sonunda  ise hasta gibi oluyorum. Gibisi fazla, bayağı bayağı hastalanıyorum ve hemen  aklıma Dr. Robert Svoboda’nın şu sözü geliyor:

“Prana (can) odaksız kaldığında  dağılmaya, tıkanmaya veya anormal bir şekilde akmaya başlar ve bünyemiz de  en çok bu durumda, pranamız bozulduğunda  hastalığa yatkın hale gelir,”*

İyi bildiğim bir şey var: Güne yogayla başlamak pranayı derleyip toplamaya faydalı oluyor. Özellikle de öncesinde dikkati fazla dağıtmadan, mümkünse uykudan doğruca yogaya geçmek, zihin dalgalarını daha da fazla dalgalandırmadan harekete başlamak ve dikkati baştan sona nefeste tutmak günün geri kalanında odaklanmak istediğimiz faaliyetlerde nasıl davranması gerektiğini zihnimize hatırlatmış oluyor.

Aklınızda bulunsun.

*When unfocused, prāna, our life force, is prone to becoming scattered, stuck, or abnormally circulated, and it is when our prāna is disturbed that we are most prone to falling ill.

 

 

Yoga Sohbetleri

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin Tasarım: Thinker Belles

Tom Robbins’in bir sözü vardır. Herhangi bir şeye tutkuyla bağlanıp onu benimser, tüm derinliği ile kendinize katarsanız o şeyin yansımaları hayatın her alanında karşınıza çıkar. Ben bunu yoga için söyleyebilirim. Yogayı hem somut tecrübe hem de soyut bilgi olarak öğrenip kavradıkça bu disiplinin unsurlarının ilgi duyduğum bütün diğer alanlarda da varolduğunu görüyorum.

Yoga felsefesi öncelikle insanlık haline ve ilişkilere dair sorular ürettiğinden yaratıcılık, psikoloji, edebiyat, ruh sağlığı ve yazarlığa kadar uzana geniş bir yelpazeyi içeren cevapları da verebiliyor.

Neredeyse on yıl önce bu bloğa yazmaya başladığımda aklımdaki fikir de yoga ile yaşam arasındaki organik bağı hikayelerle anlatmaktı. Bloğun onuncu yıl dönümünde eski öğrencim, şimdiki meslektaşım Çelen Arıman bu yoga-yaşam sentezini sohbetlere dökmemizi önerdi. Ben de kabul ettim. 13 Kasım ile 5 Mart arası beş defa, Pazar öğleden sonraları Çelen’in yeni stüdyosu Yol Yaşam’da (Gayrettepe, İstanbul) bir araya gelip, kendi yoga tecrübemizden yola çıkarak dönüşümün hayatta ve ilişkilerdeki izdüşümüne bakacağız. Konularımızdan bazıları Patanjali’nin yoga sutraları, Bhagavad Gita, Hatha Yoga Pradipika, Ha-Tha yani ay ve güneş yogası, çakralar, nadiler ve vayular olacak.

Yogasever dostları bekliyorum.

Ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/events/318275545214290/

Toplamda 5 hafta sonu (pazar günleri) 13.00-15.30 arası buluşma

Tarihler :
13 Kasım, 25 Aralık, 22 Ocak, 12 Şubat, 5 Mart

Katılım ve rezervasyon : didecelen@gmail.com
yada 0533 236 85 89

Dün ne yedin?

‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬
IMG_0293
Gün 10
Sevgili Mehtap Yıldız dünkü mesajında şöyle demiş:
“Hocam acaba benim gibi nasıl besleneceğini hayal bile edemeyenler için dipnot olarak gün içinde tam ne yediğinizi yazabilir misiniz? Çok faydalı olur.”
Ben aslında herkesin deneye yanıla, içini dinleyerek, vücudunu hissederek, gözünün beyazına, dökülen saç sayısına, tırnaklarına, dişlerine bakarak kendisine en çok uyan beslenme reijimini bulacağına inanıyorum ama Mehtap’ın ricasnı da yerine getirmeden edemeyeceğim. Madem çok faydalı olur demiş:
 
Dün (cumartesi) neler yedim?
Sabah ilk iş iki tane espresso içtim. Aç karnına çat, çat gözlerim açılsın diye. İçine birazcık şekersiz soya sütü koydum. Gözüm açıldı. Yogamı yaptım. Bitirdiğimde tok hissediyordum kendimi (yoga mucizesi), bir saat sonrasında da öğle yemeği için teyzemle dışarıda buluşacaktık, “hadi bir şey yemeden bekleyeyeim” dedim. Βöylece uyandığım andan (8:00 civarı) öğlen 1e kadar iki espresso ile durdum. Bu benim için de yeni bir olay. Şekersizlikle alakası var sanırım. Belki de glütensizlikle. Normalde sabah 5 saat aç karnına işlev gösteremez, bir şeyler atardım ağzıma.
 
Öğle yemeği için Hint lokantasına gittik ve ben orada şunları yedim:
Gavur dağı gibi bir salata ama içinde ceviz yerine fıstık vardı.
Nohut, yanında bir kaç kaşık safranlı beyaz pilav.
Baharatlı soslarla pişmiş bir patates.
 
Evet pilav, patates gibi hiç şeker açısından hiç de masum olmayan yemekler menüde mevcuttu ama Cumartesidir, olur. Önemli olan zaten ekstra içine katılmış tatlandırıcılardan uzak durmak.
 
Akşamüzeri yeşil çay içiyordum. Karnım kazındı. Yeşil çay içince hep karnım kazınır zaten. Bir tane şeftali yedim.
 
Akşam yine yemeğe çıktık bizim Bey ile. (Cumartesi date night- yemek, sinema yapalım dedik) Hem de geç bir saatte (bana göre) 20:00’de karidesli domatesli küçük bir salata yedim, yanında da bir bardak roze şarap içeyim dedim. İçemedim. Şerbet gibi geldi. Oysa kaliteli bir şaraptı, üstelik pahalıydı da. İçim yana yana masada bıraktım. O kadar geç yediğim akşam yemeği bu sabah bir kilo fazla olarak geri dönmüş)
 
İşte böyle Mehtapcığım. Umarım senin sayende başkaları da faydalanmıştır bizim listeden.
 
Hepinizi öptüm.
 
10 gün bitti bu arada. Yolun çeyreğini katettik. Hem bu kürü ömürlük yapmayı düşünüyorum artık, öyle bir canlandım ki!
#‎glütensizşekersizkırkgün‬ 
 
 
 
 
 

Azaltmak ya da Bırakmak (işte bütün mesele)

IMG_2227 (4)‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬

Gün 6

Yoga dersi vermeye başladığım zamanlarda benden “asker gibi hoca” diye bahsedilirdi. Ne zaman bunu duysam çok üzülürdüm. Hâlâ da üzülürüm.

Üzülürüm çünkü evet bir yandan yoganın belli kurallar ve koşullar çerçevesinde öğretilmesi ve uygulanması gerektiğini söyler ve benimle çalışmaya baş koymuş öğrenciden bunu talep ederim öte yandan da bu kural ve koşulların hatha yoga geleneği içinde bir yeri ve bilimsel bir açıklaması olduğunu da bilir, aktarırım. Hiç birini ben sağa sola komutlar yağdırayım ve kendimi daha güçlü hissedeyim diye derslerime dahil etmem yani!

Yoga geleneği – diğer mistik öğretilerde olduğu gibi- öğrenciden değişmesini talep eder. Öğrenci de zaten bildiği halinden daha farklı, daha derin bir başka varoluş hali var mı, hayatı oradan yaşarsa kendini daha mutlu, daha özgür hisseder mi diye merak ettiği için hocanın kapısına dayanır. Bu süreçte madem bildiğimizden başka bir varoluş halini araştırıyoruz ilk değiştireceğimiz şey de alışkanlıklarımız olacaktır elbette. Yoga bir alışkanlık kırma disiplinidir. Disiplinidir evet. Disiplinli bir şeydir.

Disiplin ise eteğimizin boyu kısa diye çağrıldığımız (ben çok çağrılırdım!) lisedeki disiplin kurulunda adı geçen yapay ve içi boş kurallar silsilesinden çok başka bir şeydir. Bence disiplin sebat, sabır, irade ve sevginin mükemmel bir karışımıdır ve insanı kısıtlamaya değil, özgürlüğe, sanata ve benliğin bilinmeyen hallerinin keşfine taşır. Hayran olduğumuz sanatçılar, yazarlar, yoga hocaları sessiz sakin her gün aynı şeyi sevgiyle, sebatla tekrarladıkları için hayran olduğumuz o eserleri üretmişlerdir.

Şimdi bunun bizim glütensiz, şekersiz beslendiğimiz kırk gün ile ne ilgisi var diyeceksiniz? Bir çoğunuzun yogayla ilgisi bile olmayabilir.Doğru. Bunu şu sebeple yazıyorum: Bir şeyi azaltmak ve bırakmak arasında kocaman bir uçurum var.

Şekeri ele alalım. Şekeri azaltmak şüphesiz ki iyi bir şey ama dönüşümü sağlayacak ateş ancak yüzde yüz bir baş koyuşla tutuşacak. Her şeyde bu böyle. Azaltmak aslında gizli gizli değişmeye direnmek. Bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla şu yeni halime bir adım atayım diyemiyoruz. Olmuyor. Bırakmak çok ciddi bir cesaret işi. O yüzden zaten kırk gün diye sınır koyduk. Kırk gün boyunca suya atlayıp bilmediğimiz adalara, koylara, kıyılara kulaç atabiliyor muyuz? Sevmezsek kırk gün sonra bildiğimiz kıyıya döneriz, seversek yüzmeye devam ederiz.

İdare değil, sebat etmek bir çoğumuz için yeni, yepyeni bir şey.

Yeniliğe şans veriyor muyuz?

Hadi atlayayım. İlk önce soğuk ama bir girince çıkmak istemiyorsun!!!

ANNEME NOT: Anneciğim ben çok iyiyim, gayet iyi besleniyorum. Hiç merak etme. Dört bir yandan beslenme uzmanları da kararımı destekliyorlar. Şekersiz glutensiz hayat çok sağlıklı bir şey. Sen de bize katıl hatta.

IMG_2225 (4)

 

 

 

Şeker Olayı

Kufeta
Foto:Aisha Harley

#glütensizşekersizkırkgün

Gün 3

Bugün şekerden bahsedecektim ama sonra baktım zaten okurların çoğu bu konuda epeyce bilgili. Üstelik şekersiz beslenme  bir çoğunuz tarafından uygulanan bir şey anladığım kadarıyla. Yani bu kulvarda acemi olan benim.

Yine de bildiğim azıcık şeyi buraya aktarayım. Siz de lütfen yorum olarak kendi bildiklerinizi ekleyin.

Şeker (beyaz şeker, esmer şeker, fruktoz, meyve şekeri, kuru meyve, meyve suyu, şurup, stevia, agave ve aklıma gelmeyen diğer organik ve sentetik tatlandırıcılar) metabolizma bozukluklarından, madde bağımlılığına, diş çürüğünden kansere, bkinlikten depresyona, kadar pek çok rahatsızlığın sebebi olarak gösterilebiliyor. Modern insanın şeker bağımlılığı başlı başına bir araştırma konusu  -ki bu konuda yapılmış pek çok araştırma var- ve son iki yüzyılın artan hastalıklarının arkasında (auto-immune hastalıkları, kanser, şeker, kalp ve damar rahatsızlıkları) ihtiyacın çok ama çok (çooook) üzerinde şeker tüketmemizin yattığı söyleniyor.

Bazı doktorlar şekeri nikotin ayarında bir zehir olarak tanımlıyorlar. Hatta ABD’nin çeşitli eyaletlerinde şekerli gıdaların paketine “şeker sağlığa zararlıdır” yazılması konusunda mücadele veren çocuk doktoları bile var. Kimi araştırmalar da kanserin özellikle çocuklukta tüketilen şekerle bağlantılı olarak gelişebildiğini gösteriyor.

Benim ilgimi çeken bir başka araştırmada da şeker bağımlılığı için modern insanın bir numaralı bağımlılığı söyleniyordu. Yani insanın en zor bırakabildiği şey -sigara, alkol, uyuşturucu madde değil- şekermiş! Aynı araştırma hayatlarının ilk dört yılında şekeri tadan çocukların ileriki yaşlarında sigara, alkol ve madde bağımlılığına daha yatkın olduğunu göstermişti.

Yani hani derler ya, sigara içiyorsanız ne yaparsanız yapın sağlılklı yaşayamazsanız, bu verilere bakarak aynı şeyi şeker için de söyleyebiliriz. Spor da yapsak, kilomuzu da muhaza etsek, organik ve temiz gıdalar almaya da özen göstersek şekeri kesmiyorsak sağlıklı bir sisteme kavuşamıyoruz.

Ama bütün bunların ötesinde benim merak ettiğim ve bu kırk günlük şekersiz hayata heves etmemi sağlayan nokta şekersiz yaşayan insanların rapot ettikleri dengeli duygusal haller. Şekerin ruh halimiz üzerinde acayip bir etkisi var. Kendimizi neşeli ya da öfkeli hissetmemizi bile düzenliyor. Ve sizin de bildiğiniz gibi öfkenin egemenliği altına giren zihin dünyayı bir başka görüyor, neşenin egemenliği altındaki zihin bir başka. Aslında dünya değişmiyor. Hep aynı. Kötüyle iyinin karışımı bir yer.

Ben de son zamanlarda çok sık  öfkeleniyorum. Memleket meselelerine bağlamak kolay tabii bu öfkeyi ama yeterli değil. Daha başka bir şey var ve tek tabi ki tek başına şeker bırakmakla çözülecek bir şey değil öfke ama sabahları efkarlı, öğlen öfkeli, öğleden sonra isteksiz ama akşama pür neşe  dolaşmam sadece memleketle ilgili de değil. Başka bir dengesizlik de mevcut.

Şekersizlik mi çözecek bunu? Bilmiyorum. Denemeden bilemem. Bir de yorgunum. Fazla bir şey yapmadığım halde yorgunum. Ona da çare olur mu acaba? Deneyelim görelim.

Bir de kilo meselesi var…!

Buna da yarın geçelim.

Siz nasılsınız? Nasıl gidiyor?

 

Sesimi Duyan Var mı?

Ben bir yoga hocasıyım. İşim yoganın eğlence için, rahatlama, güzelleşmek, gençleşmek, canlanmak için pazarlandığı, sirk cambazlığına dönüştüğü bir dünyada bir avuç insana yogayı ciddiye almayı öğretmek.

Ama bu yazı bir yoga yazısı değil. Yoga zaten üzerinde fazla yazılması, çizilmesi gereken bir öğreti değil. Öğrencinin yüreğine hocası tarafında aktarılan bir uyanış bilgisi.

O kadar.

Bu satırları yazdığım günlerde hocamın rehberliğinde bir eğitimden geçiyorum. Yılda iki defa tekrarladığım bu eğitimlerde evimden, eşimden, işimden, günlük hayatın rutininden uzağa bir adım atmam gerekiyor. On günlüğüne yeni bir şehirde, yeni bir evde, yeni bir hayata başlıyorum. Eğitimlerimizin dünya coğrafyası üzerindeki yeri durmadan değiştiği için her seferinde yeni bir diyar karşılıyor beni.

Şimdi de işte yeni bir diyardayım. Her mevsimi ilkbahar serinliğinde yaşayan bir diyar. Körfezden gelen okyanus kokulu rüzgârları evimin kokusunu getiriyor burnuma.

Evimin adresi yok, kokusu var.

Alışageldiğimiz rutinden uzak geçen bu süre içinde içimize dönmemiz bekleniyor bizden. Eğitimin önemli bir parçası bu. Yüzleşmemek için bin dereden su getirdiğimiz gölgelerimiz, günlük meşguliyetlerimiz aradan çekilince birer birer su yüzüne çıkıyor. Sabah ve akşam derslerinde o gölgelerin içinden geçiyoruz ışığa varmak için.

Hayat sakinleşip zihnimin arka sıralarında oturan düşünceler, duygular nihayet kendilerini ifade etme imkânına kavuştuklarında hep aynı şey oluyor: Dünyanın nasıl berbat bir yer olduğunu hatırlıyorum. İnsanların birbirlerinden ve bu âlemden kopuk halleri iliklerimi donduruyor.

Korkuyorum. Üşüyorum. Üzülüyorum. Bunalıyorum. Utanıyorum.

İnsan ötekinin kendinden olduğunu göremez iken,  hâkim güçler eliyle çizilmiş sınırlara, tarih adına uydurulmuş yalanlara, zenginler tarafından sınıflandırılmış katmanlara dayanarak birini diğerinden kayırırken, dünyanın hali bu iken benim benden özgürleşmem neye yarar?

Diye düşünüyorum.

Dünyanın akarsuları birer birer şirketlere satılmış, daha anaokulunda iken ismini öğrendiğimiz barajların ülkemiz için önemi kafamıza kakılmış, Devlet-Şirket ortaklığına karşı ayaklanan insanlar Londra’dan Şam’a, İstanbul’dan Şırnak’a, NewDelhi’den NewYork’a kadar her yerde ‘’vatan haini’’ olarak tutuklanırken ben ve öğrencilerim bağımdaşlıktan bağımsızlaşmışız neye yarar?

Diye düşünüyorum.

Dünya yüzündeki bir avuç insan son on yıl içinde olup bitene uyandı. Harekete geçenler avlandı. Avlanıyor. Uyanmayanların uykularının derinleşmesi için daha sıkı önlemler alındı. Korku spreyleri havaya bir güzel sıkıldı, ekonomik kriz ile korku havadan karaya geçti.

Herkes daha çok çalışmak zorunda artık. Çünkü az çalışanı işinden atarlar. Sizden daha çok çalışmaya hazır bir işsiz daima bulunur çünkü. Çok çalışmanız lazım. Yoksa aç kalırsınız. Sahiden mi? Tamam belki aç kalmazsınız da… Eh tabii başka ihtiyaçlarınız var… Çocuklarınız var. Ha, evet çocuklar… Onlardan yapın, üç tane olsun en az. Üç çocuklu orta sınıf ailelerin ihtiyaçları hiç bitmez. Biterse biz yenilerini yaratırız. Kredi kartınızın limitini arttırdık ki RAHAT RAHAT ALIŞVERİŞ edin.

Başka bir arzunuz?

Ha, evet, teröristlerden de temizleyeceğiz dünyayı. Az kaldı. Siz de bize yardımcı olun ama bu arada. İşbirliğiniz mühim. Beraber başarabiliriz.  Ayakkabılarınız şu kutuya, bilgisayarlarınızı çantadan dışarı alalım,  likitlerinizi de şöyle boşaltalım, yerine panik, nefret, vatan, millet dolduracağız.

Bu seslere kulağınızı tıkarsanız şu soruyu duyarsınız:

İhtiyaçlarıma gerçekten ne kadar ihtiyacım var mı?

Belki sizin yok ama tarihin en tıkırında işleyen döneminde Sistem’in sizin ihtiyaçlarınıza ihtiyacı var. Tüketmeyene para yok. Ona göre.

Tüketmeyene yardım da yok bu arada. Tüketme kapasitesi düşük toplulukların yaşam değeri de düşük oluyor. Basit bir matematik hesabı yapılıyor. Kurtarmalık değerleri var mı? Yoksa şansa bak, dünya başlarına yıkılmışken kalsınlar orada. İşler tıkırında. Medya’cım sen bizi meşru kıl insanların gözünde. Temel zaten hazır, insanı insana düşürdük biz. Sen bir haber geç yeter. Diziden önceye denk getir yalnız. Komşunun tatlı kızıyla babacan yüzlü sohbet etsinler. Kimin neyi hak ettiği konusu herkesin kafasında  iyice bir netleşsin.

Korkuyorum. Üşüyorum. Üzülüyorum. Bunalıyorum. Utanıyorum.

ÇOK KIZIYORUM!

Sadece Türkiye’nin hikâyesi değil bu anlattığım. Bütün dünyanın hikâyesi. Ve koştururken bir dersten diğerine, çamaşırdan bulaşığa, ana yemekten tatlıya unutuyorum ben bu hikâyeyi. Herkes gibi ben de uyurgezer yaşıyorum günümü. İhtiyaç sandığım şeyleri satın alıyorum. Bir reklamdan beynim yıkanmış, farkında bile değilim.

Bakar kör gezerek geçirdiğim her gün, her an dünyanın bu berbat haline katkı sağlıyor.

Hocamın rehberliğinde çalıştığım dönemlerde ise gözlerimi bakar-kör eden o gölgelerden arındırıp da dünyanın halini görür olduğumda neden yoga yaptığımı da hatırlıyorum.

Çünkü hocamın bireysel özgürlüğü bizim özgürlüğümüze dönüşüyor. Yanılsamalardan, kendini kandırmacadan, pis oyunlardan, ayrımcılıktan sıyrılmak bireysel özgürleşmeden önce olmuyor.

Benim özgürlüğüm suya atılan bir taşın etrafındaki halkalar gibi kendi öğrencilerime yayılıyor. Oradan onların öğrecilerine…
Hocamın su gibi hareketlerinde rüzgâr gibi esen o özgür cana bakarken neden yaşadığımı hatırlıyorum:

Uyanmak için.

Uyandırmak için.

Dünyanın hali böyle olsa bile değil,

Dünyanın hali böyle olduğu için yoga yapmalıyım.

Sesimi duyan var mı?